"Seni kaybetmek istemiyorum"
Aradan bir-iki hafta geçmişti. İnsanlar Hazal'ın iki kızı da öldürüp hapise girmemek için intihar ettiğini düşünüyordu, tam istediğim gibi... tabii ki de Fikriye bunağı hariç. Her karşılaştığımızda ya bana dik dik bakıyordu ya da sen yaptın biliyorum deyip gidiyordu. Ona çok gıcık olmuştum, ondan kurtulmam gerektiğini biliyordum.
Siteye üç gün önce yeni birileri taşınmıştı. Karşımızda oturuyorlardı. Hala ve iki yeğeni kalıyordu. Biri on beş yaşındaydı diğeri ise on sekiz yaşındaydı.
On sekiz yaşındaki yani Melis ile bahçede sitede ki bir kaç kız ile oturuyorduk. Yaklaşık bir ay önceki olayı konuşuyorduk:
MELİS:
"Ben yeni taşındığım için o olayı bilmiyorum, internette biraz okumuştum ama tam olarak bilmiyorum. Anlatırmısın biriniz?"
EVRA:
"Ya iki kızı öldürüp biride intihar etti işte"
CANSU:
"Kızım ne kısa kesiyorsun ki? Anlat işte, hem dedikodu için fırsat çıktı kötü mü?"
DURU:
"Susun da anlatayım ben" dedim ve bilmesi gerektiği gibi anlattım sonrada ekledim:
"Şu şizofren Fikriye'de benim öldürdüğümü düşünüyor" dedim.
O sırada Elanaz yani Seda'nın kardeşi geldi ve söylediğimi duymuş olacakki "sen yapmadınmı zaten" dedi. Ben de sakince:
"Ne diyorsun ya" dedim ve Melis'e dönüp:
"Bunuda bunak Fikriye doldurmuş, belli" dedim. Elanaz sinirlenmiş olacakki "ablamın intikamını alacağım söz" dedi ve gitti. Takmadım çünkü on üç yaşındaki bir kız bana hiçbir şey yapamaz.
O gittikten sonra biraz daha konuşup evlere dağılmıştık. Melis'i çok sevmiştim, aynı benim kafamdandı...
Evde kuzenim ile biraz sohbet ettikten sonra yatıp uyudum, sabah ilk işim Melis'i çağırıp çardakta sohbet etmek olacaktı. Düşündüğüm gibi de oldu. Melis ile çardakta sohbet ettik, tam eve giderken Elanaz ile karşılaştık, sinirli görünüyordu. Benim yanıma geldi ve saçımı çekti. Melis hemen Ela'nın saçını çekip benim saçımı bırakmasını söyledi Ela'ya, Ela'nın da canı yanmış olacakki hemen bıraktı saçımı.
Ela benim saçımı bırakınca Melis'de Ela'nın saçını bıraktı. Ben de fırsat, bu fırsat yapıştırdım yumruğu, hemen yere yapıştı. Hiç bozmadan kalktı ve Melis'e:
"Kimi koruduğuna dikkat et! Yarın eğer onu korumazsan... aynı ablamı ve arkadaşlarını öldürdüğü gibi senide öldürür" dedi. Ben de:
"BEN SENİN ABLANI VE O SEMA İLE HAZAL'I ÖL-DÜR-ME-DİM!" diye bağırdım sinirli bir ses tonu ile. O da:
"YALAN SÖYLEME! FİKRİYE TEYZE ANLATTI HER ŞEYi!" dedi. Melis'de:
"Neyi anlattı?" Diye sordu. Ela ise:
"Bu Duru varya, ablamları bodruma götürüp öldürmüş" dedi. Ben de inkâr ettim. Melis hemen beni savundu:
"O öldürmedi, polislerde öyle söylüyor" dedi. Ela'da bana dönüp:
"Ablamın intikamını alacağım" dedi ve gitti.
Aradan bir, iki hafta geçmişti. Melis ile çok iyi anlaşıyorduk. Annem ve kuzenim evde değildi, kuzenim arkadaşının yanına gitmişti, annem de marketdeydi. Melis bize gelmişti, odamda beraber sohbet ediyorduk. Çok sevmiştim bu kızı, aynı benim gibiydi, derken kapı çaldı. Evde kimse olmadığı için Melis'le ben açtım kapıyı, gelen Elanaz'dı. Bana "yarım saate aşşağıda seni bekliyor olacağım. Tek gel" dedi. Anlamamıştım ama "tamam" dedim, sonra da kapıyı kapatıp Melis ile salona geçtik. Melis bana "niye tek çağırdı ki seni? Kesin dövmeye çalışacak" dedi. Ben de:
"Boş ver. Ağlaya ağlaya anlatır nasıl dayak yediğini" dedim.
MELİS:
"Olsun ben de geleyim gizlice, kavga çıkarırsa gelip bende dayak atarım" dedi.
Yarım saat sonra aşşağıya indim. Elanaz dışarıda bekliyordu. İlk ben çıktım. Elanaz bana "piknik yerine gideceğiz" dedi.
Biz piknik yerine doğru giderken Melis'de gizlice apartmandan çıktı. On dakika sonra piknik yerindeydik biraz daha uzaklaşıp ağaçların sık olduğu bir yere gittik, tabii Melis'de gizlice geliyordu. En sonunda bir yerde durduk. Bizim durduğumuzu görünce Melis'de durdu. Elanaz bana dönüp "intikam zamanı" dedi ve cebinden bir çakı çıkarttı. Ben korkmadım, tepkisizce Elanaz'a olacakları düşünüyordum.
Melis koşarak gelip Elanaz'ı itti, Elanaz elindeki çakıyı yere düşürdü, ben tam çakıyı alıp Ela'yı öldürecektim ki Melis benden önce davranıp Ela'yı öldürdü. Ela çığlık attığı için çok ses çıkmıştı, nasıl Melis'i kurtaracağımı düşünüyordum.
Melis, Ela'nın cesedine bakıyordu, duygusuzca... Sırıtmaya başladı. Ben hem sinirli hem de şaşkındım, birden bağırdım:
"KOMİK OLAN NE!?". Bana dönüp "ölmesi" dedi. İstemsizce sırıtmaya başladım, o an aklıma çığlık sesi geldi ve Melis'e, hemen ortalığı temizleyip kaçmamız gerektiğini söyledim, Melis'de:
"Suçu atacak bir isim söyle."dedi. Birden arkadan İlayda ablanın sesi geldi.
"Duru, sen misin?" diye bağırıyordu. O an aklıma İlayda'dan başka biri gelmedi. Melis'e sessizce "İlayda" dedim, duymadı "ne" diye cevap verdi sessizce, sesimi biraz yükselterek "İlayda'yı suçla" dedim. Hemen çakıyı iç çamaşırına silip atletinin bir kısmını yırttı, yırtık parçayı eline alıp çakıyı tekrar sildi.
