Yıllar önce...
Turnalı. Küçük, kendi hâlinde insanların yaşadığı sevimli bir adaydı. Neredeyse herkesin birbirini tanıdığı bu adanın öyle misafiri falan da pek olmazdı ama her yaz adalıların şehirden gelen yakınlarıyla ada resmen canlanır, şenlik havasına girerdi. Bu yaz da öyle bir yazdı, gelenler için hazırlıklar tüm hızıyla sürüyor, gülücükler havada uçuşuyordu. Adanın yaşlı sakinlerinden Hüseyin dedenin de oğlu ailesiyle beraber adaya bu sabah gelmişti. Oğlu Hakan'ın küçük kızı Ecem ise artık 7 yaşına gelmiş, adayı daha da sever olmuştu. Gelir gelmez küçük kız daha dur demeden şenlik alanına koşturmuş, arkasından telaşla seslenen annesine haylazca el sallayarak gözden kaybolmuştu. Ecem, adaya resmen bayılıyordu, burası şehirdeki sıkıcı evleri gibi değildi. Arkadaşlarıyla bahçede oynayabilirdi, dedesiyle hayvanları sevebilirdi veya yüzmeye gidip tüm gün dalgalarla eğlenebilirdi. Şehirdeyse her şey sınırlıydı çünkü annesine göre etraf çok tehlikeliydi ve her zaman dikkatli olmak gerekiyordu. Buradaysa neredeyse hiçbir sınır yoktu, hem de her anlamda! Deniz uçsuz bucaksızdı ve görüşünü engelleyen yüksek binalar yoktu. O sebeptendir ki yanında kimse olmadan şenlik alanına gelmesine annesi engel olmamıştı, tabii sonradan küçük bir azar yiyebilirdi ama sorun değildi. Durup da rengarenk süslerle çevrili şenlik alanına bakınca gülümsemesi daha da genişledi. Yanında geçen pamuk şekerci abinin uzattığı şekeri alıp yerken etrafa bakınıyordu. Gözleri ileride duran atlara kaydığında adımları ondan habersiz oraya yönelmişti bile. Geçen yıl atların burada olduğunu hatırlamıyordu, muhtemelen yeni bir etkinlikti. Bu onu daha da heyecanlandırmıştı çünkü her yıl eğlense de hep aynı şeyleri yapıyordu. At binmek kesinlikle farklı olacaktı, annesi duysa endişeden kıpkırmızı kesilirdi ama sonuçta annesine söylemezse nereden bilecekti ki? Bu düşünceyle sırıtıp sıraya girdi. Kemirdiği dudaklarıyla sıranın ona gelmesini beklediği dakikalardan sonra uzun çizmeleri olan bir adam ona doğru eğildi.
"Hangi ata binmek istersin bakalım, güzel kız?"
Gözlerini atlara dikip bir süre düşündü. Siyah olan atı eliyle işaret ettiğinde adam da onunla gidip Ecem'i kucağına alarak ata bindirdi. Eline dizginleri verip geriye çekildiğinde arkasından koyu sarı bukleleri olan bir çocuk çıktı. Ecem kendisiyle aynı yaşlarla olduğunu düşündüğü çocuğa baktı bir süre, sonra da adama. Onları ilk defa görüyordu adada. Çocuk ata yaklaşıp yularını eline alarak atı sürmeye başladığında Ecem de yanında sakince ilerleyen çocuğu inceliyordu. Buklelerin altında yemyeşil gözleri göze çarpıyordu, hafif çilleri var gibiydi ama biraz aşağıda kaldığı için tam göremiyordu.
"Çillerin mi var senin?"
Çocuk başını kaldırıp ona baktığında merakla ona bakıyordu.
"Evet."
Çocuğun verdiği kısa yanıtla dudaklarını birbirine bastırdığında yerinde kıpırdandı. Sessizliği pek sevmezdi, uzun süre de sessiz kalamazdı zaten. O yüzden sohbet açma dürtüsüyle başka bir konuya geçti.
"Sizi adada ilk defa görüyorum, yeni mi taşındınız?"
"Bu yılın başında taşındık ama ben de seni ilk defa görüyorum."
"Biz burada yaşamıyoruz, yazları dedemin yanına geliyoruz sadece. Peki, siz artık burada mı yaşayacaksınız?"
Çocuk babasına bakar gibi oldu, sonra başını yavaşça sallayarak onu onayladı. Ecem'se adada yeni bir arkadaşı olacağı için sevinerek ona konudan konuya atlayarak sorular sormaya başladı. Turları bittiğinde adının Yağız olduğunu öğrendiği çocuk ona elini uzattı. Ecem uzatılan eli tutarak attan atladığında Yağız'a baktı. Sonra ileride telaşla sağa sola bakınan annesini gördü. Annesi onu görmeden buradan uzaklaşmalıydı. Yağız'a yaklaşıp, "Arkadaşım olursun, değil mi?"
dediğinde çocuk Ecem'in yediği pamuk şekere benzettiği gülümsemesiyle ona başını salladı.
Tabii, Ecem o yaşında çok sevdiği pamuk şekerden ilerleyen yıllarda soğuyacağını henüz bilmiyordu. Tıpkı pamuk şeker gibi uzaklaşacağı başka şeyler olduğunu da öyle...