İçeriğe geç

Kelebeği Sevmek

Bölüm 4 · 8 dk okuma

Kelebeği Sevmek

Bölüm 4

Domates Sendromu

Kahvaltının nasıl bu kadar sessiz geçtiğine anlam veremediğim saniyelerden sonra dedemin bana açık açık sırıtarak baktığını fark ettim. Dedemin ruhen hâlâ on sekiz yaşında olduğunu düşünüyordum. Dün ona Yağız'ın beni kendi çiftliklerine çağırdığını söylediğimden beri ergen şakaları yapıyordu ve saçma bir sırıtışla bana bakıyordu. Dede katili olmak kaç yıl yatırırdı acaba?

"Hayırdır dede, güzel bir haber mi aldın? Pek mutlusun maşAllah!"

"Birileri gelinlik giyecek diye duydum da hangi model yakışır diyordum. Prenses mi iyi gider, balık mı ki?"

Gözlerimi kısıp, "Varsa ben cinnet model daha iyi gider diyorum dedeciğim." dediğimde daha çok sırıttı. Sanırım yanakları kopacaktı.

Bize kafayı yemişiz gibi bakan anne ve babama gülümseyip öpücük gönderdim.

"Dedem evlenecek sanırım, gelinin terzi Raziye teyze olduğuna emin gibiyim. Ne dersin baba, kızı istesek mi bizim oğlana? Yazık bak, gelinlik hayali kuruyor."

"Allah Allah, baba? Sen ciddi misin? Bana cici anne mi getireceksin bu yaşımda?"

Babam şaşkınlıkla dedeme bakarken annem başka alemdeydi. Elini yanağına koymuş, yeni kaynana fikrine karşı soğuk suyunu yudumluyordu. Allah için babaannem iyi kadındı ancak pek de iyi bir kaynana değildi. Bu arada da dedem küskün duruyor, hırsını sonra alacağını belli eden bakışlar atıyordu. Çıkmaz ayın çarşambası hırsını alırdı artık, beklesin dursundu.

Biten çayımla ayağa kalkıp, "Yağızlar'a gidiyorum ben, Karaca'ya bakacağız. Bir şey olursa haber edin." dediğimde annem kolumdan tutup yanına çekti.

"Kız bana bak, ata binersin gaza gelip hızlı gidersin sonra mazAllah başıma çakılır düşersin. Etme eyleme Ecem, tamam mı? Bak başını çarparsan dikiş atarlar, saçın kel kalır ağlarsın."

"Anne farkındaysan yirmi üç yaşındayım, bu yalanlara inanmıyorum artık."

Annem başını iki yana sallayıp hâlâ bebek olduğumla ilgili hayıflanırken onu yanağından öpüp ayaklandım. Evden çıkarken hâlâ arkamdan dikkat etmemi tembihliyordu. Anneme kalsa ben evden adım attığım an kolumdan tutulup kaçırılacak, böbreğimi usturalı adamlar kapacak, gelinlik giydirip çöpe atacaklardı. Fazla Müge Anlı izleyen anne sorunsalı bizim evde de vardı kısaca. Yine de tamamen haksız değildi. Üniversitede az mı dağ ayısı ile takışmıştım? Evellalah hepsine haddini bildirmiştim ama tamamen şanstı. Birinde güvenlik çok yakındı, diğerinde mahalle ortasındaydık kahvedeki amcalar el atmıştı, ötekinde de inanılmaz bir durum ama Samet halletmişti. Allah'ın karaktersizi hiçbir işe yaramazdı ama konu adam dövmeyse baya işe yarıyordu. Sonuçta dünya mükemmel bir yer değildi ama hâlâ aydınlık tarafları vardı.

Taşlı yolu aşarken Yağızlar'ın bahçesi de göze çarpmaya başlamıştı. Biraz ilerledikten sonra erik ağacının altında gördüğüm sarı saçlarla gülümsedim. Eskiden de geleceğimi bildiği zaman beni böyle burada oturup beklerdi. İçim sıcacık olurken ona seslendim. El sallayarak biraz hızlandığımda o da ayağa kalkıp kapının önüne geldi.

"Bakıyorum yine erik ağacının altında oturuyorsun?"

"Bazı şeyler ne yaparsan yap değişmiyor kelebek."

Cebinden çıkardığı eriği bana atarken, "Mesela bunun gibi." dediğinde eriği havada kaptım.

"Bak bunu özlemişim işte! Böyle erik yok vallahi, katur kutur."

Kapıdan içeri eriği yiyerek girdiğimde Yağız yanıma gelip omzuyla omzumu ittirip, "Erik mi, ben mi?" diye sorduğunda gülmeye başladım. Ben de diyordum ki Yağız'ın ayrı bir insan olan kıskançlığı nerede kaldı? Aramızda kalsın kıskançlıkta master yapmış bile olabilirdi.

"Haydi on sekiz yaşında ergen diye böyle diyorduk da çilli, geldin yirmi üç yaşına hatta yirmi dörde az kaldı, hâlâ mı be?"

