"Ballı lokumum, ıspanaklı böreğim, şekerli turtam bak yapma böyle. Benden ayrılma, ne olursun! Ben sensiz yaşayamam, bak, ölürüm arkamdan ağlarsın."
Karşımda palavralar atan Samet'e sadece bakmakla yetinirken gözüm saate kaydı. Sabahın sekizinde uğraştığım meselenin ciddiyetiyle oflarken tekrar ağzını açtığını görüp elimi kaldırdım. Bu gidişle susacak gibi değildi ve ben de o iltifat sandığı hitapları daha fazla kaldıracak gibi değildim.
"Uzatmaya gerek yok, ayrıldık. Bitti gitti, anlıyor musun?"
"Anlamıyorum Ecem, anlamıyorum! Ya neden ayrılıyoruz tatlı patatesim biz? Gül gibi ilişkimiz var bizim."
"Sen bu gül gibi ilişki olayını çok yanlış anlamışsın ama Samet. Gül gibi ilişkimiz sanırım senin başka güller koklaman üzerine."
Son söylediklerimle Samet donup kaldığında ayaklarımla yerde ritim tutmaya başlamıştım. Samet muhtemelen beni beynini onunla buluşurken çantasına koyan bir kız sanıyordu ama ne yazık ki durum bu değildi. Geçen gittiğimiz kafede telefonunu masada bırakıp tuvalete gittiğinde gelen bildirimler çok şey anlatıyordu. Açıkçası üzüldüm mü diye kendimi şöyle bir yoklamıştım ama yok, üzülmemiştim. Görünen o ki, Samet'i o kadar da sevmiyormuşum. Kızlara teşekkür etsem yeriydi aslında, beni saçma sapan bir ilişkiden kurtarmışlardı.
"Ecem... Ben öyle bir... Yani sen şimdi..."
"İnşAllah bir dahaki yıla konuşmayı sökersin Samet ama benim o kadar vaktim yok. Şimdi ben gidiyorum işim gücüm var, beni de arama sakın. Ha, ararsan telefonu babam açar söyleyeyim."
"Ama ben... Nasıl oldu ama sen..."
Samet'i öylece bırakıp gittiğimde derin bir nefes verdim. Uzun bir ilişki değildi, bir ay falan olmuştu sanırım ama yormuştu. Zaten hiçbir ilişkim de uzun süreli olmuyordu, yürütemiyordum. Dünyanın en iyi insanıyla bile olsa yürümüyordu çünkü... kimse o değildi.
Adımlarım yavaşlarken sessiz sokakta ilerlemeye devam ettim. Yıllardır görmediğim o yüz gözlerimin önüne gelirken istemsizce iç çektim. Cesur biri olduğumu söylerdi beni tanıyanlar ama benim de korkup kaçtıklarım vardı, herkes gibi. Kaçtığım biri mesela... Kaç yıl olmuştu sahi? Dört mü, beş mi? İnan orasını saymayı bırakmıştım sevgili yoldaşım ama bildiğim bir şey vardı ki, onu çok özlemiştim. İstesem onu görebilirdim ama yapamıyordum, karşısına çıkacak cesaretim yoktu.
