İçeriğe geç

Kaza Altında Suçlar

Bölüm 3 · 9 dk okuma

Kaza Altında Suçlar

Bölüm 3

3. Bölüm: Yok!

"Ben onu beklerken o başkasıyla hayat kurmuştu"

Çok zor olmamıştı ama annemi ikna etmiştim. Neden Oğuz’u görmemi istemiyordu? Anlamıyordum. Aslında anlıyordum, evlendiğini düşünüyordu ama ben emindim, evlenmemişti, imkansızdı.
Özel tasarım, siyah takım elbisemi giydikten sonra annemin yanına indim. O da beyaz takım elbise giymişti. İkiz gibiydik. Genelde aynı veya benzer kıyafetler giyiyorduk.
Annem ağzı açık “vay!” dedikten sonra “işte benim kızım, tıpkı annesi gibi karizmatik.” dedi ve odasına çıktı. Geri döndüğünde elinde kalıp topuklu spor ayakkabı vardı. Bana uzatıp duygusal bir sesle “çok yakışacak sana.” dedi. Neden bu kadar duygulandı, anlamadım.
“Neden duygulandın?”
“Şey... Annemin ayakkabısıydı, o yü-“
“Anne yalan söyleme! Köyde nereden bulsun bu ayakkabıyı?!”
“Tamam, bir çocukluk arkadaşımın ayakkabısıydı.”
“Değildi! Geç kalacağız gidelim, sonra konuşacağız.”
“Kızım cidde-“
“Geç kalacağız dedim!”
“Tamam.” O kadar mahçup konuşmuştuki içimden kendime tonlarca küfür yağdırmıştım. Sinirle arabanın anahtarını alıp, verdiği ayakkabıları giydikten sonra dışarı çıktım.
Ben arabaya doğru ilerlerken annem de peşimden geliyordu. Sürücü koltuğuna oturduğumda o da yan koltuğa oturmuştu.
“Artık söyleyebilirsin.”
“Neyi?”
“Ayakkabının kime ait olduğunu.” Olabildiğince kibar olmaya çalışıyordum ama olmuyordu, sesim sert çıkıyordu.
“Baban almıştı. O kadın ile görüşmeye başlamadan önce.”
“Hangi kadın?”
“Baban aldatıyordu beni.”
“O yüzden sevmiyordu bizi. O yüzden bize durup dururken kötü davranmaya başlamıştı.”
“Zeki bir kızsın. Nasıl anlayamadın?”
“Anlamıştım ama emin değildim.” Annem önüne dönüp yolu seyretmeye başlamıştı ama ben detayları da öğrenmek istiyordum. “Kadın kimdi?” sorusunu yönelttiğimde “evde anlatırım.” Cevabını alarak önüme döndüm.

Çok geçmemişti, artık şirketteydik. Toplantıya yarım saat vardı. Çok heyecanlıydım, neredeyse iki yıl sonra Oğuz’u görecektim. Kalbim küt küt atarken, aklımda milyonlarca soru vardı: acaba değişmiş miydi? Boyu uzamış mıdır? Umarım beni geçmemiştir.
“Duru Hanım, siz ne içersiniz?”
“Ha, ne?” Annem bana gülümseyerek:
“İçecek diyor, ne içersin?” dedi, ben “su olur.” Dedikten sonra, çakma sarışın, kusa boylu, ilk defa gördüğüm kız odadan çıktı. Anneme dönüp “bu kim?” diye sordum. Annem “yeni asistanım, diğeri hamilelik iznine ayrıldı” dediğinde şaşırmıştım.
“Onu kovdun mu?”
“Hayır. O geri döndüğünde Merve senin asistanın olacak.”
“Ne asistanı anne?”
“Kızım, ben emekli olunca sen geçmeyecek misin yerime?”
“Senin yerine geçmeyeceğim, şirket sahibi olacağım.”
“İşte benim kızım.” Annem yanıma gelip bana sarılırken “iyiki benim kızımsın.” dedi. Annem duymayacağı şekilde “iyi ki.” diye fısıldadığımda Benden ayrılıp karşımdaki koltuğa geçti. Kısa bir süre yüzüme bakıp konuşmaya başladı:
“Şimdi senden bir söz alacağım.”
“Dinliyorum.”
“Ne olursa olsun birbirimizden hiç kopmayalım, söz mü?” Neden bunu sorduğunu anlamasam da hiç tereddüt etmeden “söz.” dedim.

Sonunda toplantı odası hazırlanmış, misafirleri bekliyorduk. Çok heyecanlıydım; uzun zaman sonra onu görecektim. Aklımda binlerce soru vardı, hesap sorduktan sonra hepsinin cevabını alacaktım.

