Arkadaşın olan biriyle tahmini kaç saniye sarılırdın? On mu, beş mi? Fazla sarılınca garip mi kaçardı? Şimdi sırtına vurup koç, aslan falan desem de abartı mı olurdu? Ayrılınca şakaya mı vursaydım ki, şimdi yanaklarım kızardıysa ne olacaktı? Ben de domates sendromu var desem inanır mıydı?
"Ecem?"
Ay anladı, vallahi anladı! Kalbim çok hızlı atıyordu tabii anlar, salak kalp!
"Yağız?"
Geriye çekilirken tam arkaya doğru bir adım atacaktım ki çekilemedim. Kısık bir tık sesiyle ortamızda birleşen kolyelerimize baktığımda onun da hâlâ takıyor olmasıyla hafifçe yutkundum. On yedinci yaş gününde Yağız'a benim hediyemdi. İkili mıknatıslı kolyelerin hoş olacağını düşünmüştüm ama bir yandan da beğenmemesinden korkarak vermiştim. Kolye kelebek şeklindeydi, bir kanadını kendime almış ötekini ona vermiştim. Sadece yazın görüşebildiğimiz için ikimizin arkadaşlık kolyesi takması fikri gayet mantıklıydı. Tabii benim asıl amacım o gençlik hâliyle onun üstünde bir parçam olmasıydı ama o bunu bilmiyordu hâliyle. Kaç yıl olmuştu ama hâlâ çıkartmamıştı. Gözlerimi kolyelerimizden çekip yüzüne çevirdiğimde fazla yakınımda olduğunu görüp hızlıca geri çekildim. Yalandan bir iki öksürüp kolyemi t-shirtün içine atarken ona çok bakmamaya çalışıyordum.
"Kolyeyi çıkartmamışsın?"
Sanki bunu sorgulamam dünyanın en saçma olayıymış gibi kaşlarını çattığında 'ne var' der gibi dudak büktüm.
"Bana verirken ne olursa olsun hiç çıkartma, bak çok para verdim diyen sen değil miydin? Çıkartmıyorum ben de işte. Hem senin aksine ben verdiğim sözleri tutuyorum."
Külahımı çıkartıyorum bak, sen ona anlat.
"Neymiş tutmadığım söz? Uydurma, Yağız efendi uydurma."
"Her yaz geleceğim demiştin, hep en yakın arkadaşlar olacaktık hani? Beş yıldır nasıl olduğunu bile dedenden öğreniyorum. Telefon numaranı niye değiştirdin? Gelmeyecektin madem bari o kalsaydı."
"Ama ben-"
"Ne kadar merak ettim biliyor musun Ecem? Niye gelmiyor, tek başına tüm yaz ne yapacak, bir sorun mu var derken bir sürü şey düşündüm ama sana hiç ulaşamadım."
Bir bahane uydurabilirdim ama o an her şey saçma olacakmış gibi geldi ve hiçbir şey söyleyemedim. Öylece karşısında durup ona bakmaya devam ederken bir adım atıp bana yaklaştı. Az önce sinirli duruyordu ama şimdi daha çok üzgün gibiydi.
"Gelemeyeceğimi biliyordun Ecem, ne kadar çaresiz hissedeceğimi hiç düşünmedin mi?"
Düşünmemiştim çünkü öyle hissedeceğine ihtimal verememiştim. Benim için o an, Yağız artık başkasınındı ve ben fazlalıktım. O beni göremeden de barakadan kaçmıştım zaten. Sonrasında o kıza ne olmuştu, kimdi, neciydi onu bile bilmiyordum ama önemli de değildi zaten. İşte o yüzden Yağız'ın bana ulaşamadığı için çaresiz hissetmesine gözlerimi kocaman açarak tepki verdim. Ortadaki gerçekse şuydu; evet, bana gelemeyeceğini biliyordum. Yağız'ın bir sebepten, bunu henüz öğrenememiştim çünkü anlatmaktan ısrarla kaçınmıştı, deniz korkusu vardı. Adadan ayrılmak için tek gidiş seçeneği de gemiydi ve Yağız, gemiye asla binemiyordu. Hatta buraya taşınacakları için babası gemiye bayıltıp bindirdiklerini söylüyordu. Sonuç olarak ben adaya gelmediğim sürece görüşmemize imkan yoktu. Bunu bilerek o sözü vermiştim zaten, her yaz ben gelecektim çünkü o istese de gelemezdi.