İlayda sonunda bizi gördü, ve tabii ki Ela'yı da. Tam kaçacaktı ki "biri Ela'yı öldürmüş" dedim . Melis'in benim düşündüğümü düşündüğü çok belliydi. İlayda kaçmaktan vazgeçip bize döndü.
"Kim yaptı?" dedi, titrek bir sesle. Korktuğu çok belliydi. Melis'in elindeki çakıyı, yırttığı atlet parçası ile alıp İlayda'nın yanına gittim, çakıyı İlayda ablanın eline verip "sen" dedim, "sen yaptın".
O an çığlık attım, benim çığlık attığımı görünce Melis'de bağırmaya başladı. İlayda ne yapmaya çalıştığımızı anlamamıştı, hem korkak, hem de sinirli bir şekilde suratımıza bakıyordu.
Biraz sonra sustuk, iki-üç dakikaya olduğumuz yere insanlar doluşmuştu, cesedi ve İlayda'nın elindeki çakıyı gördüler, hemen polisi aradılar. Tek gördükleri ceset ve elinde çakı tutan kızdı. Ne kadar bağırsa da, inkâr etse de kimse o kıza inanmadı, sadece inanmak istediklerine inandılar...
Tam o sırada benim aklıma Melis gelmişti, kıyafetleri hep kan olmuştu. Arkama dönüp "kaç" diyecektim ki Melis çoktan kaçmıştı.
Çok geçmeden polisler geldi. İlayda'yı şüpheli, beni ise görgü tanığı olarak götürdüler. Polisler karakolda ifadelerimizi alacaklardı. Bu sefer ikimizi de aynı anda sorguya aldılar, kuzen olduğumuz için birbirimizi savunacağımızı düşündüler, komikti.
Benim aklımda hâlâ Melis vardı, neredeydi? ne yapıyordu? çok merak ediyordum. Ben bunları düşünürken memurun "iyi misin?" demesi ile irkildim. Fark ettimki yüzümü korku ile hüzün arasında bir duygu kaplamıştı, işime de yaramıştı, hemen korkmuş taklidi yaparak ve kekeleyerek "b-ben-ben yapmadım." dedim.
POLİS:
"Seni tanık olarak getirdik zaten" dedi ve devam etti:
"Gördüklerini anlatman için getirdik." Ben zaten söyleyeceklerimi ezberlemiştim, hemen korkak taklidi yaparak her şeyi bilmesi gerektiği gibi anlattım:
"İ-İlayda abla arkadaşındaydı, ben onun tişörtünü giymek için isteyecektim, telefonuna yazacaktım ama telefonunu almadığını fark ettim, ben de arkadaşına gidip soracaktım ama Ela ile sitenin arkasında ki orman gibi olan piknik alanına gittiklerini gördüm, peşlerinden gittiğimde ise İlayda ablanın üzeri kanlıydı, Ela ise yerde yatıyordu, hemen atar damarlarını kontrol ettim ama atmadığını anladım. O sırada ben çığlık atmaya başladım. Ben çığlık atarken İlayda abla da çığlık atmaya başladı. Sonradan anladım ki ben yaptım sanılsın diye bağırmış.". Polis kafa sallar bir şekilde "tamam, çıkabilirsiniz." dedi. Çıktığımda İlayda ağlıyordu, ezik olduğunu bir kez daha kanıtlamış oldu. Hemen boğazıma yapışıp "LAN PİÇ! ELİME ÇAKI VERİP, BANA 'SEN YAPTIN' DEMEDİN Mİ!?" dedi, ben de yüzsüzce "demedim" dedim. Tam suratıma yumruk yapıştıracaktı ki, Annem ve polis sonunda onu çekebildi.
Polis bizi eve gönderd, İlayda'yı ise şimdilik nezarete atacaklarını söyledi.
Kapıya yöneldik çıkmak için, ama polis bizi durdurdu:
"Melis Asen'i tanıyor musunuz?".
"Evet" dedim. Tam da tahmin ettiğim gibi, İlayda Melis'i de anlatmıştı.
Ne söyleyeceğini anlamamış gibi yaparak "neden?" diye sordum.
POLİS:
"Onu da sorguya çekeceğiz. Nerede yaşadığını biliyor musunuz?" dedi. Neden sorduğunu anlamıştım. Melis'i de sorguya alacaklardı. Benim söylediklerimin tersini söylememeliydi, onu kendim bulup plan kurmalıydım. Tam o sırada Annem konuşmaya başlayacaktı ki lafını bölüp konuşmaya başladım:
"Ben sadece yedinci katta oturduklarını hatırlıyorum. Ama isterseniz yedinci katı dolaşıp bulurum. Yani görürsem hatırlarım." dedim, polis ise bize bir numara verdi:
"Bu gün içerisinde arayın lütfen." dedi. Başımı "tamam" der gibi salladım ve çıktık.
Çıktığımızda Annemin kafasına bir şeyler takılmış gibiydi, bir yerlere bakıp kaşlarını çatıyordu, en son sırıtmaya başlayınca arabanın önünde durdum ve "ne oldu. Neden gülüyorsun?" diye sordum ve bana "içeride neden lafımı kestin?" diye sordu. Şaşırdım. Beklemiyordum.
"Konuşacağını fark etmemiştim."
"Etmiştin. Sanki Melis'in yaşadığı yeri söylememi istemiyor gibiydin, ayrıca karşımızda oturduğunu biliyorsun."
"Anlık korkunca unuttum." dedim ve arabaya bindim. Annem de peşimden sürücü koltuğuna binip arabayı çalıştırdı.
Karakoldan uzaklaştıktan sonra Annem bana dönüp "İlayda öldürmedi Ela'yı değil mi?" diye sordu.
"Anne ya, sende mi? Kendi kızına inanmak yerine o salağa mı inanıyorsun?". Annem cümlemi takmamış gibi konuştu:
"Yüzünde ilk defa korku duygusu gördüm. Babanın cesedini gördüğünde bile korkmamıştın."
"Küçüktüm, anlamamıştım."
"Anlamıştın, hatta gülmüştün... Sen de sevinniştin onun öldüğüne...". Sessizlik... Sessizlik... ve yine sessizlik.
"Sen babamın öldüğüne sevinmiş miydin?" Susmuştu, hâlâ önüne bakıyordu. Birden bana dönüp "Babanı ben öldürdüm." dedi ve önüne döndü. Hiç tepki vermeden bende önüme döndüm. Birden sinirlice bana döndü "BAĞIRSANA!" diye bağırdı ve devam etti:
"NİYE YAPTIN DE, KATİLSİN DE, TEPKİ VER."
"Teşekkür ederim Anne."
"Ne?"
"Onu öldürdüğün için teşekkür ederim." Annem derin bir nefes çektikten sonra "sende mi ölmesini istiyordun onun?" dedi. Ben de duygusuzca "evet" dedim.
