Moskova’nın o dondurucu, acımasız kışı yerini yavaş yavaş ılık bir bahara, ardından da nihayet o nadir görülen sıcak yaz aylarına bırakmıştı. Malikane pencerelerinden içeri giren güneş ışığı, odaları ısıtırken benim de içimdeki o buz kütlelerini tamamen eritmişti. Mila malikaneye geleli aylar olmuştu ama doktorun da dediği gibi, zihni o bebeksi dünyasından bir milim bile çıkmamıştı. Çıkmasını da istemiyordum zaten; onun o masumiyeti, benim bu kirli dünyadaki tek nefes alma alanımdı.
Yazın gelişiyle birlikte Mila’nın gardırobu da tamamen yenilenmişti. Artık o kalın tulumların yerini incecik, fırfırlı yazlık elbiseler, cıvıl cıvıl askılı badiler almıştı.
"Niko! Niko, bak!" diye bir ses yankılandı koridorda.
Çalışma odamdaki masamda, yeraltı dünyasının milyon dolarlık sevkiyat raporlarını incelerken başımı kaldırdım. Kapıdan içeri adeta minik bir güneş parçası daldı. 1.42’lik boyuyla Mila, üzerinde papatya desenleri olan, etekleri kat kat fırfırlı sarı bir yazlık elbise giymişti. Ayaklarında ise beyaz, küçük ponponlu çoraplar ve minik ayakkabılar vardı. Ağzında her zamanki gibi pembe emziği takılıydı. Saçlarını iki yandan küçük sarı tokalarla toplamışlardı. Benim 2 metre 34 santimlik cüssemin yanında durduğunda, başı yine ancak kemer hizama geliyordu.
"Çok güzel olmuşsun, ufaklık," dedim, kalemi masaya bırakıp oturduğum devasa koltuktan kalkarak.
Mila emziğini pıt diye ağzından çıkarıp elindeki minik plastik kovayı ve küreği bana doğru uzattı. "Bahçe! Niko, çimenler yeşil olmuş! Hadi bıcı bıcı güneş!" Yani bahçeye çıkıp oynamak istiyordu.
"Peki, gidelim bakalım," dedim. Yanına gidip onu tek hamlede kucağıma aldım. Kucağımda sarı elbisesiyle tam bir oyuncak bebek gibi duruyordu.
Malikanenin o devasa, yüksek korumalı bahçesine çıktık. Her yerde ağır silahlı korumalarım devriye geziyordu ama Mila onları hiç görmüyordu; onun gözü sadece yeşeren çimenlerde ve rengarenk çiçeklerdeydi. Onu ağaçların altındaki gölgeye, yumuşacık çimenlerin üzerine yavaşça bıraktım. Korumalara "Uzaklaşın," işareti yaptım. Bu masumiyeti kendi karanlık adamlarımla kirletmek istemiyordum.
Mila çimenlerin üzerine oturur oturmaz kovasına toprak doldurmaya başladı. 3 yaşındaki bir çocuk gibi, topraktan kaleler yapmaya çalışıyordu. Ben de o takım elbisemle, o dev cüssemle çimenlerin üzerine, onun tam karşısına bağdaş kurup oturdum. Aramızdaki tezatlık dışarıdan bakana dilsiz bir şaka gibi gelebilirdi: Moskova'yı titreten mafya lideri, bahçede plastik kürekle toprak kazıyordu.
"Niko, bak çilek!" dedi bahçenin kenarındaki küçük çilek tarhını işaret ederek.
Ayağa kalkıp onun için birkaç tane kıpkırmızı, tatlı yaz çileği kopardım. Yanına dönüp çilekleri temizledim. Mila çimenlerin üstünde bağdaş kurmuş, sabırsızlıkla bekliyordu. Çileği minik elleriyle aldı, koca bir ısırık ısırdı. Çileğin kırmızı suyu o ufacık çenesinden aşağı süzüldü.
"Dur bakalım, pasaklı bebek," dedim, cebimden mendilimi çıkararak. Eğilip o dev ellerimle, onun o minicik çenesini, burnunun ucunu narince sildim. Mila bana bakıp o saf, bebeksi gülüşünü fırlattı ve çileği yedikten sonra emziğini hemen geri ağzına tıkıp gözlerini hafifçe kıstı. Güneş ve temiz hava onu acıktırmış ve uykusunu getirmişti.
"Mama?" diye mırıldandı, emziğinin arkasından.
"Mama saati gelmiş," dedim. Onu tekrar çimenlerden kucağıma aldım. Başını hemen boynuma gömdü, sıcak yaz rüzgarı saçlarını uçururken malikaneye geri girdik. Elena mutfakta onun için hazırladığı ılık süt dolu biberonu getirdi. Mila kucağımda, sarı fırfırlı elbisesiyle tamamen mayışmış bir halde biberonunu emmeye başladı.
Gözleri yavaş yavaş kapanırken içimden düşündüm... Yaz gelmişti, her şey huzurluydu. Ama bu huzurun arkasındaki fırtınayı sezebiliyordum. Benim bu hayattaki tek yumuşak karnım artık bu kucağımda uyuyan 1.42'lik minik kızdı. Ve onu korumak için gelecekte çok daha büyük adımlar atmam gerekecekti. Ama şimdilik, onun bu tatlı yaz uykusunun tadını çıkarmasına izin verecektim.