İçeriğe geç

Kelebeği Sevmek

Bölüm 7 · 7 dk okuma

Kelebeği Sevmek

Bölüm 7

Saç Tokası Mutluluğu

"Haydi be dede! Aslansın kaplansın yaparsın dede!"

Şimdi soracaksın sevgili yoldaşım, bu tezahürat neyin nesi diye. Dedemi kontrole getirmiş, kan verebilmesi için gaza getiriyordum. Beyefendi yetmiş yaşına merdiven dayamasına rağmen hâlâ kan vermekten korkuyordu. Yine de yıllardır gazla çalışan motor gibi iki övünce hemen atılıp kanı veriyordu. Hemşire de zavallım bizi deli sanmış olacak ki garip garip bakıyordu.

"Amcacığım, verecek misin kanı? Bak sıra var dışarıda."

"Vereceğim tabii! Ben ki koskoca Hüseyin Paşa, küçük bir iğneden mi korkacağım? Heyt be, vur kızım çekinme!"

Öyle dediğine bakma aman diyeyim, paşa maşa değildim dedem. İşte gaz iyiydi hoştu da biraz fazla geliyordu bizimkine. Hemşire artık sabrı kalmayarak iğneyi batırdığı gibi alacağını alırken dedemse mosmor olmuştu. Yanına gidip dürttüğümde yalandan gülümsemeye çalışmasına güldüm. Komik adamdı şu dedem.

"İyiyim evellalah! Haydi kalk gidiyoruz, tahlil çıkana kadar burada bekleyemem. Ben eve gider, babanla dönerim sonuçlar için. Sen de git de bir maşukluğunu yap bakalım. Terziyle görüştüm, ölçünü bir alsın da düğün yakındır."

Kaşlarımı kaldırıp, "Cidden dede, terzi Raziye teyze ile aranda bir şey varsa söyle. Ne bu terzi derdin senin? Fol yok yumurta yok hem, neyin peşindesin?" dediğimde lafı çevirip başka tarafa gitmişti. Neyse, kokusu çıkardı zamanla. En iyisi kendi halinde bırakmaktı.

Hastaneden çıkıp Yağız'lara giden yola saptığımda seke seke ilerliyordum. Bugün tepede at süreriz diyordum, özlemiştim kırlarda Karaca'yla koşturmayı. Hem de belki eskisi gibi yarış da yapardık. Yolu aşıp bahçelerine girdiğimde onu bahçede sebzelerle uğraşırken buldum. Evlerinin yan tarafı sebzeyle kaplıydı. Yanına doğru giderken beni fark edince doğruldu. Oha! Kafamda Tarkan 'Hepsi Senin Mi' dönüyordu sevgili yoldaşım, ben iyi değildim.

Üstündeki kot tulumu ve içindeki beyaz t-shirtü görünce adımlarım sekteye uğradı. Gerçi ne giyse aynı tepkiyi verirdim muhtemelen ama bu tulum olayın seyrini çok değiştiriyordu. Toparlanıp gülümseyerek yanına ulaştığımda kısaca bana bakıp önüne döndü. Üstümde yazlık papatyalı bir elbise vardı. Saçlarımı oldum olası toplamayı sevmediğim için yine açık bırakmıştım. Tabii onun gözleri benim üstümde olunca giydiğim çuval gibi gelmeye başlamıştı ama yapacak bir şey yoktu.

"Hayret! Fırat beyefendilerden ayrılabilmişsin, nasıl oldu da yanıma gelebildin?"

"Kız gibi trip mi atacaksın çilli? Hem merak etme, o iş yürümedi. Beddua mı ettin nedir yani?"

"Peh, ne beddua edeceğim? Hayrına olmuş, Fırat'ın ağzı çok bozuktu zaten. Yanına yakışmazdı."

Bu dediği beni eğlendirirken yanına biraz daha yaklaştım. Fazla flörtöz durup da dikkat çekmemeye çalışıyordum ama istemsizce o böyle yapınca tavrım oraya kayıyordu.

"Peki yanıma kim yakışır o zaman?"

Bir süre sessiz kalıp salatalıkları çekiştirirken gözleri arada bana kayıyordu.

"Ne meraklıymışsın yanına yakışan bulmaya sen de! Neyse, meraklıysan bul bir ara."