Sebebini merak ediyorsunuz değil mi?
5 Ocak 2008
Saati hatırlamıyorum ama geceydi. Eski evimizdeydik. Alt kattan annem ve babamın kavga sesleri geliyordu. Uykudan uyanmıştım, sinirliydim, ne olduğuna bakmak için odamdan çıktım, tam merdivenleri iniyordum ki bir tokat sesi duydum. Babam anneme vurmuştu. Ellerimi ve dişlerimi sıkarak hızla aşşağıya indim. Salona daldığımda annem babamı yere sermiş yumrukluyordu. Üçüncü yumruğunda beni fark etti ve hemen yanıma gelip "ne oldu? Yine uykundan mı uyandırdık seni?" dedi, ince bir ses tonu ile. Ben de "evet!" dedim kabaca. Babam kalkıp "GİT ZIBAR O ZAMAN!" diye bağırdı. Babam ilk defa bana bağırmıştı. O an ağlayacak gibi oldum ama asiliğimi bozmadan "BIRAKIYOR MUSUNUZ SANKİ LAN?" diye bağırdım. Babam üzerime yürürken "BENİMLE DÜZGÜN KONUŞ!" dedi. Annem ağlayacağımı anladığında beni kolumdan tutup odaya çıkarttı, kapıyı kapatıp kilitledikten sonra yanıma oturdu:
"Sakın bir daha gözlerin dolmayacak bile!" dedi. Ben de, akan tek damla göz yaşımı silip "tamam" dedim. Anneme neden kavga ettiklerini sordum, biraz bekleyip anlattı:
"Kızım biliyorsun Babanla dört gündür sürekli kavga ediyoruz. Bu gün de 'anlaşamıyoruz boşanalım' diye geldi, o yüzden kavga ettik."
"Anne, boşanmak ne demek?"
"Ayrılmak, bir daha görüşmemek... Evliliğin sona ermesi..." annem bunları anlattığında gözümün tekrar dolduğunu hissettim, ama annem fark etmesin diye kaşlarımı çattım ve sinirli bir ses tonu ile konuştum:
"Babam niye böyle oldu?! Sana hiç bağırmamıştı, bana hiç kızmamıştı. NEDEN BÖYLE OLDU!?"
"Bilmiyorum işle ilgili sorun çıkmıştır, morali bozulmuştur."
"Tamam, umarım düzelir de Babam bizi sever.".
"Sevmesede olur, sevilmek zorunda değiliz. Sevilmeden de yaşayabiliriz." annem bunları söyledikten sonra odadan çıktı ve hiç beklemediğim bir şey yaptı; kapıyı kilitledi.
Kapı kilitleme sesini duyar duymaz hemen yataktan fırlayıp kapıya koştum ama nafile, kapı açılmadı.
Çok geçmeden aşşağıdan hakaret, küfür ve eşya kırılma sesleri gelmeye başladı. Dişlerimi sıkmaya başladım, ancak böyle sakinleşebiliyordum. O an hiç beklemediğim bir şekilde cam kırılma sesi geldi. Anneme bir şey olduğundan korktum kapıyı yumruklamaya başladım, iki dakika sonra çığlık sesleri gelmeye başladı, sesleri duyunca daha çok vurmaya başladım kapıya. En son yorulup bıraktım ve elimin ağrısını o zaman fark ettim, kanamaya başlamıştı ama umrumda değildi, anneme ne olduğunu öğrenmeliydim. Aklıma camdan atlamak geldi, hemen cama gittim ama boyum yetişmediği için camı açamadım. Bir sandalye çektim ve camı açtım, çok yüksekti ama gözüm dönmüştü. O sırada kapı kilidi açılma sesi geldi. Hemen dönüp kapıya koştum.
Kapıyı annem açmıştı, elmacık kemiğinde morluk vardı ve burnu kanıyordu. Arkasını döndü "bak" dedi, "bak, bu kan" dedi. Sırtı kandı, üzerindeki tşört beyaz olduğu için hemen belli oluyordu üzerindeki kan.
Kollarına hep cam girmişti, kanıyordu... Tekrar bana döndü; "buna alış... Daha çok göreceksin" dedi ve odadan çıktı bende hemen peşinden çıktım. Merdivenlerden inerken başı dönüyor gibiydi. Dört basamak kalmıştıki birden yere yığıldı. Çocuk aklımla ayağı takıldı sandım, kalkmasını bekledim ama kalkmadı. Sonra birden sağ taraftan yani salondan biri geldi, tanımadığım biriydi. Annemi kucağına alıp tekrar salon tarafına gitti. Salona neden gitmişti ki? diye düşünürken siren sesleri gelmeye başladı. Hemen dış kapıya koşacaktımki gözüm bir an salona kaydı, salonun camı kırıktı ve mavi, kırmızı bir ışık yanıp sönüyordu. Merak edip ne olduğuna bakmaya gittim, bir sürü insan vardı, annemi bir arabaya alıyorlardı. O sırada komşumuz Emel Teyze yanıma geldi: "gel canım, hadi bize gidelim." dedi.
"Annemi nereye götürüyorlar?" dedim, hemen konuştu:
"İyileştirmeye."
"İyileştirmek için olduğuna emin misin?" ne söylemek istediğimi anlamıştı.
"Ölmeyecek, hadi gel bize gidelim."
"Babam nerede?" kolumdan tuttu ve beni çekiştirerek eve götürdü. Bana sürekli bir şeyler getirerek kafamı dağıtmaya çalıştı ama olmuyordu. En son yenilgiyi kabul etti ve beni odasına çıkarttı. Yatağa yatırdı, yorganı üstüme örtmeye yeltendiğinde ayaklarımı fark etti. Ayaklarım kan içindeydi. Hemen beni kucağına alıp aşşağıya indirdi, eşi Abdullah Amcaya seslendi. Abdullah Amca dışarıdan gelmişti.
"Ayaklarına cam girmiş."
"Nasıl?"
"Ne nasıl? ARABAYI GETİR ÇABUK!"
"Tamam."
Hiçbir şey düşünemiyordum. Ayaklarımın acısı umrumda bile değildi. Hâlâ çıkmıyordu annemin o hâli aklımdan.
Arabaya gelmiştik. Emine Teyze sorular sorup duruyordu "Neden söylemedin?" "Nasıl oldu?" "Acıyor mu?"
"Annem..." duraksamıştım. Söylesem mi? Söylemesem mi? düşünürken birden kanuştum:
"Ölecek."
Hastaneye gelmiş ayağımdaki camlar çıkarlmış, pansuman yapılıp bandaj sarılmıştı. "Annemin yanına gitmek istiyorum."
"Tamam, gel hadi gidelim."