“Buyurun, Dilara Hanım ve Duru Hanım içeride sizi bekliyor.” Asistan, onları içeri yönlendirirken annemle göz göze geldik, sanki bana acıyordu. Bu şekilde bakması sinirlerimi kaldırsa da o an hiçbir şey umurumda olmayacaktı. Sadece Oğuz’u düşünmeliydim.
İçeri girmişlerdi, girmişleri ama o yoktu. Kalbim durmuş gibi hissediyordum, nefes almam zorlaşıyordu. Annemin söyledikleri doğru muydu?
Bir umut vardır belki.
Annem durumu anlayıp, asistana seslenmiş, beni bahçeye çıkartmasını söylemişti fakat kabul etmedim. Burada kalacak, evlendiyse öğrenecektim.
“Geçin şöyle.” Annem onlara sandalyeleri işaret ederken Orhan Amcanın bakışlarına takıldım. Bana düşmanıymışım gibi bakıyordu.
Tabii, Oğuz gittikten sonra ne aradın, ne sordun.
Sandalyelerden birini çekip, hayal kırıklığı ile otururken Orhan Amcanın sesini duydum:
“Selamünaleyküm.”
“Aleykümselam, hoş geldiniz.” Onların kısaca selamlaşması bittikten sonra masadaki diğer kadın ve erkeği umursamadan asıl sorumu sordum:
“Oğuz nerede?” Kısa süreli şok geçirdikten sonra kaşlarını çatıp cevapladı:
“Yok.”
“Nasıl yok.” Sinirimi bastırmaya çalışıyordum fakat pek başarılı sayılmazdım. Yok ne ya!?
“Gitti, terk etti hepimizi.”
“Ne demek terk etti!?” Derin ve sıkkın bir nefes aldıktan sonra “herkesi geride bırakıp evlendi. Çok uğraştım ama dönmedi.” Dediğinde anladım ki annem haklıydı. Evlenmişti.
“Duru! Hemen bahçeye iniyorsun!” Annemin uyarısıyla hiç tepki veya mimik göstermeden odayı terk ettim. Hemen kendimi bahçeye atıp, derin nefesler alarak duyduklarımı idrak etmeye çalıştım. Söylediklerinde mantıksız bir şey olmalıydı, olmak zorundaydı. Tam, kafamı havaya kaldırmış, Oğuz’a sövecekken telefonumun çaldığını duydum.
“Bila bakalım ne oldu.” Sesi Melis Asen değil de Duru Özoğlu gibi çıkıyordu. Tam “benim sesim böyle mi?” diye düşünürken bombayı patlattı:
“İlayda’nın annesi ile babası geldi!” Umurumdaydı, umurumdaydı fakat aklımı meşgul eden başka şeyler vardı.
“Ee, ne olmuş.”
“Eben olmuş!” Ben çaktırmadan kıkırdarken o daha çok sinirlenmiş, bana bağırıyordu. Ve o anda kafama bir şey dank etti; Oğuz evlenmişti. Gülüşüm anında solarken telefonu kapatıp, aylar önce rehberden engellediğim Enes’i aradım.
“Oo, Duru Hanım, siz bizi nasıl hatırladınız acaba?” Sesi heyecanlı, bir o kadar da şaşkın geliyordu.
“Eninde sonunda beni affedeceğini biliyordum.”
“Affettiğimi kim söyledi geri zekâlı! Okulun oradaki kafede seni bekliyor olacağım, hemen geliyorsun!”
“Tabii geliyorum ama ne oldu, neden sinirlisin?”
“Geri zekâlı mısın? Gelince öğrenirsin.”
“Tamam ya, ne kızıyorsun ki? Ne dedim sanki.”
“Hay amına koyayım, geri zekâlı!” Telefonu kapatıp arabaya ilerledim ve biner binmez çalıştırarak hızla okulun oradaki kafeye sürdüm.