İçten içe beni kıskandığını düşünürken bir yandan da karakterinin böyle olduğunu biliyordum. Kıskandırma planında tek fark yanımda birini gördüğünde ne tepki vereceğiydi ama bir şey de olmamıştı ya işte, hiç. Yanına eğilip ben de bir iki salatalık sepete attığımda bana yandan bakmakla yetindi. Gülümseyip omzumla omzunu ittirdiğimde o da beni ittirdi ama bana bakmamaya devam ediyordu. Daha sert ittirdiğimde dudağının kenarı kıvrılmıştı. Tabii onun sert ittirmesi beni toprağa devirmişti. Gülerek doğrulduğumda gözlerinin aşağıda olduğunu görüp baktığı yere baktığımda yanaklarım ısındı. Düşmemle eteğim biraz yukarı sıyrılmıştı ve sanırım tek utanan ben değildim. Yağız'ın boğazını temizleyip önüne dönmesiyle üstümü düzeltip ayaklandım. Erkek-kız arkadaşlığı cidden tuhaflaşabiliyordu.

"Kalk bakalım karınca, başka zaman çalışırsın iş kaçmıyor. Beraber at bineriz diyordum ben, beraber kırlarda yarış yapmayı özledim. Bakalım beni bu sefer yenebilecek misin?"

Ayaklanıp ellerindeki tozu çırparken sırıttı. Her yarışta geride kalan ben oluyordum aslında ama o yenmeme son anda izin veriyordu. Bu yüzden gülünç iddiamın lafını etmemesine şükredip ahıra giderken onu takip ettim. O kendi bindiği Aksu'ya yönelirken ben Karaca'yı tutup sakince ahırdan çıkardım. Cidden özlemiştim atları, şehirde uzak kaldıklarımdan biri de onlardı.

"Binebilecek misin şehir kızı?"

Bana at binmeyi öğrettiği ilk gün kurduğu cümleyi kurmuştu. Dediğine gülerken ayağımı bastığım gibi kendimi Karaca'nın sırtına bıraktım. Elime dizgini alıp, "Seni yendiğimde de aynı konuşabilecek misin bakalım?" dediğimde o da hızlıca kendi atına binip eliyle önden gitmem için işaret yaptı. Arka taraftan çıktığımızda küçükken gittiğimiz tepeye çıkan yola girdik. Ona baktığımda seslice birden üçe kadar saymaya başladı. Üç dediği gibi dizginleri çektiğimde Karaca hızlıca koşmaya başladı. Şehirdeyken unutmamak için ara ara at çiftliklerine gitsem de bu hissi hiçbiri vermiyordu. Bu sefer tüm hırsımla onu geçmeye çalışırken tamamen geriden gelmiyor oluşuma da seviniyordum.

Bağırarak, "Zorlandın mı yiğidim?" diye seslendiğimde kahkaha attı.

"Zorlanmak mı? Bu yavaş hâlim kelebek, asıl sen zorlanıyor gibisin?"

Kaşlarımı çatıp iyice işi ilerlettiğimde cidden zorlanıyordum çünkü hızlı gitmeyeli epey oluyordu. Sanırım Karaca da ben yokken sahalara fazla çıkmamıştı, yalpalıyor gibi hissediyordum. Düşmemek için bildiğim tüm duaları okurken Yağız da durumu anlamış gibi atıyla hafiften bana yaklaştı ama denesem de pek yavaşlayabildiğim söylenemezdi.

"Ecem, yavaşla!"

"Yapamıyorum!"

Bu sefer o birkaç ses çıkartıp atı sakinleştirmeye çalıştığında Karaca az da olsa duruldu. Dizginleri çekiştirip sakinleştirmek için gücümü kullanırken bu hırsımla ne yapacağımı hiç bilmiyordum. Yağız'ın da yavaşladığını fark ettim. Biraz arkamdan geliyor gibiydi. Hiç telaşlı değilmiş gibi ona laf attığımda kızgın bir sesle söylenmeye başladı.

"Neredeyse boynunu kıracaktın bir de dalga mı geçiyorsun? Varya tam dayaklıksın Ecem, kontrol edemeyeceksen niye o kadar hızlandın sanki?"

"Karaca'm beni düşürmezdi, hem yarış yapmıyor muyuz? Tabii hızlı gideceğim!"

Arkama dönüp ona bakacakken bu sefer dengemi cidden kaybettim. Öne geçip Karaca'ya sarılamadan bacaklarım sırtından kayarken düşmeyi bekledim ama sırtım sıcak bir göğse dayanmıştı. Yutkunup ani panikle iyice yaslandığımda Yağız ellerini belime sarıp beni havalandırıp kendi atına çekti. Bacaklarım yan yana sallanırken resmen kucağında oturuyordum. Nefes nefese gözlerimi kapattığımda bunu düşünmemeye çalıştım. Sırtım hâlâ göğsündeydi ve kalp atışlarını hissedebiliyordum. İlk defa bu kadar birbirimize yakındık ve bu durum akıl sağlığım için pek iyi değildi. Garip olansa onun da kalbinin hızlı atıyor oluşuydu. Düşecek olmam onu da korkutmuş olmalıydı.