Doktarla biraz konuştuktan sonra odadan çıktık. Bir asansöre binip üçüncü kata çıktık, biraz ilerledikten sonra annemin yanındaydık. Polisler çıkmıştı kapıdan, o zamanlar neden geldiklerini anlamasamda bu gün anlıyorum.
Annem yatağın içinde bana gülümsüyordu. Ben de ona gülümsedim. Ama garip olan bir şey vardı... Annem ağlamıyordu, vücuduna bir sürü cam girmesine rağmen hâlâ ağlamıyordu.
Olaylar böyle başlamıştı "5 Ocak 2008" tarihinden sonra babam bir daha asla bizi sevmedi, annem hiçbir zaman mutlu olmadı.
MELİS ASEN
Nerede olmam gerektiğini veya nerede olduğumu bilmiyorum. Tek bildiğim dakikalardır koştuğum. Artık koşmaktan karnıma sancılar girdi.
En sonunda dayanamadım... Bir dere gördüm ve hemen yanında durdum. Susamıştım, susamıştum ama su pis göründüğü için dokunamadım bile.
Ne yapacağımı bilmiyorum. Siteye geri dönmeli miydim? Hayır! Dönemezdim, İlayda denen salak kesin benim yaptığımı anlattı. Derken aklıma Duru geldi, en son ağaçların arkasına saklanıp onu da götürdüklerini görmüştüm. Neredeydi? Ne yapıyordu?
Ben bunları düşünürken telefonumun çalması ile telefonumun cebimde olduğunu hatırladım. Hemen telefonu aldım, ekrana baktığımda bir numara olduğunu gördüm. Polis olabilir miydi?
Telefon ısrarla çalmaya devam edince açtım. Eğer polis ise hemen kapatacaktım ama arayan polis değildi... Duru'ydu.
"Alo... Melis... Neredesin?" sesini duymak öyle iyi gelmiştiki her şeyi unutmuştum.
"Duru?.. Asıl sen neredesin? İyi misin?"
"Evet de önemli olan senin nerede olduğun diye biliyorum."
"Bu konuşmayı beni ele vermek için yapmıyorsun değil mi?"
"Seni ele vermek yerine... Kendimi ele veririm daha iyi... Neredesin?"
"Bir dere... Ama hangi dere bilmiyorum."
"Tamam. Şimdi hemen siteye dönmen ge-" lafını kestim ve devam ettim:
"Siteye dönmeyeceğim!"
"Bekle... Dinle. Seni ele vermeyeceğim. Bak seni her türlü bulurlar. Şimdi geldiğin yoldan geri dön ve diyeceklerimi iyi dinle."
"Tamam" ona güveniyordum. Eğer beni ele verecek olsaydı kuzeni geldiğinde benim yaptığımı hemen söylerdi ama yapmadı.
"Polislere benim söyleyeceklerimi anlatacaksın."
"Tamam."
"Sen benimle sohbet etmek için bana gelecektin ama benim gittiğimi gördün. Bana seslendin. Ben sana işim olduğunu söyledim. Ben giderken de bana çaktırmadan takip ettin. Geldiğinde bir ağacın arkasına saklandın ama İlayda seni gördü. Kuzenine suç atamayacağı için seni suçlayacağını söyledi ve sende korkarak kaçtın... Tamam mı?"
"Tamam da ben siteye dönemem."
"Neden?"
"Üstüm kanlı, biri görürse anlar."
"Tamam... O zaman, canlı konum at ve cesedin olduğu taraflara doğru ilerle. Ama dikkat et! Polisler hâlâ inceleme yapıyor olabilir."
"Tamam... Duru?"
"Efendim."
"Kapatmasan."
"Tamam... Hadi konum at geliyorum."
"Tamam atıyorum." Duru ile konuşarak ona konum attım. Beş dakika sonra yanımdaydı. Yeni kıyafetler getirmişti. Kanlı kıyafetler için de kolonya ve çakmak getirmişti. Hemen onları yakıp külleri kimse anlamadan dereye attık. Sonrasında ise siteye döndük. Bahçedeyken Duru bir numarayı aradı ve beni bulduğunu söyledi. Sonra ise bana döndü:
"Sakın korkma. Ama korkuyormuş gibi yap. Ayrıca seni ele vermiyorum... Kurtulacaksın... Söz."
"Kardeşime güvenmediğim kadar sana güveniyorum."
"...Tamam...Dediklerimi unutma...Tersini anlatma."
"Tamam."
Biraz sonra kapıda bir polis arabası belirdi. Uzun boylu bir polis arka kapıdan çıkıp binmemi söyledi. Son bir kez Duru'ya baktım, bana gülümsüyordu. Gülümsemesinden cesaret alıp hemen bindim arabaya.
Çok geçmemişti ki karakola varmıştık. Polisler beni bir odaya getirmişlerdi.
"Burada bekle ve çıkmaya çalışma!"
"Tamam."
Yaklaşık beş dakika sonra içeri uzun saçlı, genç bir polis girdi. Karşımdaki sandalyeyi çekip oturdu. Kaşları çatık "Melis Asen... Değil mi?" dedi.
"Evet."
"İlayda Yaprak, soruşturmada senden bahsetti. Ama olay yerinde sen yoktun... Neden?" çalıştığım yerden gelmişti.
"İlayda beni suçlayacağını söyledi. Korktuğum için kaçtım."
"Ama bıçak senin elindeymiş. Ayrıca kıyafetlerinde kanlıymış."
"Anlaşılan dediği gibi yapmış. Kıyafetlerim kanlı değildi ayrıca elimde bıçak falan yoktu. Duru'da gördü." polis önündeki deftere bir şeyler yazdı ve bana döndü:
"O gün olan her şeyi anlat." dedi. Hemen anlatmaya başladım.
"Canım sıkkındı, Duru ile sohbet etmek istemiştim. Evden çıktım ama Duru'nun bir yere gittiğini gördüm, seslendim işi olduğunu söyledi. Terslik olduğunu anlayıp gizlice takip ettim. Ağaçlık bir yere girdi, bende peşinden girdim. Bir ağacın arkasına saklandım. İlayda'yı fark ettiğim sırada o da beni fark etti. Fark edilince bende saklandığım yerden çıktım ve cesedi gördüm, İlayda bana, beni suçlayacağını söyledi. Bende korkup kaçtım... Bu kadar." polis önündeki deftere son notlarını aldıktan sonra "çıkabilirsiniz." dedi. Hemen çıkıp polislerin girmeden önce aldığı telefonumu aldım.
Telefonu aldığımda cevapsız çağrı olduğunu gördüm. Kardeşim Melisa aramıştı. Telaşla tekrar aradım:
"Melisa, ne oldu, halam mı bir şey yaptı yoksa?"
"Abla, halam delirdi! Lütfen hemen eve gel. Beni eniştem sanıyor! Bıçak var elinde!"