"Bazı sebepler vardı, yoktan yere gelmemezlik edecek biri miyim ben?"
"Söyle o zaman, niye gelmedin?"
"Yok söyleyemem, şu an uygun bir zaman değil. Belki sonra söylerim."
Yalandan söylediğim bu kadar belliyken onun inanacağını mı bekliyordum sahiden? Ki inanmamıştı da. Israr etmek üzereydi ki telefonumun zil sesi araya girince durdu. Bazen telefonun ne kadar harika bir icat olduğunu düşünürdüm, bu da o anlardan biriydi. Graham amcam için bir hayır duası şart oldu o zaman.
"He anne söyle."
"Kızım deden tutturdu hastanede falan kalmam diye. Biz de mecbur getirdik çiftliğe, evdeyiz şimdi. Gel de yemek yapalım, yesin adamcağız."
"Gelirim on dakikaya o zaman, marketten bir şey istiyor musun?"
"Kız bu saatte market mi kaldı, sen hızlıca gel yeter. Kurda kuşa yem olma başıma."
Telefonumun lanet yüksek sesi sayesinde Yağız da konuşmamızı duyduğu için telefonu elimden alıp anneme yanımda olduğunu, endişe etmemesini söylemeye başladı. Annem de yapılacak en akıllıca hamleyi yapıp onu yemeğe çağırdı. Annemin Yağız'a bayıldığını söylemiş miydim sevgili yoldaşım? Söylemediysem bile bu çok acayip bir durum değildi çünkü şu çocuğa bir baksan bayılmak için düşünmeye bile gerek olmadığını anlardın. Şu boy, şu endam, şu gözler... Allah Allah yani!
Bana uzatılan telefonumla kendime gelip az önce içimden çocuğa Fatih'in İstanbul'a yürümesi gibi yürümemişçesine sakince gülümsedim. Hazır az önceki sorudan kurtulmuşken konuyu değiştirmeye karar vererek yine çok saçma bir sohbete balıklama atladım.
"Eee daha daha nasılsın çilli?"
"Böyle şirinlik yaparak beni yumuşatacağını sanıyorsan yanılıyorsun. Bu numaralar bana sökmez."
"Peki böyle yapsam da mı sökmez?"
Ellerimi yanaklarıma koyup yüzümü şekilden şekle sokarken onu güldürmeye çalışıyordum. O yürümeye devam ederken önüne geçip geriye doğru yürüyerek işi iyice abarttığımda en son dayanamayıp güldü. Kısık kahkahasıyla tökezlediğimde bu aptal aşık ruhuma belalar okuyordum. O beni tutmadan kenara çekilerek yanından yürümeye başladım. Şimdi tutardı, k-drama tarzı bakışmalı hallere girerdik falan mazAllah yüreğim dayanmazdı.
"Neler yaptın bakalım bu beş yılda nankör kelebek?"
Belki merak etmişsindir sevgili yoldaşım, Yağız bana ara ara kelebek derdi. Nedenini hiç sormamıştım çünkü aptal gençliğim sorarsa bir daha söylemeyeceğini sanmıştı. Gençlik işte, anla anlayabilirsen.
"Biliyorsun veteriner olmak istiyordum, veterinerlik okudum. Bu yıl bitti ama henüz bir yere tutunabildiğim yok. Onun dışında da hayatımda anlatmaya değer hiçbir şey olmadı. Asıl sen anlat, adada ben yokken neler değişti?"
Bana kısa bir bakış atıp, "Pek değişiklik yok, neredeyse her şey aynı. Gelen de olmadı giden de, gerçi bunları biliyorsundur annenler anlatıyordur." dediğinde altta yatan imayı çakmıştım ama bir şey demedim. Yolun geri kalanını sessizlik içinde yürürken içten içe sessizliği bozmak istesem de kendimi eve kadar tuttum.
