Eski bir akşamdan kalmanın bir çocuğun sabahına bırakabileceği belki de en kötü şey bu olabilirdi.
Odanın içinde insanın beynine işleyecek kadar kötü bir çöp kokusu vardı. Evin en uzak köşesinde, tuvaletin hemen yanındaydı. İnsanlardan önce köpeklerin sesini duyabileceğiniz tarzdaydı hatta belki. Evin kalanından bağımsız bir biçimde yıkıntı gibi. Yine de kendilerine göre kutsal bir iyilik yaparak odanın ortasına bir tane yatak atabilmişlerdi. Tabi küçük ve dünyadan bihaber olan bir kız çocuğu için yatak yataktır. Kullanılmaktan sararmış olması pek bir şey ifade etmez.
Bir evde kalıyordu belki, ancak o sanki açlıktan ölmek üzere olan bir sokak çocuğu gibi görünüyordu. Küçük bedenine kıyasla devasa kalan sarı -ki asıl renginin bu olmadığı çok uzaktan bakan rastgele herhangi birisi için bile çok net ve belliydi- bir elbise vardı üzerinde. Sadece hayatta kalmaya çalışmak için çok küçüktü. Anlamsız ve boş bakışlarını yıkıntı odanın içerisinde gezdirdi.
Sesler geliyordu.
Sesler kötüydü.
Çünkü sesler gelecek olan dayağın habercisiydi.
Çünkü sesler korkutuyordu onu. Yattığı yerden kalktı ve acemi adımlarını korka korka ve aceleyle yatağın yanına sürükledi. Kafasını incecik kollarının arasına aldı, çömeldi ve gelecek olan canavardan kendince saklanmaya çalıştı. Üşümüyordu ama küçük bedeni delicesine titriyordu.
Korku tüm varlığını sarmalamışken dikkati kapının sertçe çarpılmasının bıraktığı sese yöneldi. Canavarın ağzından bir şarkı dökülüyor, her bir hecesini yanlış söylüyor, mısraları atlıyor ve âlâsından detone oluyordu. Muhtemelen eşi koluna girmiş, onu odasına sürüklemeye çalışıyordu.
"Yıldzlağğdııır gökteeeğ pağrlayaağn,"
"Yeter bu kadar! Bağırmasana be adam!"
"Kadzzınnnn..! Senn baa emir veremezsşınn."
Söyledikleri zar zor anlaşılıyordu. Attığı her adım zemini titretiyor ve zemin her titreyince çocuk daha da korkuyordu.
"Ömrümü yedin! Keşke o sızdığın köşede ölseydin de kurtulsaydım." Daha sonrasında bir tokat sesi ile beraber kadının çığlıkları yükseldi. Sonra tekrardan hakaretler ve bir kapı çarpması daha. Ama adımlar kesilmiyordu. Adım sesleri kesilmiyor, aksine artıyordu. Küçük kızın odasına doğru. Odanın kapısı o kadar sert açılmıştı ki neredeyse kırılacaktı.
"Fahişe!"
Doğruca kızın yatağına yöneldi. Betonun üzerine çömelmiş bir şekilde saklanmaya çalışan küçük kızı kolundan yakaladı ve havaya kaldırdı...
***
"Ah!" Uyuyordum. Bir rüyaydı bu gördüklerim ama rüyadan da öteydi. Üzerimden yorganı atıp eteğimi toplayıp bacağımdaki o güne ait olan yara izine baktım ve elimi üzerinde gezdirdim. Üç parmak kadar büyüklüğe sahip bir doğum lekesi gibi duruyordu.
Acımıyordu artık. Acıyordu.
Sadece bir yara izi. Değildi.
Derin bir nefes aldım ve sakinliğimi tekrar elde ettiğimde çevremi süzdüm. Boris'in evinde, bana ayrılan odadaydım. Yatağı handaki yatağa kıyasla eski ve rahatsız edici olmasına rağmen sorun edilecek kadar da kötü değildi. Yıllar boyunca hiç kullanılmamış gibi duruyordu. Zaten sorun edecek bir konumum yoktu. Pencereden dışarıya baktım.