Yaklaşık yirmi dakika sonra Mualla Kafe’nin önündeydim. Hemen içeri girip, az insan olan bir köşeye geçtim ve Enes’i beklemeye başladım. Çok geçmeden gelmişti. Onu görünce sarılmak istemiştim fakat gururuma yenik düşmüştüm.
“Eee, affetmediysen neden çağırdın beni?” Karşımdaki sandalyeyi çekip otururken sorduğu soruyu umursamıyormuş gibi yaparak konuştum:
“Evlendiğini biliyor muydun?”
“Nasıl? Kimin?”
“Ebenin! Oğuz’un!” Gözleri büyüdü, ağzı açık etrafa baktıktan sonra konuştu:
“Evlenmiş mi?!” O kadar doğal şaşırmıştı ki bilmesi için kırk yıllık oyuncu olması gerekirdi.
“Bilmiyordun.” Masadan kalkıp çıkışa ilerlerken yanıma gelip biraz beklememi söyledi. Derin bir nefes alıp “kiminle evlenmiş?” diye sordu.
“Benimle.” dediğimde gözleri daha çok büyüdü.
“Oğuz’la görüşüyor muydun? Üstelik beni düğününüz-“
“Dalga geçiyordum!” dedim sitem ederek. Bir süre durup “son zamanlarda görüştüğü herhangi bir kız var mıydı?” diye sordum. Biraz tereddütten sonra tereddütle konuştu:
“Ya bak... Hemen sinirlenme ama son zamanlarda Bilge’ye samimi davranıyor gibiydi.” Ciddiyetim hafif bozulurken “Bilge mi?” diye sordum, ve sorumla aynı anda kahkaha attım.
“O en son seçenek, onunla evlenmiş olmasının imkânı yok. Zaten o olsaydı bana yetiştirirdi hemen.” Hâlâ hafif hafif gülerken “tamam, gülme. Komik mi?” diye sordu. Yüzsüzce “evet.” dedim.
“Barıştık mı?” Hemen ciddileşerek, sertçe “hayır!” dedim ve çıkışa ilerledim.
“Oğuz’u arayacak mısın?” Arkamdan seslenmesiyle durup ona döndüm. Yine, az önceki tonda “hayır!” dedim ve kafeyi terk ettim sandım fakat arkamdan gelerek kolumu tuttu.
“Neden?” Derin bir nefes alıp konuştum:
“Hadi diyelim bulduk. Sonra ne olacak? Eşi ile ne kadar mutlu olduğunu mu izleyeceğiz?”
“Belki evlenmemiştir.”
“Bok evlenmemiştir! Babası kendi ağzıyla söyledi!” Sert çıkışım ile kafedeki tüm gözler baba döndü. Hepsine göz devirip kafeden çıktım. Aklıma Melis’in gelmesiyle telefonu çıkarıp rehbere girdim ve Melis’i aradım.
“Melis, halamlar gitti mi?”
“Gittiler ama yarın geleceklerini söylediler.”
“Ne dediler sana?”
“Neredesin sen? Yanına gelip anlatayım.”
“Eve geliyorum şimdi, gelince konuşalım.”
“Tamam, görüşürüz.”
“Görüşürüz.” Dedikten sonra telefonu kapatıp arabaya yöneldim. Arabayı görmemle annem aklıma geldi, cebime attığım telefonu alıp onu aradım fakat açmadı. Toplantıda olduğunu hatırlayıp telefonu tekrar cebime attıktan sonra arabaya bindim.

“Anlatsana.”
“Tamam ama bir şartla.” Gözlerine boş boş bakıp “yine ne şartı acaba?” dedim. Bana göz devirip konuştu:
“Yarın onlarla görüşmeye gitmeyeceksin.” Anlamayarak “neden?” diye sordum.
“Gitme işte.”
“Tamam, anlat hadi.” Kafasını sallayıp konuşmaya başladı:
“Öğleden sonra çöp atmaya çıkmıştım. Geri geldiğimde birileri sizin evin kapısını çalıyordu. Beni gördüklerinde Dilara Hanımın nerede olduğunu sordular. Sonra yanındaki adam, kadını dürtünce kafasına dank etmiş olmalı ki ‘sen mahkemedeki kız değil misin?” diye sordu, kafamı sallayınca ‘kızıma iftira atan.” dedi. Tabii ki altta kalamazdım; biraz tartıştık. Sonra da seni aradım işte. Öyle.” Suratına boş boş bakıp “o kadar telaş ettiğin bu muydu?” diye sordum umursamazca. Kaşlarını çatıp “biraz ciddiye alsana şu olayı. Yarın polisle gelirse ne olacak?” diye çıkıştı.
“Hiçbir şey.” Evet, Melis’i delirtmeye çalışıyordum.
“Haydi bakalım. Öyle diyorsan öyledir.” dediğinde sesi alaycı geliyordu.
“Öyle tabii.” dediğimde telefonumun sesini duydum, masadan telefonu alıp salonu terk ettim.

“Duru, neredesin?” Nefes nefese sorduğu soru ile kaşlarımı çattım.
“Evdeyim. Bir şey mi oldu?”
“Tamam. Asıl sana bir şey oldu mu?” Göz devirip konuştum:
“Anne, bana ne olabilir?”
“Ne bileyim, arabayı alıp gitmişsin. Birde geçen seneki olay falan. Neyse, eve geliyorum, konuşacağız.”
“Tamam.” dedikten sonra telefonu kapatıp salona döndüm. Döndüğümde Melis, kaşları çatık, telefona bakıyordu.
“Sorun mu var?” Kaşları hâlâ çatıkken, bana döndü.
“Hayır. Gitmem gerekiyor.” Aceleyle ayağa kalkıp çıkışa yöneldi. Bir şey olduğu belliydi. Halasıyla alakalı olduğunu düşünüp, daha fazla konuşmadım. Halası hakkında konuşmak istemediği belliydi.

