O korkunç kaçırılma olayından sonra Moretti çetesini yeryüzünden tamamen silmiştim. Moskova yeraltı dünyası artık adımı fısıldarken bile tir tir titriyordu. Ama benim dünyamda kurallar çok başkaydı. Mila o günden sonra benden bir saniye bile ayrılmak istemiyordu. Haklıydı da. O yüzden artık onu şirkete getirdiğimde ofisteki koltukta tek başına bırakmıyordum. Onu doğrudan kendi üzerimde, korumam altında tutuyordum.
O sabah holdingdeki makamımda, yeni alanında oldukça ciddi ve profesyonel olan baş asistanımla çok önemli bir sevkiyat toplantısı yapıyordum. Üzerimde her zamanki gibi özel dikim, jilet gibi siyah bir takım elbise vardı. Ancak bu kez tarzım biraz farklıydı. 2 metre 34 santimlik cüssemle o devasa deri koltuğumda otururken, o çok geniş olan ceketimin önünü üç düğmeyle birden kapatmıştım.
Ceketimin yarısı kapalı, yarısı açık bir şekilde duruyordu ve o kapalı kısmın içinde, göğsümün tam üstünde 1.42’lik minicik Mila oturuyordu.
Mila, bacaklarını ceketimin içine doğru çekmiş, o koca ceketimi adeta kendine bir çadır, gizli bir yuva yapmıştı. Üzerinde ayıcıklı, pembe fırfırlı bir badi vardı. Sol kolumu ceketimin üzerinden onun arkasına dolayarak onu göğsüme sabitlemiştim. Dışarıdan bakıldığında sadece o minicik, ponpon tokalı kafası ceketimin açık kalan üst kısmından dışarı uzanıyordu. Ağzında pembe emziğiyle, tamamen kendi dünyasındaydı.
Asistan elindeki tabletle heyecanla sunum yapıyordu. "Nikolai Bey, limandaki yeni gümrük anlaşmaları ve sevkiyat bütçesi için bu evrakları onaylamanız gerekiyor. Ayrıca..."
Asistan tam en ciddi bütçe rakamlarını anlatırken, ceketimin o kapalı kısmının içinden birden şen şakrak, oldukça yüksek sesli bir melodi yükseldi:
“Çuf çuf tren geliyooor! Renkli topları yakalaaa! Aferin sana bebek ayı! Heey!”
Mila, ceketimin iç cebinden gizlice aşırdığı benim o milyon dolarlık şifreli iş telefonumu kurcalamış ve en sevdiği bebek oyununu açmıştı. Üstelik oyunun sesini de sonuna kadar açmıştı. Dijital bebek ayının sevinç çığlıkları tüm ofiste yankılanıyordu.
Asistan lafını aniden kesip şok içinde bana baktı. Moskova’yı tir tir titreten acımasız mafya liderinin ceketinin içinden bebek şarkıları yükseliyordu. Kadın ne yapacağını bilemeden yutkundu. "E-Efendim? Telefonunuzdan..."
Yüzümdeki o buz gibi, sert ifadeyi milim bile bozmadım. Buz mavisi gözlerimi asistana diktim. "Dinliyorum," dedim, sesimi olabildiğince kalın ve ciddi tutarak. "Bütçe diyordun."
O sırada Mila, ceketimin o üç düğmeyle kapatılmış sıcak yuvasında iyice dikleşti. Emziğini pıt diye ağzından çıkarıp o koca, saf gözleriyle ekrana bakarak birazcık yüksek sesle bağırdı: "Niko! Bak! Bebek ayı yeşil topu yedi! Çuf çuf yaptı!"
Ardından oyundan tekrar yüksek sesle bir çocuk şarkısı çalmaya başladı: “Kırmızı balık gölde, kıvrıla kıvrıla yüzüyor...” Mila da parmağıyla ekrana basarken neşeyle mırıldanıyordu.
Asistanın gözleri neredeyse yuvalarından fırlayacaktı ama korkudan tek bir kelime bile edemiyordu. Karşısında iki buçuk metrelik bir dev, önü üç düğmeyle kapatılmış ceketinin içinde 1.42’lik bir kızı saklıyor ve telefonunda kırmızı balık şarkısı dinliyordu.
Eğildim, ceketimin açık kısmından dışarı uzanan o minik pembe kafayı narince okşadım. Benim devasa elim onun tüm kafasını kaplamıştı. "Aferin benim güzel bebeğime," dedim, sesimi sadece onun duyacağı şekilde yumuşatarak. Sonra telefona uzanıp sesini sadece bir tık kıstım ama oyunu kapatmadım. Mila emziğini tekrar ağzına takıp ceketimin o kapalı, korunaklı dünyasına geri sindi ve oyununa devam etti.
Başımı tekrar asistana kaldırdım. Gözlerim anında yeniden o ölümcül, ciddiyet dolu mafya lideri tonuna büründü. "Evet," dedim masadaki evrakları sertçe önüme çekerek. "Gümrük anlaşmasında kalmıştık. Devam et."
Asistan titreyen elleriyle sunumuna geri dönerken, ben o üç düğmeyle kapattığım ceketimin altında, o minicik bebeksi dünyayı dünyadaki tüm kötülüklerden saklayarak sımsıkı sarmaya devam ediyordum. O orada, emziğiyle ve oyunlarıyla hep güvende kalacaktı. Tüm dünya üstümüze gelse bile, bu dev o minik serçeyi hep böyle koruyacaktı.