Okulumun önüne geldiğimde kapıların yeni yeni açıldığını görerek merdivenleri çıkmaya başladım. Aslında okulda işim yoktu ama evde kalmamak için buraya gelmeye karar vermiştim. Bugün o gündü, ailemin adaya gittiği gün. Turnalı'ya gidecekleri ve gelmem için yine bir sürü ısrar edecekleri o gündü. Turnalı, dedemin yaşadığı adaydı. Her yaz gider, yazı orada geçirirdik. Tabii önceden bu böyleydi çünkü ben neredeyse beş yıldır adaya gitmiyordum. Niye olduğunu az çok anlamışsındır sevgili yoldaşım, adada kalbimi bando takımının ellerine veren biri vardı. Sarı bukleleri damar yollarımı tıkayan, yemyeşil gözleri ağaç fobisi oluşturan ve çilleri... Ah o çilleri! Yağız... Turnalı'ya yerleştikleri günden beri kalbimde yerini tapulayan Yağız ve adadaki en yakın arkadaşım Yağız. Bazen merak etmiyor değildim, arkadaş olmayı teklif etmeseydim bir şansımız olur muydu diye ama aklıma anılarımız geliyordu. Bana at binmeyi öğretmesi, sahildeki küçük sandala isimlerimizi yazmamız, bisikletlerimizle kaçtığımız günler derken liste uzayıp gidiyordu. Bunları onunla yaşamamış olmayı hayal bile edemiyordum. Şimdi soracaksın, madem o kadar seviyordun niye söylemedin diye. Aslında söyleyecektim. Tabii elini tuttuğu o kızı görmeseydim. Tek sorun da bu değildi elbette. Yağız beni çok severdi, arkadaşı olarak yani, ve beni kırmamak için kafasını kıracak bir tipti. Eğer ona ondan hoşlandığımı söyleseydim ben üzülmeyeyim diye benimle çıkacak bir tipti. Bunu göze alamazdım, kalbim daha çok kırılırdı ve Yağız'a her baktığımda aslında benden hoşlanmadığını düşünerek kafayı yerdim. Bu yüzden en kolay yolu seçtim ve kaçtım. Adaya da bir daha gitmedim. Telefon numaramı değiştirecek kadar da manyak biriydim ki Yağız bana ulaşamasın. Öyle de oldu, Yağız bana ulaşmayı denese de ulaşamadı ve ben kendi korkaklığım yüzünden yüzüne hasret yıllar geçirdim.
Bu bir masal olsaydı sevgili yoldaşım, bir yerden kulp uydurup mutlu sonu basabilirdik ancak görüldüğü üzere bu bir masal değildi ve ben prenses olmaktan fazlasıyla uzaktım.
Kapının önünde hâlâ dikiliyor olduğumu güvenlik abinin bana attığı garip bakışlardan anlayıp içeri girmek için hareketlendim ancak çalan telefonumla durup telefonu kulağıma götürdüm.
"Anne bak beni ikna etmek için aradıysan diye söylüyorum ben gelmi-"
"Ecem, deden hastaneye kaldırılmış. Vasfi Bey aradı, durumu ciddiymiş."
"Bekleyin, geliyorum."
•
Hayatta çorapla beraber giyilen ıslak terlikten de kötü şeyler yaşandığını başımıza geldiğinde hatırlardık. Her zaman felaket derecesinde olaylar olurdu ama bizim başımıza gelmediği sürece durumu kavrayamazdık.
Hastane koridorlarında koştururken tam da bunu düşünüyordum. Dizilerde gördüğüm bu anı şimdi ben yaşıyordum. Olacağına ihtimal bile vermezdim, aklımdan geçirdiğimi bile sanmıyordum ama bunlar yaşanıyordu. Yanımdan geçen hemşirenin omzuna çarpmamla durup özür dilerken pek de kendimde değil gibiydim. Kadın da bunu anlamış olacak ki sakince yanımdan ayrılıp diğer tarafa ilerlemeye devam etti. Bu sırada bana yetişen annemle babam da odayı bulmuş olacaklar ki çaprazda kalan odaya yöneldiler. Beraber odaya girişimiz, dedemin baygın bakan gözleri, ellerini önünde kavuşturan Vasfi amcam derken olaylar film şeridi gibi aktı gitti. Doktor ufak bir kalp spazmı geçirdiğini ancak birkaç güne daha iyi olacağını söylerken gözlerim dedemin üstündeydi. Adaya gelmesem bile dedemle görüşmemiş değildim. Kışın o bize gelip bizde kalıyordu, özellikle babaannemi kaybettiğimizden beri bu gelişleri daha da sıklaşmıştı. Neyse ki yanında Vasfi amca ve çalışanlar vardı da yalnız kalmıyordu. Yine de dedemi görmeyeli epey olmuştu ve şu an onu belki de hiç göremeyecek olmaya çok yakın olmamız gözlerimi dolduruyordu.