Kapının çalmasıyla telefonu bırakıp kapıyı açtım. Annem derin bir nefes alıp “iyisin değil mi?” diye sordu.
“Yok anne, ölüyüm. Bu ruhum.” Dalga geçmeme göz devirip içeri girdi.
“Beraber çalışmayı kabul etti mi?”
“Etti. Başka şansı yoktu.” Kaşlarımı çatıp konuştum:
“Nasıl başka şansı yoktu?” Derin bir iç çektikten sonra “Andrew’i hatırlıyor musun?” diye sordu. Nasıl unutabildim ki o herifi.
“Evet de, o ne alaka?”
“Emrick varya; oğlu. O, Orhan’ı tehdit etmişti. Aslında umursamamıştım, güçsüzdür sanmıştım ama eskisinden de güçlüymüş.” Ofladıktan sonra devam etti:
“Orhan’ın teklifini de yeni yapılacak otele bağışta bulunması şartıyla kabul ettim.” Derin bir nefes alarak “anne,” dedim.
“Sen onlara yardım edince sana da bulaşmayacaklar mı?”
“Kızım. O baba kılıklı, şerefsiz Kerem, adamın annesiyle kızını öldürdü, sen de gördün. Her türlü bulaşacaklardı bize.” Kaşlarımı çatarak sordum:
“Bulaşacaklardı derken?” derin bir nefes alıp “sonra konuşuruz.” Diye kestirip attı ve salonu terk etti.

Kafamı kaldırdığımda hava kararmıştı. Telefondaki saate baktığımda saatin 00.37 olduğunu gördüm. Çok oynamamıştım ki telefonla.
Hemen telefonu kapatıp odama çıktım. Oda zifiri karanlıktı. Derin bir nefes alıp ofladım. Asıl olay şimdi başlıyordu.
Bazen, sabah yaşadığınız bir olayı gece hatırlarsınız da duygulanırsınız ya, işte şu an tam olarak onu yaşıyordum. Ben onu beklerken, o başkasıyla hayat kurmuştu. Saçma geliyordu, imkânsız geliyordu, alakasız geliyordu. Derin bir nefes alıp gözlerimi kapattım, kapatmamla gözümün önüne gelmesi bir oldu.
Gülümsüyordu. Gözlerimi açmak istemiyordum, böylece uyuyana kadar onu izlerim sandım fakat bir anda gülümsemesi soldu, ardından da kendisi. Yok oldu. Gözlerimi açtım. Kendime sordum:
“Ne yapıyorum ben?” Tavana bakarak dişlerimi sıktım ve gözlerimin dolmasını engellemeye çalıştım fakat olmadı. Bayağı bayağı evlenmişti. Keşke resim yapmayı hiç kabul etmeseydim. Diye geçirdim içimden. Evet, emindim, gerçekten böyle olmasını isterdim. O gün resim yapmayı kabul etmeseydim, evine gidip resim yapmasaydım onunla belki bir daha hiç konuşmayacaktım, ve ben bunu istiyordum. Aklıma mazinin gelmesiyle sağ gözümden bir damla yaş düştü. Tam kendimi bırakacaktım ki ayak sesi duymamla gözyaşımı silip, arkamı döndüm.
“Kızım, uyanık mısın?” Sesimin normal çıkmasına özen göstererek “evet.” Dedim. Tam istediğim gibi çıkmıştı.
“Mutfağa gel, çorba yaptım. Hem konuşacağız seninle.” Yatakta doğrulup “tamam.” Dedim. “Telefonu şarja takıp gelirim.” Annem kafasını sallayıp odadan çıktığında telefonumu şarja taktım ve aşağıya indim. İndiğimde annemin hemen karşısına oturup derin bit nefes aldım. Annem bir anda bana dönüp “Duru.” Dedi. Kaşlarımı çatarak “efendim.” Diye yanıtladım.
“Atlanta’ya gitmem gerekiyor.” Dedi.

Bölüm sonu.

Sözümü tuttum.

Vote ve yorum atmayı unutmayın.
Maâzallâh unutursunuz falan.

Yazacak bir şey bulamadım, siz bulursunuz artık (•‿•)

İnstagram: _viperlucky_

Tumblr: ViperLucky

Siz onları halledersiniz artık.

Bölüm sonu

1 yorum