Dışarıda aydınlık olan tek şey yıldızlardı. Hala güneş doğmamıştı anlaşılan. Odanın içinde dinginlik ve huzur verecek bir sıcaklık bulutu vardı sanki. Beni içine çekiyordu bir nevi. Yatağım beni çağırıyordu adeta ve bedenim biraz daha uyumak için kendi kendini yatağa sürükleyecek gibiydi. Ancak ben yorgun hissetmiyordum. Odanın içindeki karanlık korkutucu değil, aksine huzurluydu ve belki de bunun sebebi odayı biliyor olmamdı. İnsanlar karanlıktan değil, karşılaşacakları şeyi görememekten korkardı. Ancak bu odada karşılaşacağım şeyler belliydi. Kapısını kilitlediğim odanın içi, handakinden farklıydı elbet. İçerisinde askılık ve yataktan ayrı olarak büyük bir kıyafet dolabı, boy aynası ve bir makyaj masası, ayriyeten duvarın neredeyse yarısını kaplayacak kadar büyük bir tablo. Şaşırmıştım. Dün de aynı odada kalmama rağmen bazı şeyler yeni sorularını ve belki be sorunlarını şimdi getiriyordu. Boris yalnız yaşıyor olmalıydı ancak burada ona ait olmadığına emin olduğum bir makyaj masası vardı. Gaz lambasını yaktım ve masayı incelemeye koyuldum.
Tüm bu eşyalar, yıllarca oradaymış gibi eski, Hiç kullanılmamış gibi yeniydi. Makyaj masası şimdiye kadar görebileceğim en kaliteli ahşaptan yapılmıştı ve işlemelerine bakarsak eğer gerçekten de işinin ehli bir zanaatkar tarafından özenle yapıldığını söyleyebilirdim. Muhtemelen güzel anılar biriktirmek için yapılmış olan bir masaydı bu. Ancak hiçbirisine dokunulmamıştı. Şu Boris denilen adam beni şaşırtıyordu. Sıradan bir çiftçi olmadığını otuz metre öteden söyleyebilirdim. Kılıç kullanmayı öğretmeyi kabul ettiğine göre ise bunu saklamak istemiyor ya da gerek duymuyordu. Her iki türlüsü de işime gelirdi. Bir şeyler öğrenmek istiyorsam ona sorabilirdim belki de.
Arkamda duran tabloyu hatırladım sonra. Kafamı ona doğru çevirdikten sonra birkaç adım atarak yanına geldim. Dünya üzerinde hiçbir yerde göremeyeceğiniz türden, bembeyaz bir kar gibi olan saçları tıpkı bir dalga edasıyla tüm vücudunu kaplıyordu. Suratı gökteki ay kadar beyaz ve devasa gözleri camgöbeği renginde insanın ruhuna bakarcasına parlıyordu. Dudakları bir gül kadar kırmızı, suratı bir çocuğunki gibi tertemizdi. Kaliteli beyaz bir kumaş tüm vücudunu sarıyordu ve çok kıymetli mücevherler ile bezenmişti. Nasıl anlatsam bilmiyorum ama, bir kez fark ettiğinizde bir daha unutamayacağınız bir kadındı.
Şimdi ise tablodaki kadının ezici esintisi tüm odaya yayılmıştı. Bir çeşit titreme bedenimi sarstıktan sonra kafamı hızlıca çevirip tabloya bakmamaya çalıştım. Gözlerimi son kez bana ait olmayan bu odaya döndürdüm ve masanın üzerine bıraktığım küçük çantayı almak için elimi uzattım. Kafamı çevirdiğimde ise dikenleri kesilmiş bir gül buldum. İşte şimdi bu karanlık korkutuyordu beni. Kapımı kilitlemiştim. Camlar ise dışarıdan açılamayacak şekilde tasarlanmıştı. Daha önceden burada bir gül yoktu. Korkarak gülü tutup havaya kaldırdım. Kalp atışlarımın sesi tüm odaya yayılmıştı. Elim o kadar titriyordu ki, kırmızı yaprakları damarlarımdaki kan kadar tanıdık gelen bu gülü yere düşürdüm. Hiçbir ses çıkarmadan sanki bir toz bulutuymuş gibi dağıldı. Kokusu odaya dağıldı. Gül gibi kokmuyordu ancak bu kokuyu kendimden bile çok tanıyor gibiydim. En çok da buydu korkunç olan çünkü bu kokuyu hayatım boyunca hiç almamıştım. Çiçek yok olmuştu.
