Gizli randevuların divası Şükriye Tutku, sizlerle sayın seyirciler! Ayakta alkışlamaya gerek yok, malum dedemin dizleri pek tutmuyor.
"Kız! Ne yaptın, halledebildin mi? Göremiyorum seni, neredesin?"
"Ağacın yanındayım ya, neyi mi görmüyorsunuz?"
"Oha! Defne, şuna bak. Vallahi bu kadarını beklemiyordum ama sesini ne yapacağız?"
Gerçekten kılık değiştirmek kaçıncı yüzyıldan kalmaydı bilmiyordum ama bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete hesabıydı artık. Saçım peruktu, hem de ateş kızılı bir peruk. Yüzümü kuaför kadına 'kendime yeni bir ben lazım' tarzında bir yakarışla yaptırmıştım ve açık konuşayım cidden ben de bu kadarını beklemiyordum. Çiller, botoksa benzeyen dudaklarım, yanaklarım ve burnuma yapılan dokunuşlarla gerçekten makyajın sihrine bugün şahit olmuştum. Gözlerime de mavi lens takmıştım, belki biraz abartı duruyordu ama yapacak bir şey yoktu. Başka türlü Yağız benim ben olduğumu saniyesinde anlardı. Yine de sesim cidden bir sorundu, onu nasıl yapacaktım henüz çözememiştim.
"Kalınlaştırayım mı incelteyim mi?"
"İncelt incelt, sesin başka bir yerine kaçmış gibi incelt hatta."
Birkaç deneme yaptığımda kızlar da duruma göre tavsiyeler veriyordu. Tabii biz bunlarla uğraşırken uzaktan bu tarafa yürüyen Yağız'ı görüp hızlıca toparlandım. Üstümde Seval'e ait beyaz bir elbise vardı, dizlerimde biten nakış detaylı elbise hoştu ama pek benlik değildi. Hele ayağımdaki bantlı topuklular hiç benlik değildi ya neyse artık.
Dün gece Seval kendi sahte hesabını değiştirerek benim için düzenlemişti. Sonrasında Yağız'a turist olarak gelmiş biri gibi kendimi tanıtmış, kendisi Turnalı'nın gezi danışmanıydı, beraber bir tur ayarlayıp ayaralayamayacağımızı sormuştum. Öğleden sonraya anlaştıktan sonra iş tamamdı. Plan fazlasıyla basitti, hazırlanma kısmı hariç tabii. Bana adayı gezdirirken onunla flörtleşecek, tepkilerini izleyecektim. Eğer ters yaparsa da hoşlandığı biri olup olmadığını soracak ve bu işi başarıyla noktalayacaktım. Sanki planı ben kurmuşum gibi nasıl da gururluyum görüyor musun, sevgili yoldaşım?
"Selam yakışıklı! Geziye nereden başlıyoruz?"
Sesim cidden bir yerime kaçmış gibi çıkıyordu, biri beni en yakın uçurumdan aşağı atsın lütfen.
"Merhaba, hanımefendi. Size de uyarsa sahilden başlayıp etraftaki bahçelere bakarak en son meydanda bitirebiliriz."
Neyse ki ben olduğumu anlamamıştı ki nasıl anlayacaktı? Ben bile bu tipi görsem afrodit sanıp biraz daha güzellik için kaçırmaya kalkardım. Asıl konu, Yağız böyle güzel bir kıza nasıl davranacaktı?
"Uyar tabii ki uymaz olur mu? Sen gezdireceksen mahalle kahvesine bile gelirim seninle."
"Gezi planımızda orası yok maalesef, başlayalım en iyisi biz."
