Oda bir anda sessizleşti.
Mihrisu hâlâ duvara yaslanmıştı. Kolunda küçük bir sıyrık vardı. İnce bir çizgi halinde kan görünüyordu.
Kapıda duran Şehzade Beyazıt’ın yüzü kararmıştı.
Gözleri Dilruba’ya döndü.
“Bunu sen mi yaptın?”
Dilruba bir an konuşamadı.
“Şehzadem ben…”
Beyazıt sert bir adım attı.
“Sana sordum!”
Dilruba titredi.
“Ben sadece kolyeyi almak istedim.”
Mihrisu araya girmeye çalıştı.
“Şehzadem aslında—”
Beyazıt elini kaldırdı.
“Mihrisu.”
Sesi bu sefer yumuşaktı.
“Sen konuşma.”
Sonra tekrar Dilruba’ya döndü.
“Hanedan mührü taşıyan bir takıya dokunmaya nasıl cüret edersin?”
Dilruba’nın gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı.
“Ben… sizin için olduğunu sandım.”
Beyazıt sertçe cevap verdi.
“Yanıldın.”
Dilruba’nın bakışları bir an Mihrisu’ya kaydı.
Öfke doluydu.
Beyazıt bunu fark etti.
“Yeniçeriler!”
Kapının dışında bekleyen iki asker içeri girdi.
Başlarını eğdiler.
“Emredin şehzadem.”
Beyazıt hiç tereddüt etmedi.
“Dilruba üç gün boyunca haremden çıkmayacak.”
Dilruba dondu.
“Şehzadem lütfen—”
“Ve saray bahçesine yaklaşması yasak.”
Dilruba dizlerinin üzerine çöktü.
“Affedin beni!”
Beyazıt’ın sesi buz gibiydi.
“Bir daha Mihrisu’ya yaklaşmayacaksın.”
Yeniçeriler Dilruba’yı kaldırdı.
Dilruba giderken gözleri yine Mihrisu’yu buldu.
Ama bu sefer korku vardı.
Kapı kapandı.
Oda tekrar sessizleşti.
Beyazıt Mihrisu’ya döndü.
Yavaşça yaklaştı.
“Kolunu göster.”
Mihrisu biraz utandı.
“Bir şey yok aslında.”
Beyazıt kolunu nazikçe tuttu.
Sıyrığa baktı.
“Kanamış.”
Mihrisu gülümsedi.
“Küçük bir çizik.”
Beyazıt ciddiydi.
“Sarayda küçük şeyler bazen büyük sonuçlar doğurur.”
Mihrisu onun gözlerine baktı.
“Ben iyiyim.”
Beyazıt bir bez parçası aldı.
Nazikçe sıyrığı sildi.
Mihrisu fısıldadı.
“Teşekkür ederim.”
Beyazıt kolyeyi eline aldı.
Lale şeklindeki kolyeyi Mihrisu’nun boynuna taktı.
“Bu artık senin.”
Mihrisu kolyeye dokundu.
“Gerçekten çok güzel.”
Beyazıt konuştu.
“Bu desen sadece hanedan üyelerinde olur.”
Mihrisu şaşırdı.
“Ben takabilir miyim o zaman?”
Beyazıt gözlerine baktı.
“Ben izin verdim.”
Mihrisu’nun kalbi hızlandı.
Beyazıt masanın üzerindeki küçük haritayı açtı.
“Şimdi sana asıl meselemi anlatacağım.”
Mihrisu yaklaştı.
“Dinliyorum.”
Beyazıt haritadaki bir noktayı gösterdi.
“Burası.”
Mihrisu okudu.
“Manisa.”
Beyazıt başını salladı.
“Orada eski bir Osmanlı mezarlığı var.”
“Evet?”
“Orada küçük bir taş bulunuyor.”
“Nasıl bir taş?”
Beyazıt kolyeyi işaret etti.
“Bunun aynısı.”
Mihrisu şaşırdı.
“Yani…”
“Lale işlemeli.”
Mihrisu meraklandı.
“Neden önemli?”
Beyazıt biraz durdu.
“Çünkü o taş yüzüklerin sırrını taşıyor olabilir.”
Mihrisu’nun gözleri büyüdü.
“Gerçekten mi?”
Beyazıt başını salladı.
“Ve senin dünyandan biri o mezarlığa girebilir.”
Mihrisu gülümsedi.
“Yani görev bana mı?”
Beyazıt hafifçe gülümsedi.
“Evet.”
Mihrisu telefonu çıkardı.
“Bunu kızlara anlatmam lazım.”
Beyazıt merakla baktı.
“Yine mi fotoğraflı anlatacaksın?”
Mihrisu güldü.
“Kesinlikle.”
Bir süre sonra Mihrisu yüzüğü tuttu.
“Sanırım gitme vakti.”
Beyazıt bir an sustu.
“Yine gelecek misin?”
Mihrisu gülümsedi.
“Gelmez miyim?”
Beyazıt yavaşça başını salladı.
Mihrisu fısıldadı.
“Kehribar.”
Rüzgar tekrar yükseldi.
Görüntü dağıldı.
Mihrisu gözlerini açtığında tekrar evdeydi.
Azra hemen ayağa fırladı.
“Mihrisu!”
Defne gözlerini büyüttü.
“Yine gittin değil mi?!”
Gül koşarak yanına geldi.
“Ne oldu?”
Mihrisu kolunu gösterdi.
Küçük sıyrığı görünce üçü birden sustu.
Azra fısıldadı.
“Bu… orada mı oldu?”
Mihrisu başını salladı.
“Evet.”
Defne yüzüğe baktı.
“Demek gerçekten gerçek.”
Mihrisu kolyeyi çıkardı.
Masaya koydu.
Gül hayranlıkla baktı.
“Bu ne?”
Mihrisu gülümsedi.
“Uzun hikâye.”
Azra sabırsızlandı.
“Başla o zaman.”
Mihrisu kahve makinesine yürüdü.
“Önce kahve.”