Çantamı hızlıca aldım ve odamın kilidini açıp kendimi dışarıya attım. Kimseyi uyandırmadan hızlıca evden ayrılıp ahıra geçip Mair'i buldum. Onun yanında olmak bana sahip olabileceğim en büyük huzuru veriyordu, korkmuyordum şimdi.
Vücudunu içine çekmiş bir şekilde uyuyordu. O kadar sevimli ve güzeldi ki, kıyamadım. bir süre sadece nefes alıp vermesini izledim. Sonra onu yanıma almaktan vazgeçip ahırdan çıktım. Hava soğuktu ama sorun değildi. Yanımda sadece kontun bana verdiği çanta elimde bir şekilde beyaz çit kapıyı açıp dışarıya çıktım. Gece vaktindeydik ve köydeki insanlar uyuyordu. Ses seda yoktu adeta, ve bir yaşam belirtisi. Köyün dışına çıkıp ağaçların arasına karıştım. Bedenimin kontrolümü her eline geçirdiğinde kendimi bulduğum yerdi ağaçların arası. Ne kadar güzel bir havası olsa da, Diğer her yerden ve herkesten çok huzur veriyor olsa da, burası da aidiyet gibi kokmuyor. Gittiğim her yerde taşıyordum bu benimsenememe hissini. Belki de bu yüzdendi sürekli gitmem. Ne ben kabullenebiliyordum kendimi, ne de dünya beni. belki de çılgınca gelecek ancak ben bu dünyaya ait değilim gibi.
Ağaçların arasında ıslak toprağın kokusunu içime çektim. Elimi ağaçların üzerinde gezdirdim. Uzakta kurtlar gökyüzüne sanki haykırırcasına varlıklarını uluyordu. Çekirge sesleri, yer yer çıplak ayaklarımla üstüne bastığım yapraklar ve kuşlar ile bir bütündü burası. Düşüncelerden kaçmak için ne kadar da güzeldi orman aslında. Yoluma devam edebilmemdeki en büyük etken az da olsa ışığın etrafı aydınlatmasıydı. Doğrusu korku burada da benimleydi ama o tablodan sonra nereye baksam daha huzurlu geliyordu. Küçümseyici bakışları ve güzelliğinin altında yatan o soğukluk bir türlü aklımdan çıkmıyordu. Soğukluk hissi tüm bedenimi ele geçirirken yaprakların hışırtısını işittim. Bir şey vardı arkamda. Kafamı hızlıca çevirip onu bulmaya çalıştım.
"Kuş!"
Bu oydu. Ormanda dilek dilerken ve kontu bulmuşken beni izleyen o kuş. Kanatlarını açtı ve ağaçların arasında uçarak uzaklaşmaya, belki de benden kaçmaya başladı. Ama gitmesine izin veremezdim. Sinirlenmiştim çünkü varlığıyla bile beni rahatsız edecek biçimde duruyordu. Zihnim neler olup bittiğini algılayamazken koşmaya başladım. Ayaklarımın altı bastığım taşlar ve dallardan ötürü ağrımaya, belki de kanamaya başlamıştı ancak gitmesine izin verecek gibi de değildim.
Belki bir umut.
Ne olduğunu bilmediğim bir sorunun cevabını arıyormuşum gibi hissetmiştim. Gözden uzaklaşmaya başlamıştı. "Kaçma!" diye bağırdım yüksek sesle ve aceleyle. Bedenim çaresizce ve kontrolünü kaybetmiş bir şekilde koşmaya devam ederken bir hışırtı sesi duydum. Arkamda başka yaratıkların varlığını hissetmiştim. Lanet olsun, çığlıklarım ormandaki kurtları peşime takmıştı. Korktuğumu şimdi daha da net bir şekilde hissedebiliyordum. Yüreğim ağzımda atıyordu. Adımlarım artık koşar biçimde değil, birbirlerini kovalarcasınaydı. Canım acıyordu ama hayatımdan daha önemli değildi. Arkama tekrardan baktığımda ise 4 tane devasa kurdun beni kovalayanlar olduğunu görmüştüm. Onların bölgelerine girmiştim ve şimdi ise cezamı çekiyordum. Korkuyordum. Kuş umurumda değildi.
"Tüyü kır."