"Senin bu inadın en son beni mahvedecek Ecem, niye laf dinlemezsin ki?"

O da nefes nefeseydi. Kapattığım gözlerimi açıp biraz geri çekildiğimde beni tutup geri kendine yasladı.

"Düşersin, düzgün dur."

"Bu aramızda kalır değil mi? Seval, kaç yıl dalga geçer attan düştüm diye sonra. Ben binemiyor diye ona sataşıyordum, intikamı kötüdür biliyorsun."

"Sormana bile gerek yok."

Sonrasında konuşmayıp sakince ilerledik, Karaca da yanımızda bizi takip ediyordu. Tepeye vardığımızda önce beni belimden tutup aşağı indirdi sonra da kendi atladı. Gün batımını yakalayabildiğimize sevinip ağacın yanına geçip oturduğumda o da yanıma oturdu. Derin bir nefes alıp güzel havaya gülümsediğimde biraz kayıp arkama geçtiğini hissettim. Ona bakmak için dönecekken başımı tuttu sonra ellerini saçımda hissettim. Durup beklediğimde saçlarımı üçe ayırıp yavaşça örmeye başladı.

"Hâlâ saçlarını toplamıyor musun sen?"

"İstemiyorum."

"Olsun, ben senin için toplarım. Şanslısın bak, tokan hâlâ bende duruyor. Belki gelirsin diye saklamıştım."

Tokamı saklaması içimi sımsıcak yaparken iğrenç bir tonlamayla 'yaa' dememek için kendimi zor tuttum. Aptal bir sırıtmayla ayaklarımı sallamaya başladığımda o da örgüyü bitirip saçı omzumdan aşağı bıraktı. Küçüklüğümüzde saçlarım hep önüme düşerdi, ben de itip dururdum ama hiç toplamaya yeltenmezdim. O da kendi kendine videolar izleyip örgü örmeyi öğrenmişti. Benim için yanında toka taşır, saçlarımı önüme geldiğinde o toplardı. Bunun hatırasıyla örgüyle oynamaya başladığımda o da yanıma geçip oturdu.

"Saçlarımı sen benden daha güzel örüyorsun, ben hâlâ beceremiyorum. Sana alışmışım, kendim toplamaya çalışmak istemedim."

"Çocukken de beceremiyordun zaten."

"Dalga geçmeye yer arıyorsun değil mi? Eğlence kaynağın mıyım ben senin?"

"Belki."

Kendi kendime gülüp başımı diğer tarafa çevirdiğimde, "Geçen gün de Fırat'ı epey eğlendiriyordun sanırım. Neredeyse bademciği gözüküyordu çünkü." diyerek ona dönmemi sağladı.

Omuz silkip, "Eski yaramazlıklardan bahsediyorduk. Bir şey yok yani," dediğimde ağzının içinden bir şeyler dedi ama anlayamadım.

Bir süre daha oturduktan sonra kararmaya başlayan havayla ayaklandık. Karaca'ya ilerlediğimde kolumdan tutup kendiyle beraber Aksu'ya yönlendirdi.

"Gece gece düşersin bir yerin kırılır, beni derde düşürme şimdi."

Ters ters baksam da bu fikir hoşuma gittiği için ata bindim. Sonra o da bindiğinde yine yavaşça ilerlemeye başladık. Sırtımı ona yaslamamaya çalışıyordum ama at hareket ettikçe ister istemez değiyordu. En son koluyla belimden sarıp yaslanmamı sağladığında kaskatı kesilsem de ses etmedim. İnsan arkadaşının dokunuşuyla böyle olmazdı, çaktırmamalıydım. Rahat ol, rahat ol, rah- Lan şimdi biz çift gibi değil miyiz? Vallahi öyleyiz, ay çığlık basmalık olaya gel!

Biz böyle tin tin tepeden inerken aklımda gelinliğimle ona koşturuyordum. Ne prenses modeldi ne balık. Mutluluğun modeliydi, Yağız'a kavuşan Ecem modeliydi ve muhteşem bir hayaldi. Galiba düşmeden şuracıktı bayılıp kalacaktım. Bekle beni yiğidim, dört nala geleceğimiz için koşturuyorum!

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.