Nikolay Petrovsky Holding’in devasa cam binası, Moskova’nın merkezinde güç ve korkunun simgesi gibi yükseliyordu. Normalde bu kirli, kasvetli iş dünyasına Mila’yı asla sokmazdım. Ama o sabah malikaneden çıkarken o 1.42’lik minicik boyuyla bacağıma öyle bir sarılmış, ağzında emziği, şiş gözleriyle arkamdan öyle bir ağlamıştı ki, onu geride bırakmaya kalbim elvermedi. Onu korumalarımla birlikte arabaya bindirip şirkete getirdim.
Üzerinde ayıcıklı, pembe fırfırlı yazlık bir elbise, ayağında ponponlu beyaz çorapları vardı. Saçlarını yine iki yandan ponponlu tokalarla toplamıştık. Şirketin en üst katındaki devasa, lüks ofisime geçtik.
"Mila," dedim, onu şık deri koltuğuma oturtup eline ılık süt dolu biberonunu ve peluş tavşanını vererek. "Niko’nun alttaki toplantı salonunda çok kısa bir işi var. Hemen geleceğim. Buradan çıkma, tamam mı ufaklık?"
Mila emziğini pıt diye çıkarıp biberonunu ağzına götürdü ve bebeksi bir sesle, "Tamam Niko, tavşanla beklicem," dedi.
Ofisten çıktım, kapıdaki korumalarıma "Gözünüzü ayırmayın," talimatı verip alt kattaki yönetim kurulu toplantısına indim. Ancak hesaba katmadığım bir şey vardı: Ofisimin dışındaki sekreterlik masasına bugün yeni, hırslı ve beni sadece "acımasız bir iş adamı" olarak tanıyan Svetlana adında bir asistan başlamıştı. Korumalarım acil bir evrak imzalatmak için bir dakikalığına koridorun sonundaki odaya geçtiğinde, Mila ofiste tek başına kaldı.
Mila, biberonundaki süt bitince sıkıldı. Elindeki pembe tavşanıyla birlikte, o minicik adımlarıyla ofisimin ağır kapısını ittirerek dışarı, sekreterlik alanına çıktı. Meraklı gözlerle etrafa bakıyor, ağzındaki emziği hızla emiyordu.
Yeni asistan Svetlana, masasında oturmuş dosyaları incelerken kapının açılma sesiyle başını kaldırdı. Karşısında Nikolai Petrov gibi tehlikeli bir devin katında, fırfırlı pembe elbiseli, ağzında emzik olan 1.42’lik bir kız görünce şok oldu. Nikolai'ın evlendiğine dair dedikoduları duymuştu ama karşısındakinin bir çocuk, bir "bebek" gibi davranan bu kız olacağını asla tahmin edemezdi. Onu sadece buralara gizce sızmış bir sokak çocuğu ya da bir asalak sandı.
Svetlana oturduğu yerden kalktı, topuklu ayakkabılarının çıkardığı sert seslerle Mila’ya doğru yürüdü. Yüzünde aşağılayıcı, tiksinti dolu bir ifade vardı. "Sen de kimsin?" dedi sesini yükselterek. "Bu katta ne işin var senin? Üstündeki bu rüküş, çocukça şeyler ne böyle?"
Mila, kadının bu sert ve azarlayan ses tonunu duyunca irkildi. Korkuyla geri doğru bir adım attı, pembe tavşanını göğsüne sımsıkı bastırdı. "N-Niko..." diye mırıldandı, sesi titreyerek. "Niko’yu bekliyorum..."
"Niko mu?" Svetlana alaycı bir kahkaha attı. "Nikolai Bey'den bahsediyorsun herhalde. Senin gibi bir cücenin, bir sokak süprüntüsünün onun katında ne işi olur? Bak şuna, kocaman kız olmuşsun ağzında emzik, elinde biberon dolanıyorsun! Geri zekalı mısın sen? Akıl hastanesinden mi kaçtın?"
Mila bu ağır kelimelerin ne anlama geldiğini tam olarak çözemiyordu ama kadının gözlerindeki o kötülüğü, o vahşi nefreti çok iyi tanıyordu. Çöp kenarında ona vuran amcaların gözleri gibiydi. Korkudan tir tir titremeye başladı. Gözleri anında balon gibi şişti, o minicik burnu kıpkırmızı kesildi.
"Ben kötü değilim..." diye hıçkırdı Mila, gözyaşları yanaklarından aşağı süzülürken. "Niko... Niko’yu istiyorum..."