"Tamam, sakin ol. Hemen geliyorum. Odaya gir ve kapıyı kilitle. Açma ben gelene kadar."
"Abla, çok korkuyorum, çabuk gel."
"Korkmayacaksın! Eğer korkarsan sana zarar verir." Hemen ağlamaklı sesini düzeltip, sertçe:
"Tamam." dedi ve telefonu kapattı. Hızlıca, bir taksiye binip siteye döndüm. Duru dışarıda beni bekliyordu ama şu an kardeşim daha önemliydi. Ona parmağım ile "bir dakika" işareti yapıp hemen apartmana girdim. O da peşimden gelip:
"Anlatmayacak mısın?" diye sordu. Hiç durmadan, hızlı adımlarla asansöre bindiğimde o da peşimden binmişti.
"Eve gitmem gerekiyor, sonra anlatırım."
"Kötü bir şey mi oldu, neden telaşlısın?"
"Yok ya, bir şey olmadı, merak etme."
"Olmuş. Çok belli. Anlat!"
"Kardeşimle alakalı, boş ver." dediğimde yedinci kattaydık. Evden bağırış sesleri geliyordu. Hemen kapıya ilerleyip zile bastım. O sırada Duru'da eve giriyordu. Son bir kez bana bakıp kapıyı kapattı. Tam önüme döndüm ki halam kapıyı açtı.
"Aaa, canım kızım... Geldin sonunda."
"Hala-"
"Bak yine başladın. Halan değilim, annenim ben senin."
"Tamam anne, Melisa nerede?"
"Melisa!? O kim?"
"Ya-yani, Faruk diyecektim."
"Ha onu soruyorsun... Senin odanda. Ama gitme yanına, döver yine seni."
"Dövmez anne. Gideyim ben yanına."
"Tamam... Mutfaktayım, seslen bir şey olursa. Ama yinede dikkat et."
"Tamam."
Kardeşimin odasının kapısının önüne geldiğimde derin bir nefes aldım. Yine aynı şeyleri yaşayacağız diye geçirdim aklımdan ve odanın kapısınu çaldım. İçeriden "git" diye bir ses geldi. Beni halam sanmıştı.
"Melisa. Benim, aç kapıyı."
"Abla!" Sesini duyar duymaz kapı açıldı. Melisa karşımda elinde büyük mutfak bıçağı ile duruyordu. Elindeki bıçağı alıp içeri girdim, yatağının üzerine oturup elimle oturmasını işaret ettim.
"Anlat. Bir şey yaptı mı sana?"
"Yapamadı... Neredeydin sen?"
"Karakolda." Kelimenin ardından kaşlarını çattı ve:
"Neden?" diye devam etti.
"Şerefsizin biri cinayet işleyip üzerime atmaya çalıştı, onunla uğraştım."
"Üff! Yine mi ya?." O sırada telefonum çalmaya başladı. Ekrana baktığımda sadece numara vardı. Kim olduğunu merak ediğ açtım hemen. Duru aramıştı. Ama numara farklıydı.
"Melis... Tekrar ifade alacaklarmış, karakola çağırıyorlar."
"Neden?"
"Bilmiyorum. Dediklerim dışında bir şey söylemiş olbilirsin mesela."
"Hayır, aynılarını söyledim."
"... Aşşağıdayım. Gel!" "Gel" kelimesini o kadar sert söylemişti ki, bir anlığınada olsa içime garip bir korku hissi girmişti. Yüzüme telefon kapatıldıktan sonra kardeşime "işim çıktı, gitmem gerek" diyip odadan çıktım. Telefonumu cebime atmış, ayakkabımı giyiyordum ki "ben de gelebilir miyim?" sesini duydum. Kafamı kaldırıp kardeşimin "lütfen" der gibi bakan gözlerine baktım. Belli etmemeye çalışıyordu ama çaresiz hissediyordu. Başımı "tamam" der gibi salladıktan sonra ayakkabımın bağcığını bağlayıp asansöre doğru yürüdüm.
Aşşağıya inmiştik. Duru merdivenlerde arkası dönük telefona bakıyordu. "Duru" diye seslendiğimde telefonu kapatıp, sert bir ifadeyle bana döndü.:
"Sonunda! Kaçtığımız düşünülmeden gidelim." O kadar donuk bir şekilde soylemişti ki, duvar ile konuşuyormuş gibi hissetmiştim.
Dışarı çıktığımızda Duru'nun annesi yanı Dilara Hanım sitedeki en güzel aracın önünde duruyordu. Araba Mercedes-AMG GT Black series'di. Ben ağızım açık, hayranlıkla arabaya bakarken Duru kolumu dürttü:
"Aşkını sonra yaşarsın... Gidelim." O an alakasız bir şey fark ettim. Duru çok hızlı duygu değiştiriyordu. "Aşkını sonra yaşarsın" derken, ince ses tonuna başvurmuştu, ama "gidelim" derken sert ses tonu kullanmıştı.
Ben bunları düşünürken Dilara Hanım'ın kornaya iki kere basması ile irkildim. Hemen arabaya binip Melisa'nın yanına oturdum. Kafamı Duru'ya çevirdiğimde ön koltukta telefona baktığını gördüm, nasıl bu kadar rahat olabiliyordu ki?
Karakola gelene kadar Dilara Hanım'a arabanın özellikleri ile ilgili bir çok soru sormuştum, hepsine gülerek cevap vermişti. Duru çok şanslıydı, hem çok karizmatik hem de çok neşeli bir annesi vardı.
Gelene kadar kafasını telefondan çekmemiş olan Duru, araba durduğunda kafasını kaldırıp etrafa baktıktan hemen sonra arabadan indi. O sırada hepimiz arabadan inmiştik.
İçeri girdiğimizde geçen seferki genç polis bizi karşıladı:
"Merhaba."
"Neden çağırdın bizi." Duru öyle sert bir şekilde sormuştu ki çocuğun az önceki neşesinden eser bile kalmamıştı. Somurtarak:
"İfadeleriniz tekrar alınacak, ona göre bir mahkeme süresi belirlenecek." dedi. Bize fırsat vermeden, Duru sert bir tavırla "yolu göster!" dedi. Genç polis hiçbir şey söylemeden ilerlemeye başladı. Bir odanın önünde durdu.
"Önce Duru Özoğlu'nu alacağız... Buyrun."
Polis, eli ile kapıyı işaret ettiğinde Duru, somurtarak içeri girdi. Neden bu çocuğa, bu kadar soğuk davranıyordu ki? Ben bunu düşünürken polis hemen yanımızdaki odaya girdi. Aklıma Duru'nun yanına gitmek geldi ama başımızda başka bir polis duruyordu. Yeltenemedim bile.
O sırada hemen önümde duran odadaki sesleri istemeden duydum:
Genç polis:
"Komiserim, Duru Özoğlu'nun sorgusuna ben girebilir miyim?"
