11. Bölüm – Hırs
Sarayın koridorları sessizdi.
Gece ilerlemişti.
Şehzade Beyazıt odasına yeni dönmüştü.
Ama yüzü düşünceliydi.
Mihrisu’nun yokluğu hemen hissediliyordu.
Kendi kendine mırıldandı:
“Çok sessiz…”
Kapı hafifçe çalındı.
Beyazıt başını kaldırdı.
“Gir.”
Kapı açıldı.
İçeri Dilruba girdi.
Bu sefer farklıydı.
Üzerinde özenle seçilmiş, dikkat çekici bir elbise vardı.
Saçları açık, bakışları kararlıydı.
“Şehzadem…”
Beyazıt kaşlarını çattı.
“Ne istiyorsun?”
Dilruba yavaşça yaklaştı.
“Konuşmak.”
Beyazıt sertti.
“Söyle.”
Dilruba gözlerini ondan ayırmadı.
“Uzun zamandır sizi göremiyorum.”
Beyazıt kısa cevap verdi.
“Meşguldüm.”
Dilruba bir adım daha yaklaştı.
“Ben sizi özledim.”
Beyazıt geri çekilmedi ama yüzü değişmedi.
“Dilruba…”
Sesi netti.
“Sınırını bil.”
Dilruba’nın yüzü bir an gerildi.
Ama pes etmedi.
“Ben sadece yanınızda olmak istiyorum.”
Beyazıt bu sefer net konuştu.
“İstemiyorum.”
Oda bir anda buz kesti.
Dilruba’nın gözleri doldu ama geri adım atmadı.
“Ben sizin cariyenizim.”
“Evet.”
“Size aitim.”
Beyazıt’ın sesi sertleşti.
“Bu sana her istediğini yapma hakkı vermez.”
Dilruba’nın içindeki kıskançlık artık saklanmıyordu.
“Onun yüzünden…”
Beyazıt hemen kesti.
“Onun adını ağzına alma.”
Dilruba’nın gözleri parladı.
“Demek doğru…”
Beyazıt sustu.
Bu bile cevap olmuştu.
Dilruba yavaşça yaklaştı.
“Şehzadem…”
Elini uzattı.
Ama Beyazıt bileğini tuttu.
Sertçe.
“Yeter.”
Dilruba dondu.
Beyazıt gözlerinin içine baktı.
“Bir daha bunu deneme.”
Sesi sakindi ama tehditkârdı.
Dilruba geri çekildi.
Ama bu sefer gözlerinde başka bir şey vardı.
Hırs.
İçinden konuştu:
“Sen istemesen de…”
Dilruba odadan çıktı.
Koridorda durdu.
Gözyaşlarını sildi.
Ama yüzü değişti.
Soğuklaştı.
Kendi kendine fısıldadı:
“Eğer kalbini alamıyorsam…”
Durdu.
“Soyunu alırım.”
Gözleri karardı.
“Bir varis…”
Ertesi gün…
Dilruba hizmetkârlarla konuşuyordu.
“Şehzade bu gece nerede olacak?”
Hizmetkâr tereddüt etti.
“Odalarında…”
Dilruba başını salladı.
“Hazırlık yapın.”
Kendi odasına geçti.
Aynaya baktı.
“Bu gece…”
Derin nefes aldı.
“Her şey değişecek.”
Ama bilmediği bir şey vardı…
Sarayın başka bir köşesinde…
Beyazıt yalnız değildi.
Elinde yüzüğü vardı.
İçindeki yazı belirdi:
“Gel”
Beyazıt fısıldadı:
“Mihrisu…”