"Kes sesini! Ağlayıp durma karşımda! Yürü, hemen defol git bu kattan!" Svetlana, Mila’nın o narin, morlukları yeni iyileşmiş kolunu sertçe kavradı ve onu asansöre doğru sürüklemeye çalıştı. Mila acıyla cılız bir çığlık attı, dengesini kaybedip o ponponlu çoraplarının üzerinde yere kapaklandı. Pembe tavşanı elinden fırlayıp koridorun ortasına düştü. Yerde, dizlerini üstüne kapanmış hüngür hüngür ağlıyor, parmağını ağzına götürmeye çalışıyordu.
Svetlana onun bu aciz haline bakıp tam tekrar kolundan tutacakken, koridorun sonundaki asansörün kapısı büyük bir gürültüyle açıldı
İçeriden çıkan bendim.
Toplantıyı erken bitirip yukarı çıkmıştım. Koridora adım attığım an gördüğüm manzara, beynimdeki tüm şalterleri attırdı. Mila yerde büzüşmüş, ağlamaktan helak olmuş bir haldeydi. Karşısındaki kadın ise ona tepeden bakıyordu.
2 metre 34 santimlik cüssemle koridorda yürürken, attığım her adımda binanın zemini sarsılıyor gibiydi. Buz mavisi gözlerim öfkeden siyaha dönmüştü. Yüzümdeki o acımasız mafya lideri ifadesi geri gelmişti.
"Mila!" diye kükredim. Sesim tüm katta bomba gibi patladı.
Svetlana arkasını döndüğünde beni gördü. Yüzümdeki o saf, öldürme arzusuyla dolu ifadeyi görünce kadının rengi saniyeler içinde kireç gibi döndü, dizlerinin bağı çözüldü.
Hızla Mila’nın yanına gittim. O devasa gövdemle yere çöktüm. Yerdeki pembe tavşanını alıp ona verdim, ardından o 1.42’lik sırılsıklam olmuş minik bedeni tek hamlede kucağıma, göğsüme aldım. Mila kucağıma geldiği an boynuma sımsıkı sarıldı, hıçkırıkları göğsümü dövüyordu. "Niko... Kötü abla... Canım acıdı..." diye mırıldandı bebeksi bir feryatla.
Onu sol kolumla göğsüme, bir bebek gibi sabitledim. Sol elimle başını tutup yüzünü göğsüme gömdüm ki birazdan olacakları görmesin.
Yavaşça ayağa kalktım. Dünyaya yukarıdan bakan o devasa boyumla Svetlana’nın tam önünde durdum. Kadın korkudan nefes bile alamıyordu, tir tir titriyordu.
"Sen," dedim, sesim adeta cehennemin dibinden geliyordun, fısıltım bile öldürücüydü. "Benim malıma, benim nefesime dokunma cüretini nereden buldun?"
"E-Efendim... Ben... Bilmiyordum, çocuk sandım... Özür dilerim..." diye kekeledi Svetlana, ağlamaya başlayarak.
"Dimitri!" diye bağırdım arkamda beliren adamıma. "Bu kadını hemen şimdi bu binadan çıkarın. Moskova’da bir daha hiçbir yerde iş bulamayacak. Ve ona, Nikolai Petrov’un eşine dokunmanın cezasının ne olduğunu yeraltı dünyasının usullerine göre anlatın. Gözümün önünden yok edin!"
Dimitri ve adamlarım kadını yaka paça, çığlıklarına aldırmadan koridordan sürükleyerek götürürken ben ofisime girdim. Kapıyı arkamdan kapattım.
Deri koltuğuma oturdum, kucağımda hala hıçkıran Mila’yı sarsmamaya çalışarak hafifçe sallamaya başladım. Cebimden temiz mendilimi çıkardım. Ağlamaktan kıpkırmızı olmuş burnunu, şişmiş gözlerini narince sildim. Masanın üzerindeki pembe emziğini alıp ağzına tıktım.
"Geçti ufaklık," dedim, sesimi sadece onun duyabileceği o en yumuşak tona getirerek. "Niko burada. Kimse sana bir daha dokunamaz. Kimse."
Mila emziğini hızla emerken başını göğsüme iyice gömdü. O gün anlamıştım ki, bu şehre benim kim olduğumu, Mila'nın kim olduğunu çok daha sert bir şekilde hatırlatmam gerekiyordu.