Komiser:
"Gir... Gir ama, ne iş? Durup dururken neden sorguya girmek istedin?" Kısa bir sessizlikten sonra "ş-şey, şey ben... Sorguya gireyim." Duru'nun neden soğuk yaptığını anlamıştım.
İfadem alındıktan sonra çıkmıştım. Duru beni görünce "ne oldu" der gibi başını sağa, sola salladı. Ben de güşümseyerek aşşağı, yukarı salladığım sırada, o genç polis yan odadan, yani komiserin odasından çıktı ve Duru'ya bakarak "ifadeleriniz incelenip, bir mahkeme süresi belirlenecek. Belirlendiğinde size haber veririm... Gidebilirsiniz." dedi. Duru'nun tepkisini merak edip ona döndüğümde, polise sinirli bir surat ifadesi ile baktıktan sonra geldiğimiz yerden geri dönmeye başladığını gördüm. Polise döndüğümde ise Duru'ya gözden kaybolana kadar baktığını gördüm. Kaşlarımı çatıp "boşuna bakma. Bu onu son görüşün." dedim. Bana dönüp:
"Nereden biliyorsun?" dedi. Derin bir nefes alıp konuşmaya başladım:
"Hayâl kırıklığına uğramak istemiyorsan ondan uzak dur! Bakmaz çünkü."
"Bakar."
"Bak... Onu çok uzun zamandır tanımıyorum. Ama bildiğim bir şey var ki; o birini sevdiği zaman bu kadar soğuk yapmaz... Evet soğuk bir insandır ama bu kadar değil." dedim ve koridorun sonuna doğru ilerlemeye başladım.
Dışarı çıktığımda Duru "hiç gelmeseydin" dedi ve ikimizde arabaya doğru ilerledik. Arabaya binerken Melisa ile Dilara Hanım'ın gülüşerek bir şeyler konuştuklarını fark ettim. Melisa'yı uzun zaman sonra ilk defa bu kadar mutlu görüyordum.
Uzun süre Melisa'ya baktıktan sonra kafamı çevirip arabayı incelemeye başladım. Araba çok hoşuma gitmişti.
Biraz sonra bir yerde durmuştuk ama burası site değildi.
Herkesin arabadan indiğini görünce ben de indim. Dilara Hanım arabanın ön kapısını açıp "gel" dedi. Hemen gidip ön koltuğa oturdum. Dilara Hanım'da yanıma oturup "araba kullanmayı biliyor musun?" diye sordu "hayır" cevabını verince arka koltuğa oturmuş olan Duru "nasıl yani? Hiç araba kullanmadın mı?" diye sordu. Başımı "evet" der gibi salladıktan sonra Dilara Hanım "ee, ne güzel işte, benden öğrenmiş olacaksın" dedi ve ne yapmam gerektiğini anlattı. Biraz sonra arabayı çalıştırmış sürüyordum, çok heyecanlı ve mutluydum, ama bu mutluluğum çok sürmedi. Telefonum çalmaya başladı, arabayı durdurup ekrana baktığımda yüzüm düştü. Arabadan inip "bir dakikaya gelirim" dedim ve uzaklaşıp telefonu açtım:
"Melis neredesin?"
"Karakoldayom hala."
"Neden söylemedin bana? Ayrıca neden karakoldasın?"
"Gelince anlatırım... Görüşürüz." Halamın konuşmasına izin vermeden, hemen kapattım telefonu.
Arabaya doğru ilerlediğimde Melisa "o mu?" dedi, "evet" drdikten sonra Dilara Hanım'a dönüp "ben sıkıldım, eve gidebilir miyiz?" dedim. Elindeki sıgarayı yere atıp üzerine bastıklan sonra "gidelim" deyip arabaya bindi. Melisa, Duru ve ben de hemen binip yola koyulduk.
Eve geldiğimizde halam bize bir sürü soru sordu, birazını cevapladıktan sonra odama geçip telefonumu aldım. Bir numaradan mesaj gelmişti, mesajı okulduktan sonra yazan kişinin Duru olduğunu anladım. Hemen numarayı kaydedip konuşmaya girdim:
Halanla ilgili bir sıkıntın var sanırım
Hayır yok. Ne alaka?
Mesajı yazar yazmaz çevrimiçi yazısı göründü. Ardından ise yazıyor.
On dakika sonra bizdesin.
Mesajı okuduktan sonra tebessüm ettim. Hem konu kapanmıştı hem de Duru ile sohbet edecektim. Hemen Melisa'nın yanına gidip Duru'lara gideceğimi söyledim. "Bir şey olursa beni hemen ara" diye ekleyip çıktım evden. Ayağıma terlik giyip karşı dairenin kapısını çaldım. Çok geçmeden Duru kapıyı açtı. Beni içeri davet etti ve odasına çıktık. İki saat boyunca havadan, sudan konuşmuştuk, ve sıra o en nefret ettiğim konuya geldi.
DURU ÖZOĞLU
İki saat boyunca boş konuşmuştuk. Asıl sormak istediğim soruyu hemen soramazdım. Bu boş konu daha fazla uzamasın diye en sonunda, iki saattir sormayı beklediğim soruyu sordum:
"Halan sana kötü bir şey mi yaptı?" Bir anda gözleri büyüdü, yüzü düştü. Yutkunup konuştu:
"Hayır. Ne alaka?"
"Bir şey yapmış. Çok belli. Sabah 'ben, senin annenim' dedi sana."
"Sen bizi mi dinliyordun?!"
"Kulak misafirliği diyelim... Şimdi, anlat. Halan ile aranda bir sıkıntı mı var?"
"YOK!" Öyle sinirlenmiştiki artık emindim halası ile iyi şeyler yaşamadığını.
"Yüzünden belli. ANLAT!" Beklemediği anda bağırdığım için sıçramıştı. Yutkunup konuştu:
"Tamam... ama bir şartla."
"Söyle."
"Sende bana bir sırrını anlatacaksın... Tamam mı?" Şaşırmadım değil. Neden benim de bir sırrımı anlatmamı istemişti ki?
Başka şansım olmadığını anlayıp kabul ettim. Zaten ondan saklayacak bir şeyim yoktu.
"Halam şizofren." Derin bir nefes aldıktan sonra devam etti:
"Bazen beni, bazen kardeşimi kızı sanıyor... Beni kızı sandığında kardeşimi eski eşi, kardeşimi kızı sandığında beni eski eşi sanıyor." Anlamıştım, ama halasının şizofren olması ile onlara bağırmasının ne alakası vardı? Onu anlayamamıştım işte.
"Tam olarak anlayamadım. Kızı veya eşi sanıyorsa neden bağırıyor?" Önce güldü, sonra derin nefes alıp konuştu:
"Eski eşi kızını öldürdü. Bu yüzden de ona sinirli ve öldürmek istiyor... Öldürdü aslında ama dediğim gibi; şizofren olduğu için öldürmedi sanıyor bazen."