Beni yakalamalarına sadece birkaç adım kalmışken zihnimden geldiğine emin olduğum bir ses benimle konuştu. Dikkatimi toplayamıyordum. Hem, tüyü kırmak da ne demekti? Hemen arkama yaklaşmışlardı. Üzerime atlamaları an meselesiydi ve kuş da gözden kaybolmuştu. İleride ağaçlar kesiliyordu. Nereye doğru koşuyordum ben?
"Uçurum!" Ayağım tam da yerinde takılmıştı ve uçurumda yuvarlanıyordum şimdi. Fazla yüksek değildi ancak sonuçta çok kötü hırpalanmış ve düşmüştüm. Kollarımda ve dizlerimde derin olmasa da kesikler ve yaralar oluşmuştu ve ayağa kalkamıyordum. Bileğimi incitmiş olmalıydım. Devasa kurtlar bana doğru yaklaşmak üzereydi. Korkudan neredeyse tir tir titriyordum.
"Tüyü kır."
Elimi küçük bez çantama attım ve içinden Anka kuşuna ait olduğunu düşündüğüm tüyü aldım. Kırmızının en yoğun tonundaki bu tüyü hiç düşünmeden iki elimle büktüm. Cidden kırılmasa da gövdesinden su çıkmıştı.
Çok kısa bir süre sonra yer ağır bir şekilde sallanmıştı. İlahi bir rüzgar tüm bedenimi sarsarcasına yakınımdan esmişti ve neredeyse beni bile bir kenara fırlatabilirdi. Sıkı sıkı kapadığım gözlerimi zor da olsa aralayıp saçlarımı geriye doğru savuran rüzgara baktım. Bir adam vardı orada. Uzun boylu ve yapılı durmasının yanı sıra devasa, kırmızının en doygun tonunu taşıyan kanatlarını kurtların önüne doğru açmış, onları zavallı bir köpek gibi korkutup kaçırmıştı. Kurtlar gidince korkum geçmişti. İlahi yaratıklar artık kanıksayabildiğim tarzda varlıklardı ancak bir kurt tarafından kovalanmak hala kalbimin atmasına sebep oluyordu.
Sonunda nefes alışım normalleşmeye başladığında onu biraz daha inceledim. Kanatları Aiber'in kanatlarından farklı olarak daha uzun ve kırmızıydı. Saçlarının dipleri gerçek anlamda siyahtı ve uçlara doğru kırmızılaşıyordu. Altında yine siyah bir kumaş pantolonu vardı ve muhtemelen Aiber ile aynı sebepten, üzerinde bir şey yoktu. Kaslı bir yapısı vardı. Kafasını çevirip sinirli bir şekilde bana baktığında tuhaf bir şekilde anlık da olsa bir korku yaşamıştım.
"Lanet olsun! Neden beni kovalıyorsun ki? Gidiyorsam eğer sebebim var ki gidiyorum!" Dedi yine sinirli bir şekilde bana bakarken. Bakışlarında nefret yoktu ancak oldukça derin bir öfke de taşıyordu beraberinde. Bana sebepsiz yere sinirlenmesi beni de öfkelendirmişti. Ama bir dakika, kovalıyorsun mu dedi o? Şaşırmıştım ve sesime hakim olamadan bağırdım.
"Yoksa sen!?" Sözümü sinirle böldü ve beni uyardı.
"Bağırmasana! Evet ben o kuşum." Şaşırmıştım ama belli edemezdim. Gerçekten ben bu adamı mı kovalamıştım? Oldukça emin duruyordu. Sanırım yalan değildi Kollarımı birleştirip ukala bir bakış atıp konuştum.
"Ne yani, siz ilahi varlıkların daha estetik bir duruşu olmaz mıydı? Dümdüz odunsun sen!" Gülümseyip korkusuzca gözlerinin içine baktım. Aiber bir tablo gibi duruyorken bu adamın da en az onun kadar değerli olması tamamen saçmalık gibi duruyordu.