Şu asalete, şu ferasete, şu profesyonelliğe bak sevgili yoldaşım! Ölürüm ki ne ölürüm! Vallahi Yağız'ı ilk defa böyle işini yaparken görüyordum. Adadaki üniversitede turist ve gezi rehberliği okumuştu. Ada doğal güzellikleri sebebiyle epey turist çekiyordu ayrıca Yağız'ın da insanlarla iletişim kurma kabiliyeti epey yüksekti. Hem çocukta şeytan tüyü vardı, kimle iki dakika konuşsa sevgisini kazanabiliyordu. Yani Yağız için bile oluşturulmuş olabilirdi şu meslek, o kadar söylüyorum! Bu abartma da bir meslek olsa ben de ona cuk otururdum sanırım.
"Senin ev hangisiydi yakışıklı? Belki yolum yine buraya düşerse bir uğrarım, çiçek çikolata falan."
"Müşterilerle özel bilgiler paylaşmıyoruz hanımefendi."
"Ay ben öylesine bir müşteri miyim canım? Hem baksana, bence çok yakışırız biz. Sadece müşterin olmazsam söylemende sakınca da olmaz sanki?"
Bana sahte bir gülümsemeyle bakarken, "Müşteri müşteridir ayrıca ben aramızda öyle bir durum söz konusu olduğunu sanmıyorum. Lütfen, benim yerime etrafınıza odaklanır mısınız?" dediğinde az kalsın atlayıp yanaklarını sıkmaya başlayacaktım. Aferin kız çilli, sen bir bana göster o muhteşem gülümsemeni. Gerçi şu an da ben bendim ama ona göre ben değildim. O bunu bilmiyordu ama... Of, her neyse bu karışıklığa girmeye gerek yoktu.
Bahçeleri kısaca bana tanıtan Yağız'a, "Bahçelerden yeterince bahsetmedik mi sence de? Biraz da senden bahsedelim? Sevgilin var mı?" dediğimde nefesini bıkkınca verdiğini işittim.
"Bu da sizi ilgilendiren bir mevzu değil hanımefendi, daha fazla özel hayatımla ilgili soru sormazsanız güzel olur."
Bir adım atarak ona yaklaştığımda sadece bana bakıp adımlarını hızlandırdı. Ona yetişmek ayağımdaki topuklularla biraz zor olduğu için fazladan efor sarf ediyordum. Sonra aklıma bunu fırsata çevirebileceğim geldi ve kendimi yere bırakıp canım acımış gibi oflayıp puflamaya başladım. Yürümeyi bırakıp yanıma geri döndüğünde dudak büzerek ona baktım. Bir yandan da bileğimi ovalıyordum. Bu oyunculuğumu sektör görse peşimde ne senaryolarla koşarlardı ama işte ben gizli yetenek olarak kalmayı tercih ediyordum. Prensip meselesiydi canım bunlar.
"İyi misiniz?"
"Öyle hızlı hızlı git sonra da hâlimi hatrımı sor, oluyor mu ama yakışıklı? Ben bu ayakkabılarla nasıl o kadar hızlı yürüyebilirim ki ama değil mi?"
Çattığı kaşlarının altından, "Bence dağlık taşlık araziye gelirken o ayakkabıları giyerek hatayı siz yapmışsınız. Yine de yardım isterseniz edeyim." dediğinde hâlâ ayakta dikilmeye devam ediyordu.
"Ayağa kalkmama yardım edebilirsin mesela?"
Bunun hoşuna gitmediğini her zerresiyle gösterirken elini uzattı. Sakince elimi avucuna bıraktığımda ondan güç alarak kendimi yukarı çektim ama biraz fazla çekmiş olacağım ki ona çarptım. Neyse ki mesafe farkından kolyeler beni ele vermemişti ama kendimi geri çektiğimde gözlerini kısarak bana baktığını gördüm. Gülümsemeye çalışarak bir adım geriye atıp sabit durduğumda üstümü başımı silkeliyordum.
"Kusura bakma çarpıştık biraz ama."
"Yok hanımefendi ne kusuru, siz yürüyebiliyor musunuz?"
"Niye yürüyemeyeyim ki, iyiyim canım ben."