"Bir dakika... Öldürdü ve ceza almadı mı?"
"Aldı ama piskolojik sorunları olduğu için ve nefsi müdafaa sanıldığı için akıl hastanesine kapatıldı."
"Nefsi müdafaa değil miydi?"
"Değildi. Yani öyle söylüyor. Az ceza alsın diye nefsi müdafaa demiş."
"Akıllıymış... Kaç yıl kaldı peki?"
"Altı yıl... Sonra düzeldi diye salmışlar deliyi."
"Peki siz neden akıl hastanesinden çıkmış bir insan ile aynı evde yaşıyorsunuz?"
"Mecburiyet." Sinirlendim. Dalga geçiyor gibi konuşuyordu.
"MECBURİYET OLDUĞUNU ANLADIK HERHALDE! NEDEN MECBUR KALDINIZ?!" Benim aksime sakin konuşuyordu.
"Annem babamı öldürdüğü için hapise girdi. Diğer akrabalarımız da bakmak istemedi. Bizde, yetiştirme yurdunda kalmak istemediğimiz için Hatice halamda kalmak zorunda kaldık."
"Anladım... Senin adına üzüldüm."
"Ben üzülmedim." dedikten sonra büyük bir kahkaha patlattı ve anında ciddileşip konuştu:
"Sıra sende."
"Ne sırası?" Kaşlarını çattı.
"Sır sırası."
"Ha... Tamam." dedim. İlk başta tereddüt etsemde o bana güvenmişti ve ben de ona güvenmek zorundaydım.
"Ben... Dokuzuncu sınıftayken, onuncu sınıflardan bir çocuk vardı, aynı servisteydik, sürekli birbirimizi kesiyorduk, o benden, ben ondan hoşlanıyordum. Takıldığı bir arkadaşı vardı, onun sayesinde konuşmaya başladık. Bir yıl boyunca birbirimizden hoşlandığımızı bilmiyormuş gibi takıldık. Sonra, o ve arkadaşı sınıfta kaldı, annem ile konuşup aynı sınıfa aldırdık kayıdımızı... Ama işte, on birinci sınıfa gelince, beni her yerden engelleyip okulu bıraktı... Bu kadar."
"Şimdi benim bir kaç sorum var. Sorabilir miyim?" Derin bir nefes alıp "sor" dedim.
"Çocuğun adı ne?"
"Oğuz... Oğuzhan."
"Peki neden okulu bıraktı?"
"Bilmiyorum... Söylemedi."
"Arkadaşı işe hâlâ görüşüyor musun?"
"HAYIR!" Sesimi yükseltmeme şaşırmış olacak ki kaşları havalandı.
"Ha... öyle diyorsan öyledir." İnanmamıştı, belliydi.
"Bir şey daha soracağım." Kafamı "tamam" der gibi salladım ve devam etti:
"Direkt okulu mu bıraktı, yoksa okulu mu değiştirdi?"
"Bıraktı..." Sıkıntılı bir verip devam ettim:
"O, haysiyetsiz arkadaşı da okulu bıraktığında hâlâ onunla konuşuyormuş ama bana söylememiş. Benimle konuşmayı kestikten sonra, benim hakkımda ki bütün her şeyi, bu geri zekâlıdan öğreniyormuş..." Sakinleşip, bir süre sessiz kaldıktan sonra "ben konuştuklarını öğrendikten sonra onu da engelledi zaten." dedim.
"O polise de hâlâ onu beklediğin için yüz vermiyorsun zaten, değil mi? Derin bir nefes alıp verdikten sonra konuştum:
"Kısmen..." Kısa süreli bir sessizlikten sonra "yanı... Oğuz'u beklemesem bile, o bir polis, biz ise katil... İstesemde olamayız zaten." Dudağı kıvrıldı.
"Biz değil, ben katilim." Ona güveniyordum. Benim gibiydi.
Tek kaşımı kaldırıp, sırıtarak "benim katil olmadığımı nereden biliyorsun?" dedim. Şaşırdı.
"Nasıl yani? Sende mi katilsin?"
"Sence?" Sırıttı.
"Evet... öylesin." O an kafama bir şey dank etmesi ile hemen konuşmaya başladım:
"Bu arada, asıl konuyu unuttum. İfadeler incelenmiş. İki hafta sonra mahkeme var. Ama senin iyi bir avukat tutman gerekiyor." Kaşları çatıldı.
"Neden?"
"Çünkü, geri zekâlı İlayda seni suçluyor." Sıkıntılı bir nefes verip "tamam da, nereden bulacağım ben avukatı."
"O kısıma takılma, annem bulur zaten. Sen ne söyleyeceğini düşün."
"Tamam." O sırada gözü saate kaydı. "Neyse, ben kalkayım." dedikten sonra ikimizde ayaklanıp aşşağıya indikten sonra gelirken giydiği terliklerini giyip, kendi dairelerinin kapısının önünde durdu ve "görüşürüz" dedi. Ben de "görüşürüz" dedikten sonra kapıyı kapattım ve odama çıkıp uyudum.
(İki hafta sonra)
"Duru kalk! Hazırlan hadi."
"Anne dur, iki el kaldı zaten."
"Oyun mu oynuyorsun sen yine?"
"Anne az kaldı zaten, kalkacağım birazdan." Annem kendi odasından çıkıp yanıma geldi ve "kalk bari de biraz ben oynayayım." deyip beni kaldırdı, elime de koyu mor takım elbise ile siyah gömlek tutuşturdu.
"Anne bu ne?" Gözünü bilgisayardan ayırmadan konuştu:
"Mahkemede giyeceğin kıyafet. Eşofman takımı ile gelmeyecektin herhalde."
"Yo, eşofman takımı ile gelecektim."
"Saçmalama, git giy."
"Bari siyah pantolon alsaydın."
"Odada yatağın üzerinde siyahı var, onu giy, o zaman."
"Tamam... Kaybetme sakın." dedikten sonra annemin odasına ilerledim. Dediği gibi siyah bir pantolon vardı. Söylene söylene kıyafetleri giydikten sonra annemin makyaj masasının üzerindeki parfümü alıp sıktım. Bilgisayar odama döndüğümde annem oyunu bitirmiş, bilgisayarı kapatıyordu.
"Kazandınız mı."
"Kazandık kazanmasına da, bu hâl ne?"
"Ne var hâlimde?"
"Makyaj yapmayacak mısın?"
"Anne, hiç uğraşamam onunla." dedikten sonra annem kolumu tutup beni kendi odasına götürdü, yatağa oturduktan sonra makyaj masasından birkaç makyaj malzemesi alıp bana döndü:
"Bir sürü haberci toplanmıştır oraya, belki kısmetin açılır, kısmetsiz." O sırada gözüme koyu kahve far sürüyordu.