"Henüz ayağa bile kalkamamış birine göre fazla cesursun. Seni şurada öldürsem mi?" Ellerini arkasında birleştirip üzerime doğru eğilmişti ve bu hareketi kaslarını daha da belirgin yapmıştı. Onun suratındaki tehditkar gülümsemeye karşın benim bakışlarımda gayet net duran bir muziplik vardı. Tuhaf bir şekilde kendimi güçlü hissediyordum. Ben delireli çok olmuştu. Normalimdi artık bu. Sanki daha az önce ölümüne kovalanmamış gibi hissediyordum. Belki de artık o kadar da önemli değildi yaşam denilen bu kavram benim için, yahut bir çeşit kendine güven besliyordum.
"Yapamazsın ki aptal kuş!" Gülmüştüm. Neden bilmiyordum ama içimde ona karşı bir korku hissi kalmamıştı. Doğru olan bu değildi ama etik anlayışları normal durumlar için geçerliydi. Kendimi kaybetmiştim. Hiçbir yerdeydim ve hiç kimsedeydim. Bir süre hiçbir şey söylemeden durdu ve sonra o da yere oturdu. Etraf karanlıktı. Çok bir şey söyleyebileceğimi düşünmüyordum. O da zaten benden konuşmamı beklemiyordu.
"Açıkça söyleyeyim. İlgimi çekiyorsun." Ciddileştim. Elimi çimene koyup yaslanarak oturdum.
"Bunu ne yöne çekmeliyim." Kafamı yana yatırıp sordum.
"İstediğin yöne çek. Muhtemelen zannettiğin şey çok farklı. İnsanlar ilgiyi tek bir yöne çekerek hata yaparlar. O yüzden normal karşılayacağım."
"O halde, ilginin sebebini öğrenebilir miyim?"
"Şimdiye kadar hiçbir insan Dokuz Dallı Ağaçtan dilek dileyemedi. Hatta bunu bırak o ormanda sağ kalman bile bir mucize. Tam da bu yüzden ilgimi çekiyorsun."
"Gerçekten mi? İnanmam, benim yolundan zevk ile geçtiğim ormanın o kadar tehlikeli olması saçmalık. Ben nasıl geçebildim peki?"
"Sence bilsem sana bunları söyler miydim? Söylemeyi bırak o tüyü bile alamazdın açıkçası. Vermezdim çünkü." Tüyü bana bilerek mi vermişti?
"Aman çok saol." Dedim kinaye yaparak.
"Ne demek efendim, her zaman" Dedi kinaye yaparak.
"Adın ne?" Dedim. Tanışmak istiyordum.
"Benim bir adım yok. Ben sadece bir kuşum." Bu dediğine inanmamı beklemeyecekti galiba.
"Ciddi misin? Az önce korkup kaçan kurtlar bile senden sadece bir kuş diye bahsetmezler. Söyle, nesin sen?" Tek kaşımı kaldırıp sordum. Ona karşı bir saygı beslemiyordum. Hatta açıkçası kabalaşmaktan korkmayacağım tarzda birisi gibi gelmişti bana. Hatta belki de bu kişiliğimi ben bile ilk kez görüyordum.
"Kim olduğumu bilseydin benimle böyle konuşamazdın."
"Ona ben karar veririm."
"Tamam, ben Anka kuşlarının koruyucu ruhuyum." Ciddi miydi o. Koruyucu ruh diyordu. Ne demekti şimdi bu?
"Melek gibi bir şey mi?"
"Hayır, aslında çok daha farklı. Melekler tanrının emirlerini yerine getirirler. Bu onların görevidir. Biz, yani Koruyucu ruhların amacı varlıkların düzenini sağlamaktır. Benim görevim de bu, Anka kuşlarını korurum."
"Uçabilir misin peki?"
"Evet?" Mutlu olmuştum bunu duymama. Muhtemelen ihtiyacım olan şey ondaydı.
"Beni," dedim. "Beni Dinmeyen Yağmurun Ormanına götürebilir misin?"
"Tabi ki de hayır." Dedi. Öfkelenmiştim.
"Neden peki!?"
"Neden böyle bir şey için uğraşayım! Aptal bir kuş değil miyim ben?" Sanırım bunu dememe sinirleniyordu. N'apabilirdim ki, ben seviyordum.
"Peki, hiç değilse kalkmama yardım et." Alay edercesine güldü ve ayağa kalkıp elini uzattı. Elini tuttuğumda beni yukarı kaldırdı ve birden dayanılmaz bir acı hissettim. O da anlamış olacak ki doğruca ayağıma baktı. Canım yanıyordu, üzerine basamıyordum. Sanki iyi bir şeymiş gibi güldü.