"Galiba erik benden bir sıfır önde yoksa cevap verirdin. Baksana işi şakaya vuruyorsun."

Bu sefer ben onu omzundan ittirip, ki bu çok zordu çocuk dağ gibi, "Erik de ne ki? Ben seni bu kadar çok özledim!" diyip kollarımı iki yana açabildiğim kadar açtım. Bu sefer dayanamayıp güldüğünde ahıra da varmıştık. İlk başta o eski samimiyetimizi kaybedeceğimizden korkmuştum, eskisi gibi olamayız sanmıştım ama görülen o ki yanılmıştım. Yağız aynı Yağız'dı, bense aynı bendim. Değişen bir şey yoktu. Ben yine umutsuzca ondan hoşlanıyordum, o ise tümüyle bundan habersizdi.

"Gel bak bakalım seninki büyümüş mü?"

Benimki sensen eğer evet, büyümüşsün. Eminim, son kararım Kenan Bey.

Kapıyı açtığında Karaca tam ileride duruyordu. Onu görmemle dayanamayıp koşarak yanına gittim. Korkularım neyseki asılsız çıkmıştı ve Karaca beni tanımıştı. Ben ellerimi kulaklarına doğru koyduğumda başını sakince eğip bana izin verdi. Saçlarını okşarken içten içe ondan özür diliyordum. Karaca benim için çok değerliydi, onunla çayırlarda koştururken hissettiğim o özgürlüğü başka bir zaman hiç hissetmemiştim. Dünya onun sırtındayken uçsuz bucaksızdı sanki.

"Merhaba kızım."

Kısık sesime yüksek bir sesle cevap verirken bana kızar gibiydi. Daha önce de dediğim gibi onunla aramızda özel bir bağ olduğuna emindim, hislerimizle konuşuyorduk biz. Aklımda beni anlamayanlara karşın yükselen nereden bileceksiniz eşliğinde atı sevmeye devam ederken Yağız'ı çoktan unutmuştum ve bu normal bir durum değildi. Benim, Yağız'ın varlığını unutmam İbrahim Tatlıses'in Dua Lipa ile düet yapması kadar imkansızdı.

"Eee, neler diyormuş Karaca?"

"Sanırım bana kızgın."

"Çok haklı bir tutum, kimin kızı be!"

Arkama dönüp, "Yalnız o benim kızım, unuttun sanırım?" dediğimde bunun kavgasını etmeye başladık. Tabii ki haklı olan bendim ki elimde kanıtlar da mevcuttu.

"Bir dakika dur orada! Zamanında biz seninle ne imzaladık? Sözleşme."

Bana hâlâ saf saf bakıyor olmasına karşın nefesimi dışarı üfledim.

"Ya unuttun mu? İkimizin de imzası var üstünde. Karaca, Ecem'e aittir yazıyor hatta."

Birden hatırlamış gibi elini salladığında cidden unutmuş olduğuna inanamıyordum. Ben onunla ilgili en saçma şeyleri bile hatırlarken onun bunu unutuyor olması... Sanırım tek taraflı hoşlantının bir başka kötü yanı da buydu. Sen ona dair her şeyi bilirsin ama o çoğu şeyden habersizdir. Böyle de bir acı yani, ver oradan müziği Mülsüm Baba!

"Aynen senin, haydi öyle olsun."

Benimle bilerek inatlaşıyordu, biliyordum ama içimdeki o inatçı manyak ruh bunu pek de umursamıyordu. Yanına gidip gözlerimi kısarak, "Benim, dedim." dediğimde sırıtmaya başladı çünkü oyununa gelmiştim. Gerçekten bu kadar kolay oltaya geliyor olmamam lazımdı ama ya!

"Tamam dedim ya, senin."

Senin o sarı lülelerini yolmaz mıyım ama ben? Sen kiminle oynuyorsun lan kıvırcık!

Kaşlarım çatılırken konu artık at değildi. Yağız, zaten benimle bildiğin eğleniyordu. Biriyle iddialaşınca çirkinleştiğimi bilecek kadar beni iyi tanıyordu ve beni buna itmekten de açıkça zevk alıyordu.

"Ov! Sakin ol küçük enişte, bak tutamam sonra seni."

Alenen gülerken çatılan kaşlarım da kendiliğinden düzelmeye başladı. Yalandan kzıgınlığım bile gülmesiyle son buluyordu. İşte bu yüzden en yakın arkadaşından hoşlanmamalısın sevgili yoldaşım! Sonra ağız tadıyla kavga dövüş edemiyorsun, ben sana söyleyeyim. Böyle mum gibi eriyorsun bir gülümsemeyle. Tabii gülen gözlerinin hedefinde kendim olunca durum daha da bir başka oluyordu. Kalbim hızlanırken kendime başka tarafa bakmamı söylesem de yok, gözüm milim kıpırdamıyordu. Sanki karşımda bin yılda bir gerçekleşen mucizevi doğa olayı oluyordu. Hani öyle bir odaklanışım vardı. Yağız da bunu fark etmiş olacak ki yavaşça gülümsemesi silindi, hafiften ciddi bir hâle büründüğünde yanaklarımın yandığını hissedebiliyordum.