Çiftliğe girdiğimizde etrafa bakınıp kendi kendime özlem gidermeye çalıştım. Yıllarca kendime işkence çektirmekten başka bir şey yapmamıştım. Çok sevdiğim adadan uzak kalmıştım. Yağız'dan uzak olmak için bile olsa en çok da onu özlemiştim. Şimdi geçmişe gitsem verdiğim kararları değiştirir miydim diye düşünsem bile emim olamıyordum. Evet, yıllar işkence gibiydi ama o zaman öyle yapmam gerektiğine inandığım için öyle yapmıştım. Geçmişe gitsem bile muhtemelen öyle hissederdim. Bilirsin sevgili yoldaşım, bu hayatta pek çok şey değişmezdir. Dondurma kutusundan çıkan yaprak sarma, hamile kalan ingilizce hocası, mutlaka el alem ne derse onu yapan dıdının dıdısı gibi çok fazla değişmeyecek şey vardır. Benim verdiğim kararların da hep felaketle sonuçlanması da böyle bir değişmez gerçektir işte. Ne yaparsın kendim işte, atsan atılmaz satsan satılmaz. Yuvarlanıp gidiyoruz.
"Hoşgeldin Yağız'ım benim! Geçin haydi içeri."
Şu çocuğa bir ben şöyle içli içli Yağız'ım diyemedim ya ulan hayat!
Yemeklerimizi yememiz, iki boş beleş muhabbet açılması derken masada sıkıntıdan eriyip buhar olmuştum. Yemeğimden geriye kalan parçaları tabakta şekilden şekle soktuğum sıraysa Yağız gitmeye karar vermişti. O giderken ben de minik adımlarla peşinden takip ederek kapının yanında durdum. Ayakkabılarını giyip gülümseyerek bana bakınca ifademi sabit tutmaya çalıştım.
"Yarın planın var mı?"
"Ay olmaz olur mu? Tavuklarla iki el tavla atarız, ineklerle de alemlere akarız diyorduk."
"Dalga geçmesene, yarın bize gel diyecektim. Karaca'yı özlemedin sanırım."
Çocukluğumu geçirdiğim atın adını duymamla yüzüme hüzünlü bir tebessüm yayıldı. Karaca, Yağız'la tanıştığımız gün bindiğim siyah attı. Garip bir şekilde aramızda bir bağ olduğuna inanıyordum. Beni gördüğünde hemen tanır, üzerime doğru koşar ve başını başıma sürterdi. Şimdiyse ona da ihanet etmiş gibi hissediyordum. Belki de artık beni tanımazdı.
Yağız, gözlerini bana dikmiş bakarken, "Özledim." dedim. Aslında Karaca için söylüyordum ama bir an Karaca'yı unutmuş, gözlerine bakarken sanki beş yıldır ona karşı içinde biriken özlem açığa çıkmıştı. Yağız da bunu anlamış gibi genişçe gülümseyerek ellerini omuzlarıma koyarak yüz hizama kadar eğildi.
"Beni özlediğini biliyorum kelebek, sana kızgınım olabilirim ama ben de seni özledim."
"O zaman küs değiliz, değil mi?"
23 yaşında, veterinerlik mezunu kızın girdiği halleri görüyor musun sevgili yoldaşım? Ah aşk! İnsana neler yaptırıyorsun?
"Ben sana ne zaman küsebildim ki?"
Yüzüme geniş bir gülümseme yayılırken sarılmak için bu sefer ben atılacaktım ama beni anlıma koyduğu parmağıyla durdurup, "Küs değiliz ama bana hâlâ bir açıklama borçlusun Ecem. Arkadaşlar birbirinden sır saklamaz, değil mi?" dediğinde duraksadım. Arkadaşlar birbirinden sır saklamıyordu belki ama eğer bu arkadaştan hoşlanıyorsan iş değişiyordu. Yine de başımı aşağı yukarı sallayıp onu onayladım. Bunun üzerine kollarını iki yana açıp gel dediğinde kollarımı beline doladım. Yağız'a sarıldığımda kendimi Wonder Woman gibi hissediyordum, karşıma bir ordu çıksa tek bakışımla bile yere serebilirmişim gibi hissediyordum. Tabii kimse bir iki saniyede süper kahraman olamayacağı için bu his kısa sürdü. Yağız'dan ayrıldıktan sonra birbirimize görüşürüz diyerek uzaklaştık. O evine giden yola doğru ilerlerken ben de kısa bir süre arkasından bakıp kapıyı kapattım. Sırtımı kapıya yasladığımda hızla çarpan kalbimi yemekte iki tabak yediğim ete bağlıyordum. Ee, tabii yağlı yemekler kalbe zarar.
O bir yana, yarın onlara giderken gelinlik giysem çok mu abartı kaçardı ki?