"On binlerce yıldır dünyadayım ama bana böyle dik dik bakabilen bir sen varsın şu halinle."
Acıya daha fazla dayanamayıp yeniden toprağın üzerine oturmuştum. Hem ayağımın, hem de ukala tavırlarının üzerime bıraktığı etkiyle tekrardan bağırdım.
"Ne varmış benim halimde!?" Şimdi daha sesli gülüyordu.
"Ne yok ki!" Dedi. Bakışları ile üzerimi işaret etmişti. Kollarımda ve bacaklarımda düşmenin etkisiyle oluşmuş bir sürü çizik ve kanama vardı. Ancak kanama o kadar inceydi ki çoktan kurumuştu. Ayaklarımın altında kesikler, yaralar açılmıştı. Diz kapaklarıma kadar uzanan beyaz geceliğim çamur ve toz ile mahvolmuştu. Mahvolmaya alışıktım. Tuhaf bir tebessüm attım gözlerimi aşağıya eğerken. İfadesinde anlık bir değişim ile duraksadı. Ne olduğunu anlamak için tekrardan kafamı kaldırdığımda ise. Onu kollarını belime dolarken bulmuştum.
"N'apıyorsun sen!" Öfkeyle solumuştum. Kollarından kurtulmaya çalışıyordum ama beni daha sıkı tutup kanatlarını açıp çırptı. Ayaklarımın yerden kesilmesi bende hoş bir etki değil, tam aksine korkudan sarsılacağım bir his yaratmıştı. Kendimi ondan kurtarmaya çalışıyordum ama bu hiçbir işe yaramıyordu. Ağaçların da üstüne çıkmıştık şimdi. Sesim titriyordu. Gözlerimi aşağıya diktiğim her an içimden bir şey kopuyordu.
"İndir beni!" Yalvarırım.
Korkum tüm bedenimi ele almıştı. Titremeye başlamıştım şimdi. Ayaklarımı salladım öfkeyle ve hiçbir işe yaramadan. Tüm çabalarım boşunaydı ve ben bundan nefret etmiştim. Korkuyordum, korkuyordum, korkuyordum.
"Seni tam şuan bırakmamı istersin sanırım?" Kollarını gevşetti. Devasa bir çığlık patlattım o an. Ben tam kollarından düşmek üzereyken tekrar sıkıca ve güzelce tuttu beni belimden. Bütün bu kahrolası işkenceden deli gibi zevk alıyor gibi gözüküyordu. Nefretle ve kinle baktım ona doğru. Şimdi ise kollarını ben kavramıştım.
"Pisliksin sen!" Tükürürcesine demiştim bu sözleri. Korkudan zaten sahip olduğum iki damlalık aklımı da yitirmiştim. Rüzgarın tenime değişinden nefret etmiştim. Yüzümde akan sıvıyı hissedince ağladığımı fark etmiştim.
"Korkuyorsun galiba ha? Az önce gözlerimin içine bakarken bu kadar güçsüz değildin." Böyleyken bile iddialaşıyordu. Ondan ilk görüşümde de hoşlanmamıştım, şimdi de nefret ediyordum. Gözlerinin içine büyük bir hışımla bakmıştım.
"İstediğin kadar öyle bak. Bunu rastgele konuşmadan önce düşünecektin."
"İnelim bakalım ben göstereceğim sana kiminle uğraştığımı." Suratıma doğru gülerek baktı. Havada durmak yerine şimdi uçarak beni bir yere götürüyordu. Hareketi ile sallanmaya başlamıştım ve her kanat çırpışı beynime işliyordu. Sürekli çığlık atıyordum şimdi.
"Ayy!"
"Bağırmasana be!"
"İndir beni!" Durdum ve söylemekten nefret ettiğim o sözü kullandım. "Yalvarırım..." Biraz durdu ve bir kolunu dizlerimin altına koyarak beni daha da güvenli bir şekilde tuttu.
"Kollarını boynuma dola." Dedi.
Öyle yaptım. Şimdi daha sakin uçuyordu ve sanki nereden geldiğimi biliyor gibi doğruca Boris'in çiftlik evine götürüyordu beni. Ben ise ağlamamı durduramıyordum bile. Korku hala oradaydı ve beni ona muhtaç ediyordu.