Birkaç adım atarak ilerlediğimde topuğumun taşa takılmasıyla tökezledim. Sonra belimde ve bacaklarımda hissettiğim ellerle kendimi havada buldum. Ani heyecanla elimin biri boynunu buldu diğeriyse kolye diğerini çekmesin diye kolyeme sarıldı. Korkmuş gibi gösterip elimi göğsüme bastırmamı araya kaynatırken ne olduğunu anlayamamıştım. İki eline dokundum sonra da çarpıştık diye mi böyle yakınlaşmaya karar vermişti yoksa? Kaç dakikadır kendinden iten adam iki tökezleyince kucağına mı almıştı şimdi? Bozulan moralimle onu ittirip beni bırakması için hareketlendiğimde daha sıkı tuttu.
"Yalnız iki flört ettik diye öyle beni kucağına alamazsın, tamam mı? İndirsene beni be! Dağ başı mı burası? Bak benim polis abim var hatta komando böyle bordo bereli falan yani."
"Şu an bu bilgiyle ne yapmam gerekiyor mesela?"
Sinirle, "Aptal mısın nesin? Beni yere indirmen gerekiyor! Bak yüzüne tükürürüm, indir dedim ya?" diye bağırmaya başladığımda incelttiğim sesimle bu durum kulak tırmalamasına dönmüştü.
Sinirden kıpkırmızı olduğuma emindim. Yağız'ın başka bir kızı şu an kucağında taşıyor olması fikri beni kudurtmuştu. Kendi kurduğum tuzağa kendim düşmüştüm resmen. Hiç ihtimal vermemiştim ki Yağız'ın kıza pas vereceğine, bir de kucağına alacaktı ha! Güya benden hoşlanma ihtimali varmış da bilmem neymiş! Yesinler ihtimalini, kızı kucakladı adam be! Erkek değil mi, hepsi aynıydı. Ben bu hallere mi düşecektim. Yıllarca bana bakmayan Yağız, iki flörte mi tav olmuştu. Allah'ım lütfen bu bir kabus olsundu, dua tutma saati miydi şu an?
"Geldik, in bakalım."
"Nereye geldik? Bak ben evini göster derken ciddi değildim, abim de helikopterle bu civardan geçiyormuş bu arada. Geçerken halat atıp beni alacaktı o, sen git en iyisi."
Ayaklarım yere basarken Yağız'ın kahkahalarla gülmeye başlamasıyla kaşlarım havalandı. Allah'ım bana bu kadar hayvan gibi gülmüyordu bu çocuk! Bu kızıl şeytana mı gülüyordu şu an? Aslında o kızıl da bendim ama ay neyse neydi canım artık!
"Gerçekten bu kılığa girip şu sesle konuşup bana yürüyerek ne planlıyordun çok merak ediyorum Ecem? Benden bu kadar vallahi dayanamadım, kızım bu hâl ne?"
Kahkahalarının arasından konuşmasıyla ağzım beş karış açılırken elimle ağzımı kapattım. Nasıl! Nasıl anlamış olabilirdi Allah'ım, nasıl!
"Sen... Ne?"
"Kesin kızların fikriydi değil mi? Yoksa sen topuklu ayakkabı biraz zor giyersin, gerçi bu elbise de biraz şey ama cidden, bu nasıl şaka kelebek?"
"Ben yani... Sen nasıl anladın ki?"
Şaşkınlıkla sorduğum soruma, "Bana çarptığında kokundan anladım, bu kadar teşkilat kurdunuz da parfüm aklınıza gelmedi mi sizin?" diye cevap verdiğinde kendi salaklığıma yüzümü buruşturdum. Kokumu anlayacağı aklıma gelmemişti ki. Hem kokumu biliyor olması garip değil miydi?
"Pekâlâ, şimdi anlat bakalım oyunbaz kelebek. Neler dönüyor burada? Dökülme vakti."
Uzaktan bir selâ sesi geliyor sevgili yoldaşım, işittin mi?