"Ecem Hanım, ağlayacak mısınız yoksa? Vasfi, çıkar kamerayı da çek şu nadir doğa olayını bakayım."
"Hüseyin Bey, hasta halinizle şaka yapmaya hiç utanmıyor musunuz?"
Burnumu çeke çeke konuşmamla yüzümü buruşturunca dedem hafifçe gülmüştü. Onu gülerken görmek içime su serpse de yine de hâlâ tam iyi olduğuna emin olamıyordum. Doktor güzelce dinlenirse iyi olacağını yinelerken dedem onu pek kâle alır gibi durmuyordu. Muhtemelen önemsemeyecek ve çiftlikte bir o yana bir bu yana koşturup duracaktı. Oldu olası hastalıkları ciddiye alan biri olmamıştı zaten ama bu sefer öyle olmayacaktı.
"Baba, daha geçen sene çiftlik işlerine bakması için iki adam daha işe aldık. Kendini yormaktan zevk almıyorsan eğer işleri onlara bırakman gerekirdi. Ne kadar endişelendiğimizden haberin var mı?"
"İşleyen demir pas tutmaz demişler oğlum, siz bırakın beni. Evde boş otursam daha kötü olurum ben."
Babam, dedeme laf anlatılmayacağını bildiğinden sessiz kalıp başını iki yana sallarken dedem de yataktan kalkmaya çabalıyordu. Neyse ki Vasfi amca ve babam onu engelleyip geri yatırabilmişlerdi. Bense kapının kenarında dikilmeye devam ediyordum.
"Ecem, güzel kızım sen dedene küstün mü yoksa? Niye öyle uzak duruyorsun?"
Omuz silkip olduğum yere iyice yaslandığımda dedem bana birkaç saniye bakıp diğerlerini odadan kovarak eliyle beni yanına çağırmıştı. Bir iki adım atıp yatağın kenarına oturduğumda eliyle ,muhtemelen koşturup durmaktan dağılan, kahküllerimi düzeltip yanağımı okşadı. Dedem insanların arasında üzüntümü çok belli edemediğimi bilirdi. Rahat hissetmezdim ama dedem başkaydı. Çoğu zaman sırdaşım olur ağlarken başımı yaslamam için omzunu uzatırdı. Annem fazla telaşlı bir kadın olduğundan ondan bazı şeyleri gizlemek zorunda kalırdım, babamsa yılın çoğunu çalışarak geçirirdi ve hep yorgun olurdu. O yüzden dedemden pek fazla sır saklayamazdım. Buna o da dahildi. Tabii ki dedemden yıllarca adaya gelmeme sebebimi gizleyememiştim ve bir gece ağlayarak ona anlatmıştım. O da bunu bizimkilerden saklamış, gelmem için de asla ısrar etmemişti. Şimdi de dudaklarımı büzüp ona sarılırken gözyaşlarımı ondan yine gizlememiştim.
"Aslında fazlasıyla onore oldum çünkü yıllardır adaya ayak basmayan torunum benim için geldi. Yıllarca bununla övünürsem omuzlarım arşa kadar bile yükselebilir."
"Ama o zaman çirkin bir dede olursun ve ben senden utanmaya başlayabilirim."
"Bak sen şu haylaza, hasta dedesini neyle tehdit ediyor. Hiç etik bulmadım küçük hanım."
Gözyaşlarımı silip geri çekildiğimde yavaşça omzundan ittim.
"Ben de kendini yormaman gereken yaşta sağa sola koşturmanı etik bulmuyorum dedeciğim."
Dedem az önce düzelttiği saçlarımı elleriyle bozarken kendimden utanacağım bir sesle ciyaklıyordum. En son ellerinden kurtulup ayağa kalktığımda yalandan kaşlarımı çatıyordum. Sanırım dedem Cennet Mahallesi Pembe moduna girdiğine göre artık daha iyiydi. Bu yüzden onu yanaklarından öpüp babamlara içeri girsinler diye kapıyı açtıktan sonra hastaneden çıktım.