"Anne! Konuşma şöyle!"
"Niye ya? Evlenmeyecek misin sen?"
"Evlenmeyeceğim!" Annem bir süre susup eyelineri çekmeye başladığı sırada "hâlâ onu bekliyorsun, değil mi?" diye sordu. Aşşağı bakan gözlerimi bir anda annemin gözlerine diktim.
"Yo... Hayır. Beklemiyorum."
"Bekliyorsun. Sayende eyelineri taşırdım. Bekle." Annem makyaj masasında pamuklu çubuk ararken cevabımı düşündüm; acaba gerçekten bekliyor muydum? Beklemiyordum... Ama, o zaman neden başka kimseyi görmüyordum?
Pamuklu çubuğun yüzüme değmesi ile irkildim. Annem eyelineri düzeltiyordu.
"Kızım... O çocuğu bulabilirim..." Bir anda duraksadı, söylemek istemiyor gibiydi.
"Başka bir şey söylemeyecek misin?"
"Yarın babası ile şirkette görüşeceğiz. O da orada olur büyük ihtimâl, ama... Duru ben senin hayal kırıklığına uğramandan korkuyorum."
"Ne hayal kırıklığı anne? Konuşsana!"
"Evlenmiş diye duydum." Kaşlarımı çattım.
"Anne ne alaka? Kimse ile konuşmuyordu ki o, ne evlenmesi?"
"Belki konuşuyordur. Belki de başkasını bulduğu için gitmiştir." Annem makyajımı bitirip yanıma oturduğunda "anne ne alaka, yarın ben de geliyorum." dedim. Annem bir süre gözlerimin içine bakıp "mahkemeden sonra konuşuruz." dedi ve odadan çıkarken ekledi:
"Telefonunu almayı unutma." Ayağa kalkıp odamdan telefonumu aldım. Bir anda gözüm aynaya takıldı. Çok değişik görünüyordum ama çok da güzel olmuştum. Dudağımdaki kırmızı ruju biraz hafiflettikten sonra aşşsğıya indim.
Annemle ayakkabılarımızı giyerken Melis'de hazırlanmış çıkıyordu, bizi görünce gözleri büyüdü.
"Vay, ikiz gibi olmuşsunuz." dedi. Gerçekten ikiz gibiydik. Annem benim mor pantolonumu giymişti. Onun üzerinde siyah ceket ve siyah gömlek vardı. Benim üzerimde ise mor ceket ve aynı siyah gömlek vardı. Benzemeyen tek yanımız yüzümüzdü, ben babama benziyordum maalesef ki.
Bir süre annemle gülüşerek birbirimize baktıktan sonra Melis'e döndüm:
"Sen de çok değişik olmuşsun." dedi. Gerçekten de çok değişik olmuştu; üzerinde siyah body ile siyah, mini etek vardı. Kızıl, dalgalı saçlarını da düzleştirmiş, ağır bir makyaj yapmıştı. Siyah topuklularını da giydikten sonra yanımıza gelip "hadi gidelim." dedi.
Biraz sonra arabadaydık. Ben önde telefon ile uğraşırken Melis dışarıyı izliyordu. Bir anda konuşmaya başladı:
"Yaz mevsimi bitiyor. Okulun açılmasına az kaldı." Ben yutkunduğum sırada annem konuştu:
"Sahi, sen hangi okuldadın?"
"Okula gitmiyorum ben." Annem kaşlarını çattı.
"Nasıl? Bitirdin mi?"
"Hayır. Okul uzak kaldığı için kayıdım alındı."
"Okula gitmeyecek misin sen?"
"Büyük ihtimâl öyle." Annemle Melis'in diyaloğunu bölüp "o zaman bizim okula gel." dedim. Fikir annemin de kafasına yatmıştı.
"Hangi okul?"
"Özoğlu koleji." diye cevapladım. Öfleyip "ne Özoğlu'ymuş arkadaş. Nereye gitsem adı Özoğlu." Annemle ben kahkahaya boğulduğumuzda bizi kaşları çatık izliyordu. Annem kahkahasını dindirmeye çalışarak konuştu:
"Öyle bakma... Okulu ve siteyi ben yaptırdım." ve artık üçümüz de gülüyorduk.
O sırada Melis gülerek "ben de diyorum; dört milyonluk arabası olan biri neden köşklerde, villalarda yaşamak yerine sitede yaşıyor?" dedi ve gülerek İstanbul Adalet Sarayının önünde durduk.
Habercilerden kaçıp içeri girdiğimizde bizi otuzlu yaşlarda, uzun boylu, Fırat isimli biri karşıladı.
"Tam zamanında geldiniz." dedikten sonra "hanginiz Melis?" diye sordu. Melis "ben" diyerek kendini belli ettikten sonra mahkeme salonuna doğru ilerledik. En son bir koridoru döndükten sonra ilk dikkatimi çeken Ela'nın annesi ile babasıydı, ikisi de ağlıyordu. Komik bir durumdu ama onlar komik bulmadığı için gülemezdim.
İlayda gelmiş mahkeme salonuna girmiştik. İlayda bana yalvaran gözlerle bakıyordu. Kendini acındırmaya çalışıyordu. Boşuna uğraşıyordu; ben kendime bile acımıyordum.
(İki saat sonra)
"Duru! Senin anneni sikeyim, piç, doğruyu söylesene! Beyinsiz!" İlayda bana söverken onu mahkeme salonundan çıkarttılar. Ardından da biz çıktık, annem avukatla konuşurken Melis ile ben arabaya doğru ilerledik. Arabanın önünde annemin gelmesini beklerken Melis bana döndü ve "İlayda'ya üzülmedin mi?" diye sordu ve devam etti:
"Yirmi yıl hapis... Gençliği mahvolacak. Üniversiteyi de bitiremedi." Kaşlarımı çattım ve konuştum:
"O gençliğini yaşadı sayılır, yirmi iki yaşındaydı. Eğer sen hapise atılsaydın gençliğini hiç yaşayamayacaktın."
"Beni bir buçuk aydır tanıyorsun ama beni kurtarmak için hiç düşünmeden kuzenini suçladın. Neden?"
"Ben de bilmiyorum. Kendimi sana çok yakın hissediyorum. Seni kaybetmek istemiyorum." Sonunu duymasın diye kısık sesle söylemiştim ama duyduğu belliydi.
Bölüm sonu.
Sonunda bitti aw dediğinizi biliyorum.
Kusura bakmayın, bölüm uzun olduğu için kısım kısım yazmak zorunda kaldım.
Şimdi diyeceksiniz ki 'üç ayda yazdın' O da benim sorunum boşverin.
Diğer bölümlerde görüşürüz.
Bu arada korkmayın diğer bölümleri bu kadar uzun yapmayacağım. Ayrıca üç ayda da yazmayacağım.
