Moskova’nın karanlık sokakları, zırhlı araçlarımın motor sesleriyle inliyordu. Yanımda tam kırk araçlık bir ordu vardı ama benim içimdeki fırtınayı hiçbir ordu dindiremezdi. Dev avcumun içinde Mila’nın o küçük pembe emziğini sımsıkı tutuyordum. O şerefsizlerin o narin tenine, o bebeksi ruhuna dokunmuş olma ihtimali bile beni delirtmeye yetiyordu.
Tam Moretti çetesinin ana üssüne doğru yaklaşırken, cebimdeki özel şifreli telefon acı acı çaldı. Bilinmeyen bir numaraydı. Ekranı kaydırıp kulağıma götürdüm. Sesimi çıkarmadım, karşı tarafın konuşmasını bekledim.
Telefondan Moretti çetesinin lideri Boris’in o iğrenç, alaycı gülüşü yükseldi. "Ooo, Nikolai Petrov... Moskova’nın yenilmez devi. Bakıyorum da sesin çıkmıyor. Ofisinde bıraktığımız sürprizi beğendin mi?"
"Boris," dedim. Sesim bir insanın çıkarabileceği en kısık ama en ölümcül tondaydı. Bir fısıltı gibiydi ama karşı taraftaki adamın ürktüğünü nefes alışından anladım. "Mila'nın kılına zarar geldi falan dersen, seni bu gece kendi ellerimle lime lime ederim."
"Sakin ol dev adam," diye güldü Boris ama arkadan aniden o çok iyi bildiğim, kalbimi paramparça eden o bebeksi hıçkırık sesi geldi.
“Niko... Niko... Canım acıdı... Niko’yu istiyom... Ühhü...”
Mila’nın ağlamaktan kısılan sesini duyduğum an, 2 metre 34 santimlik cüssemle zırhlı aracın içinde ayağa kalkacak gibi oldum. Dişlerimi öyle bir sıktım ki çene kemiğimin çatlama sesini duydum.
Boris telefonu tekrar kendi ağzına götürdü. "Duydun mu? Küçük bebeğin çok ağlıyor Nikolai. Ağzından emziğini aldık diye kıyameti kopardı. Şimdi dinle beni... Bu kızın karşılığında Moskova’daki tüm limanlarını, sevkiyat hatlarını ve yeraltı krallığını bana devredeceksin. Her şeyi! Yoksa bu minicik kıza yasal ya da yasal olmayan yollarla neler yapacağımı tahmin bile edemezsin. Yarım saatin var. Şehrin dışındaki eski kereste fabrikasına tek başına geleceksin!"
Telefon yüzüme kapandı.
"Efendim," dedi yan koltuktaki Dimitri korkuyla bana bakarak. "Her şeyi devretmenizi istiyorlar. Bu sizin tüm hayatınız..."
"Hayatım o fabrikada Dimitri!" diye kükredim. "Krallık da, limanlar da, para da o minicik kızın tek bir gözyaşı bile etmez! Ama onlara istediklerini öylece vermeyeceğim. Onlara ölümü vereceğim."
Araba kereste fabrikasının önüne geldiğinde fırtına iyice şiddetlenmişti. Dimitri ve adamlarıma fabrikasının etrafını tamamen kuşatmalarını, ben içeriden Mila’yı alana kadar tek bir kurşun bile sıkmamalarını emrettim. "Bu iş benim," dedim.
Zırhlı arabadan indim. Üzerimde kapkara uzun bir palto, dev ellerimde ise iki tane ağır makineli silah vardı. Fabrikanın paslı metal kapısının önüne geldim. Kapı kilitliydi. 2 metre 34 santimlik gövdemle, tüm gücümü arkama alarak kapıya öyle bir tekme attım ki, devasa demir kapı menteşelerinden sökülerek büyük bir gürültüyle içeri fırladı.
İçerideki Petrov’un adamları şok içinde bana döndü. Karşılarında sakin bir iş adamı değil, cehennemden çıkmış bir canavar duruyordu.
"Ben Nikolai Petrov!" diye bağırdım, sesim fabrikadaki tüm sac levhaları titretti. "Bebeğimi almaya geldim!"
Hiç zaman kaybetmeden ellerimdeki silahların tetiğine bastım. Fabrikanın içi bir anda cehennem yerine döndü. Önüme çıkan her adamı, Mila’ya dokunmaya cüret eden her şerefsizi acımasızca yere seriyordum. Kurşunlar havada uçuşuyor, duvarlar kanla boyanıyordu. Düşmanlarıma kök söktüren o acımasız mafya babası yüzüm tamamen geri gelmişti.
Merdivenleri darmadağın ederek üst kattaki ofis odasına doğru yürüdüm. Kapıyı omuz atarak kırdım.
İçeride Boris, elindeki silahı korkuyla kapıya doğrultmuştu. Arkasındaki köşede ise, pis bir sandalyeye oturtulmuş, kollarından bağlanmış 1.42’lik minicik Mila duruyordu. Mavi fırfırlı elbisesi yırtılmış, o ponponlu çorapları çamur içinde kalmıştı. Ağlamaktan gözleri tamamen kapanacak kadar şişmiş, burnu kıpkırmızı olmuştu.
Beni gördüğü an, o korkunç çatışma seslerinin arasında bebeksi bir sevinç çığlığı attı: "NİKOOO! NİKO GELDİ!"
Boris titreyen eliyle silahı bana doğrulttu. "Kımıldama! Her şeyi devrettiğine dair kağıtları imzala yoksa..."
Cümlesini bitirmesine izin vermedim. Silahı kaldırmama bile gerek kalmadı; Boris’in üzerine dev bir gölge gibi atıldım. Silahını elinden tek bir hamlede söküp aldım ve onu fabrikanın camından aşağı, adamlarımın olduğu o cehenneme fırlattım.
Oda bir anda sessizliğe büründü. Yerdeki silahları fırlatıp hemen Mila’nın yanına koştum. O dev ellerimle, onun kollarındaki ipleri narince, canını yakmaktan korkarak tek tek çözdüm. İpler çözüldüğü an Mila minicik ellerini boynuma sımsıkı doladı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyor, yüzünü göğsüme gömüyordu.
"Geçti... Geçti bebeğim, Niko burada," dedim. Sesimdeki o acımasız ton anında yok olmuş, yerini derin bir şefkate bırakmıştı.
Cebimden onun o çok sevdiği pembe emziğini çıkardım, ağzına tıktım. Emziği aldığı an derin bir nefes alıp sakinleşti. Onu o çamurlu yerden tek hamlede kucağıma aldım, göğsüme bastırdım. Sol elimle başını koruyarak fabrikadan yavaş adımlarla çıktım.