"Senin yanakların niye öyle kızardı? İleri mi gittim yoksa? Ecem, vallahi kırdıysam sen de kafamı kır. O sözleşmeyi herhalde unutmadım, içinde sen varsan nasıl unutabilirim kızım ben?"

Acil kalp masajı! Ecem ile tahtalı köy dolmuşuna binmeyen kalmasın a dostlar.

Yüzüm git gide daha da ısınırken ellerimi yanaklarıma bastırdım. Yağız beni kırdığını düşünürken aslında hiç farkında olmadan beni etkilemişti. Hatta öyle bir etkilemişti ki etkisi altından bir süre çıkamazdım. Hani güneş dünyayı böyle etkisi altına almamıştır. Pekâlâ, biraz abartmış olabilirim.

"Ecem, bir şey söylesene? Senin yüzün daha da mı çok kızardı ne? Anlamadım ki bir şey."

Eliyle saçlarını geriye doğru itmesiyle gözlerim oraya kaydığında yutkundum. Galiba kalbim iyiden dengesini şaşırmıştı. Bunlar hep olan şeylerdi, niye böyle aşırı tepki veriyordum? O Yağız'dı, en yakın arkadaşımdı. Böyle yapmamalıydım, kendime gelmeliydim. Lan o yüzümü mü avuçluyordu şu an!

Gözlerim fal taşı gibi açılırken, "Bir sorun mu var?" diye sormasıyla başımı iki yana salladım. Şayet konuşsam sesim viyaklama gibi çıkabilirdi. O ise ikna olmuşa benzemiyordu. Yüzüme doğru eğilmesiyle kalp atışlarım artık level atlamıştı. Neredeyse ağzıma gelen kalbimle saf salak bir şekilde kalakaldığımda bir şey demek için atıldım ama diyemedim. Yalandan öksürüp geriye çekildiğimde yine aynı şey oldu ve kolyeler tık sesiyle beraber ortamızda buluştu.

"Sanırım kolyeye şükretmeliyim, ne zaman kaçacak olsan engel oluyor. Şimdi söyle bakalım, neyin var senin?"

"Hiç... Hiçbir şeyim yok, neyim olacak ki? Şey ya... Domates sendromu! Evet evet, bende ondan var. Kızınca bir süre böyle kıpkırmızı oluyorum, normal yani."

Biri beni durdursun, ben ne saçmalıyordum şu an?

"Domates sendromu?"

"Hı hı."

Yüzü daha da mı yakına geldi ben mi öyle sanıyorum? Galiba halüsinasyon görmeye başladım, eyvah eyvah. Gözleri yakından daha mı güzeldi ne? O değil de Yağız içten içe niye böyle öküzün trene baktığı gibi baktığımı sorguluyordu kesin. Nasıl açıklayacaktım ki? Ne diyecektim? Ya Yağız kankam benim, en yakın arkadaşız ama ben senden on beş yaşından beri hoşlanıyorum. Aramızda lafı olmaz, değil mi?

Kendime kıza kıza geriye doğru bir adım attım. Kolyeyi hafifçe çekip kelebeği ayırırken yüzüne çok bakmamaya çalışıyordum çünkü ortam acayip tuhaflaşmıştı. Aramıza birkaç adımlık mesafe koyup boğazımı temizlerken o da sessiz duruyordu. Etrafa bakınırken ona baktığımda gözlerinin anlamaya çalışır gibi beni taradığını görerek durdum. Yakalanmaya beş kala aksiyonu yaşıyordum resmen, böyle bir heyecan yoktu. Gerisin geri ahırdan çıkarken yüzümde saçma bir tebessüm vardı. İnandırıcı olduğunu iddia eden etmesin çünkü değildi. En son kapının önüne geldiğimde olayın garipliğine karşı kendimi boğma isteğime direnerek hafifçe el salladım.

"Ben şimdi ilacımı alayım sonra beraber at yarışı yaparız, olur mu? İlacımı almazsam hepten kırmızıya dönüşüyorum biliyor musun? Felaket bir şey, uf."

Çek git işte Ecem, neyin açıklaması bu. Sokrates böyle savunma yazmadı!

"Git sen git, ben atları hazır ederim sonraya. Dikkat et hem, ciddi mi bu sendrom?"

Ay canım bukleleri yüreğime sarmalanan Yağız'ım, hâlâ beni düşünüyor! Görüyor musun, sevgili yoldaşım? Bu aşkı dünya görüyor mu, görsünler ulan!

"Yok değil ya, geçici bir durum. Neyse, görüşürüz çilli!"

Bana el sallamasıyla arkamı döndüğüm gibi hızla evlerinden uzaklaştım. Sonrasındaysa deve kuşu özentiliğine geçiş yaptım diyebiliriz çünkü bu yakalanma korkusuyla ben bir süre kafamı kumdan çıkartamazdım herhalde.

O değil de, az kalsın öpüşmüyor muyduk biz şimdi? Yüksek merciler bir açıklasın bunu lütfen.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.