Ağaçlar yukarıda korkutucuydu. Kuşlar yukarıda korkutucuydu. Yıldızlar yukarıda korkutucuydu. Ve ben yukarıda sadece ağlayabiliyordum. Çaresiz ve ne yapacağımı bilemez bir titreme tüm vücuduma yayıldığından ötürü tüm hayatım şu aptal kuşun elinde kalmıştı. Belki de gururuma yediremiyordum. Beni kendisine muhtaç bırakması bile ne kadar büyük bir pislik olduğunun kanıtıydı. Belki de ben çok güçsüzdüm. Nefret etmiştim bu histen. Sahip olduğum o tek damlalık gururum da her kanat çırpma sesinde eziliyordu.
Nihayet beni yere indirdiğinde midemi daha fazla tutamadım ve ağaca doğru tutunarak eğilip midemin içini boşaltarak kendimi rahatlatmaya çalıştım. Az da olsa işe yaramıştı. Kafamı kaldırıp yanımda duran ve yaptığından zevk almış gözlerle bana bakan o adama nefretle baktım.
"Şimdi anlamışsındır neyle uğraştığını. Eğer beni biraz daha zorlarsan ellerimin arasından kayıp gitmene izin veririm." Açıkça tehdit ediyordu beni. Beni, tehdit ediyordu.
"Ne saçmalıyorsun sen be!" Dedim. Yerden beş yahut altı tane çakıl taşı alırken kendi kendime mırıldanarak söyleniyordum.
"Git buradan! Pis kuş!" Elime aldığım taşları ona fırlattım. Mısır tarlasına girmiş kargayı korkutmaya çalışır gibi yaklaşıyordum. İstediği kadar beni gökyüzünde bıraksın, bir daha asla ama asla gururumun bu şekilde kırılmasına izin vermeyecektim.
"N'aptığını sanıyorsun sen be!?" Elimdeki taş kafasına isabet edince rahatsız olmuş ve uçarak uzaklaşmıştı.
"Sen adam olmazsın!" dedi gökyüzüne geri döndüğünde. İstediği kadar kaçsın. Ben ihtiyacım olanı almıştım bile. Doğruyu söylemek gerekirse tüm bu kaostan sonra onu taşlamak terapi gibi gelmişti.
"Karga!" Diyerek bağırdım o ukala kuşa doğru. Şimdi benden uzaklara doğru uçuyordu. Her ne kadar şeytan görsün yüzünü demek istesem de onu tekrar çağırmam gerekeceği bir duruma düşeceğim -ki bundan oldukça emindim- için o beni taşırken gizlice koparttığım bir tüyünü almıştım.
"Pis Karga! Ben bunun intikamını alacağım!"
Elimdeki son taşı da ona doğru fırlattıktan sonra sinirle arkamı dönüp cıkcıklayıp yürümeye çalışıyordum her ne kadar ayağımın üzerine basamasam da.
"Geri zekalı!"
***
Yükseklerdeki bir kayalığa doğru yeniden konduğunda aşağıya doğru baktı ve kendi kendine konuştu.
"O kadın," Dedi.
"Belki de aradığım şey ondadır."
Tüm bu olanlardan sonra korkudan ölmemesi bile bir işaretti onun için. Daha önceden de ilgisini çektiği için onu izliyordu. Yalnızlık onun gibi birisi için bulunamayan bir nimetti. On binlerce yıldır hayattaydı ve gençliğini kaybetmemişti. İhtiras sahibi olup olgun olgun konuşmak ona göre değildi. Sahip olduğu ve üzerine yüklenen binlerce devasa sorunun altında ezilmeden yaşamaya çalışıyordu sadece. Bildiklerini kendine bile itiraf edemiyordu bu isimsiz ve varlıksız adam. Kızı öldürmeyecekti. Tüm bu meselelerin arasında buna ayıracak bir vaktinin olmamasına karşın koruması gereken bir de halkı vardı. Sadece bakarak bile kızın içinde taşıdığı o derin varoluş yarasını fark edebiliyordu ki bu, kızın bile henüz fark etmediği bir şeydi. Onu izlemeye devam edecekti. Başka bir çaresi yoktu.
Yüksekler için fazla aşağılık olduğunu sanıyordu.