Adımlarım ben komut vermeden sahile doğru ilerlerken karşılaştığım birkaç tanıdıkla ara ara durmak zorunda kalmıştım. Yıllar geçse de bende değişen pek fazla şey yoktu. Boyum hâlâ kısaydı(1.60 boyla uzun olduğumu savunmayacağım sevgili yoldaşım). Kahkül kestirmem ve yüzümün eski çocuksu hatlarını kaybetmesi dışında belirgin bir fark görülmüyordu. O yüzden görenler bir iki saniye duraksamanın ardından 'Ecem!' diyerek bana yaklaşıyorlardı. Yöneltilen sorularsa belliydi; niye epeydir etrafta yoktum, neredeydim, niye şimdi gelmiştim gibi sorulara aynı yanıtları verdikten sonra sahilde yürümeye devam ettim. Hava kararmaya başlamıştı ve bu saatlerde sahil tarafında pek kimse olmazdı. Turnalı, kendi kendine yeten bir adaydı. Burada yaşayanların şehre gittiği çok nadirdi ve herkes gereğinden çok çalışmaya kafayı taktığı için gün erken başlar, erken biterdi. Bu sebeptendir ki gördüğüm birkaç evin ışıkları çoktan sönmüştü bile. Gözlerim durgun denize kayarken derin bir nefes aldım. Kalabalık severdim, etrafım insanlarla dolsun, onları güldüreyim sonra beraber gülelim isterdim ama bazen tüm sesler dursun ve bir tek ben kalayım da isterdim. Bugün de o günlerden biriydi sanırım, sahilin sessizliği huzur veriyordu. Biraz daha ilerleyip varmaya çalıştığım noktayı gördüğümde hafifçe gülümsedim. Küçük bir sandal ve arkasında kalan baraka bana göz kırpıyordu.
Yağız'la isimlerimizin yazdığı sandal ve bizim gizli yerimiz olan baraka. Daha doğrusu Yağız'ın başka bir kızı getirdiği o baraka.
Zihnime doluşan görüntüyle ayağımla yerdeki kumları savurduğumda tozlar yüzüme gözüme kaçmıştı. Yani ağız tadıyla bile sinirlenemiyorduk ya başka bir şey demiyordum. Barakaya bakmadan sandala yaklaştığımda isimlerimizin olduğu köşeye doğru eğildim. O günün anısıyla gülümserken içten içe o zamanları özlediğimi fark ettim.
Yaş 10,
"Şimdi bu sandal bizim mi oldu Yağız?"
Sandala tüm dikkatini vermiş olan arkadaşım isimlerimizin ortasına sonsuzluk işareti koyarken, "Evet," diye cevap verdi.
"Peki bununla gezebilir miyiz sence? Bence güzel olur, ben kullanırım senden daha güçlüyüm hem."
Yağız fırçayı bırakıp kıstığı gözleriyle bana bakarken ben de gücümü kanıtlamak ister gibi etraftaki kayaları kaldırıp indiriyordum. Tabii bu havam kayalardan birini ayağıma düşürene kadar sürdü. Acıyla ayağıma sarılırken ağlamamak için de çaba sarf ediyordum. Bu ara Yağız da çöktüğüm yere eğilmiş, kanamaya başlayan bileğime üflüyordu. Bir an dudaklarımı birbirine bastırıp gözlerimi büyütsem de sonra sakinleşip onu izlemeye başladım. Açıkçası yaranın acısını çoktan unutmuştum ama bunu onun bilmesine gerek yoktu. Bir süre üfledikten sonra cebinden çıkardığı yara bandını bileğime yapıştırdı.
"Bana güçlü olduğunu kanıtlamana gerek yok Ecem, ben zaten senin ne kadar güçlü bir kız olduğunu biliyorum. O yüzden bir daha böyle bir şey yapmanı istemiyorum, senin canın acıyınca sanki benimki de acıyor."
"Senin de mi bileğin acıyor şu an?"
Gülerek başını aşağı yukarı salladığında cebinden başka bir bant da ben alıp onun bileğine yapıştırdım.
"O zaman ikimiz de söz verelim; bir daha birbirimizin canını acıtmayacağız. Söz mü?"
"Söz."
