Mila’nın malikaneye gelişinin üzerinden bir hafta geçmişti. O sert, dondurucu Moskova ayazı dışarıda devam ederken, evimin içi bambaşka bir dünyaya dönüşmüştü. Ben, düşmanlarına kan kusturan Nikolai, artık sabahları yeraltı dünyasından gelen raporlar yerine Mila’nın kaç ölçek süt içtiğinin raporunu alıyordum.
Ama bir sorun vardı: Mila’nın düzgün hiçbir kıyafeti yoktu. Geldiğinde üzerindeki o yırtık pırtık hırkayı çoktan çöpe attırmıştım. Şu an benim tişörtlerimin içinde, adeta devasa bir çuvalın içindeki minik bir kedi yavrusu gibi dolanıyordu. 1.42’lik boyuyla tişörtlerim ona elbise gibi oluyor, yürürken ayaklarına dolanıp düşmesine sebep oluyordu. Buna bir çözüm bulmam gerekiyordu.
"Dimitri," dedim sabah odama giren sağ koluma. "Moskova’nın en lüks bebek ve çocuk mağazalarını arat. Kapatın hepsini. Bugün alışverişe gidiyoruz."
Dimitri şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. "Efendim? Mila Hanım 16 yaşında... Çocuk mağazası derken?"
"Sana ne diyorsam onu yap Dimitri," dedim sesimi kalınlaştırarak. "Mila normal kıyafetler giymiyor. Ona en yumuşak, en kaliteli kumaşlardan tulumlar, çıtçıtlı badiler, ayıcıklı elbiseler lazım. Ne varsa toplayacağız."
Kısa süre sonra Mila’yı kalın battaniyelere sarıp arabaya bindirdim. Şehrin en lüks caddesindeki devasa bir mağazayı tamamen boşalttırmıştım. İçeri girdiğimizde Mila’nın gözleri parıl parıl parladı. Mağazadaki pembe, pastel tonlarındaki reyonları görünce elimi bırakıp minik adımlarla koşmaya başladı. 1.42 boyuyla, peluş ayıların arasında o kadar minnoş duruyordu ki, arkasından yürürken yüzümdeki sert ifadenin tamamen yok olduğunu hissettim.
"Şunu, şunu, bir de şu ayıcıklı tulumu alın," diyordum arkamdaki korumalara. Korumalar ellerinde kocaman pembe tulumlar, fırfırlı minik çoraplar ve üzerinde tavşan kulakları olan kapüşonlularla arkamdan robot gibi geliyorlardı. Mila bir ara boyu kadar olan pembe bir peluş tavşana sarıldı ve emziğini ağzından çıkarıp, "Niko... Bak, tavşan!" dedi bebeksi bir sevinçle. Bana ilk kez 'Niko' demişti. Göğsümde bir yerlerin eridiğini hissettim. "Alın onu da," dedim sertçe. O gün mağazada ne kadar tulum, çıtçıtlı bebeksi kıyafet, fırfırlı elbise ve oyuncak varsa hepsini arabalara yüklettirdim.
Eve döndüğümüzde ise en kritik an gelmişti: Doktor kontrolü. Mila’nın cildindeki o morluklar ve yaralar beni deli ediyordu. Onu sıradan bir hastaneye götürüp korkutamazdım. Bu yüzden yeraltı dünyasındaki adamlarımı iyileştiren, ağzı sıkı ama ülkenin en iyi pediatri ve travma uzmanı olan Doktor federov’u malikaneye çağırttım.
Mila yeni alınan ayıcıklı pembe tulumunun içinde, yatağında oturmuş elindeki biberondan sütünü içiyordu. Doktor içeri girdiğinde korkuyla biberonunu bırakıp beşiğin köşesine sindi, emziğini hemen ağzına tıktı.
"Korkma Mila," dedim, beşiğin kenarına oturup o devasa elimi sırtına koyarak. "Doktor amca sadece yaralarına bakacak. Canını yakarsa onu buraya gömerim, tamam mı?"
Doktor federov yutkundu ama bozuntuya vermeden yaklaştı. Mila’nın o incinmiş, minicik bedenini incelerken yüzü ciddileşti. Morluklara krem sürerken Mila acıyla mırıldandı, parmağımı öyle bir sıktı ki, canının yandığını bilmek içimi parçaladı.
Kontrol bittikten sonra doktorla koridora çıktık. "Durumu nasıl Federov? Doğruyu söyle," dedim, buz mavisi gözlerimi adamın gözlerine dikerek.
"Fiziksel yaraları birkaç haftaya geçer Nikolai Petrov," dedi doktor çekinerek. "Ama psikolojik durumu... Yaşadığı ağır şiddet ve travma yüzünden beyni kendini korumaya almış. Tamamen bir bebeklik evresine dönmüş. 16 yaşında bir bedeni var ama zihni, istekleri ve davranışları 3 yaşındaki bir bebekle aynı. Ona tamamen bir bebek gibi şefkat göstermelisiniz. Biberon, emzik, beşik... Bunlar onun güvenli alanı. Sakın bunları elinden almayın."
Doktoru uğurladıktan sonra odaya geri döndüm. Mila yeni tulumunun içinde, devasa pembe tavşanına sarılmış, emziği ağzında uyuyakalmıştı. Yanına gittim, üzerini battaniyeyle örttüm. O ufacık burnu hala biraz kırmızıydı ama artık güvendeydi. Dünyanın en acımasız mafya lideri olabilirdim ama bu odanın içinde, bu minik kızın dünyasını koruyan bir devden başka bir şey değildim.