Ertesi gün, Ankara’nın serin ama güneşli bir sabahında Kocatepe Camii’nin yakınlarında bir kafede buluştular. Eymen biraz erken gitmiş, Elif’in gelişini beklerken etrafı izlemeye koyulmuştu. Birkaç dakika sonra Elif’i gördü. Üzerinde sade bir trençkot vardı, yüzünde ise çekingen ama sıcak bir gülümseme…
“Merhaba,” dedi Elif, Eymen’in yanına gelirken.
“Merhaba,” diye karşılık verdi Eymen. Ayağa kalkıp nazikçe ona sandalye çekti.
İkisi de biraz gergin ama heyecanlıydı. Elif, menüye bakarken bile Eymen’in bakışlarının üzerinde olduğunu hissedebiliyordu.
“Kahve değil de sıcak çikolata içmek istiyorum,” dedi Elif, hafif bir gülümsemeyle.
“Bence gayet iyi bir seçim,” diye karşılık verdi Eymen. “Ben de aynısından alayım o zaman.”
İçecekler geldiğinde konuşmaya başladılar. Başta günlük konular hakkında sohbet ettiler; işten, şehir hayatından, Ankara’nın güzelliklerinden… Ama zamanla konuşmaları daha kişisel bir hale geldi.
“Sen hep böyle yardımsever misindir?” diye sordu Elif, hafif bir şakayla.
Eymen gülümseyerek omuz silkti. “Sadece gerektiğinde. Ama bazen doğru insanla karşılaşınca daha çok özen gösteriyorsun.”
Elif, bu sözlerin altında bir şeyler hissetti, ama doğrudan söylemeye cesaret edemedi. Gözlerini kaçırarak bardağını elleriyle kavradı. Eymen, o anda Elif’in çekingenliğini fark etti ama onun da yavaş yavaş kendine ısındığını hissediyordu.