Ama o sözünü tutmamıştı, benim canım o buraya başka bir kızı getirdiğinde fazlasıyla yanmıştı. O ise yüzündeki gülümsemeyle hiç de benim acımı hissetmişe benzemiyordu.
Doğrulup arkada kalan banka oturduğumda dedemin de hastalanmasıyla üstüme düşen kırgınlık, Yağız'ı ve yanındakini hatırlamamla iyice arttı. Hava iyice karardığında etraf serinlese de kollarımı birbirine dolayıp bacaklarımı kendime çektim. Bu koyu çok severdim ama böyle tek başıma burada oturunca eskisi gibi hissettirmemişti. Eksik gibi, yarım kalmış gibi bir histi. Ve ben, eksik parçanın kim olduğunu bilsem bile onu koyup yapbozumu tamamlayamıyordum.
Gözlerimi kapatıp başımı geri attığım sıra bir kıpırdanma oldu. Önemsemeyip gözlerimi açmazken omuzlarıma bırakılan yün örtüyle tedirginlikle ayağa kalktım. Örtü de ani hareketimle yere düşerken karşımdakini görmemle gözlerim kocaman oldu.
Sevgili yoldaşım, sanırım bizde kalp spazmı genetik çünkü şu an oluyor gibiyim. Bana oradan bir tur ambulans lütfen.
Yağız o çok sevdiğim gülümsemesiyle bana bakarken ne yapacağımı şaşırmış bekliyordum. Ağzımın sineklere gel yaptığına emindim. Gülümsemesini bozmayan Yağız, yere eğilip düşen battaniyeyi alırken de aynı şekilde bakmaya devam ettim. Battaniye yine omuzlarımı bulurken Yağız uçlarını tutup etrafıma sardı ve bu sırada kollarımda duran elleriyle nevrim iyice dönmüştü.
"Denizi aşıp sana gelmeme çok az kalmıştı ama buna gerek kalmadan kendin gelmişsin."
O sarı bukleleri son hatırladığımdan daha uzundu, gözleri sanki daha koyu yeşildi ve çilleri daha mı yoğundu yoksa bana mı öyle geliyordu? Gözlerim üstünde gezinirken yüzünü görebilmek için başımı biraz kaldırmam gerekti. Söylediğim gibi uzun biri değildim -kısayım işte of- ve o her zaman uzun olsa da şimdi daha da uzundu. Sanıyorum aramızda yirmi santim kadar vardı. Ayrıca benim onu incelediğim kadar o da beni inceliyordu. Gözlerine geldiğimde durdum ki tuhaf bir şekilde o da durdu. Garip gözükmemek için gülümsemeye çalıştım ve omzuna hafif bir yumruk atarak sırıttım.
"Sen bu adanın denizlerini biraz zor aşarsın çilli ama ben sana gelirim biliyorsun."
"Beş yıldır neredeydin o zaman?"
Sesi de değişmişti sanki. Aramızda kalsın bu durum kalp atışlarıma parende attırtıyordu ve ben jimnastik bilmiyordum.
"Demek ki benim de denizleri aşamadığım oluyor. Hem bıraklım canım geçmişi konuşmayı!" Sonra haylazca başımı omzuma doğru eğip ekledim, "Hem sen beni özlemedin mi? Beni beni, Ecem'ini?" Gülerek ona baktığım sıra başını iki yana sallayıp o da gülmeye başladı. Sonra bir anda beni kendine çekip kollarını omzuma doladı. Tamam, ilk defa sarılmıyorduk. Sakin kalabilirdim, sakin olab- Allah-u Ekber, Yağız bana sarılıyor lan!
"Seni tabii ki özledim kelebek ama bu beş yıldır benimle görüşmüyor olmana kızmayacağım anlamına gelmiyor."
İlk aşk da tekrar gündemimize düştüğüne göre bol kalp spazmlı ve bukleli günlere merhaba diyebiliriz, sevgili yoldaşım. Sıkıcı geçen onca yazdan sonra bu yazın farklı geçeceğine inancım tam diyorum başka da bir şey demiyorum!