İçeriğe geç

Kayıp Yıldız

Bölüm 7 · 27 dk okuma

Kayıp Yıldız

Bölüm 7

Güneş Gören Tepeler ve Ağaçların Gölgesi

Özgürlüğüm için kaçtığım bu yolculuk, sessiz sedasız ağırlığını üzerime atmıştı. Şimdi ise kendimi annemin ölümünün bile bir tesadüf olmadığını düşünürken bulmuştum. Sadece hayatta kalmayı istiyordum ben, Oysa iş o kadar ciddi bir hale gelmişti ki kendimi bir melekten sorumlu olurken bulmuştum. Her şeyin üzerine bir de intikam mı binecekti şimdi? Gerekirse evet. Ve karşımdaki bu yorgun adam bir şeyler biliyordu. Suratında şoka uğramış bir ifade ve belli ki ne olduğu bilinmez yoğun bir duygu birikimi sonrası titreyen elleri vardı. Normalde üstelemek istemezdim lakin belli ki bu durum soru sormaya gayet hakkım olan bir mevzuydu.

"Kont!" Söylediğimi duymadı. Ayaklandı ve ne yapacağını bilemez, derin ve karanlık bir çaresizliğin içine çekilmiş gibi hızlı adımlarla kendisini engellemeye çalışıyordu. Elli ile ağzını kapattı ve delirmiş gibi bir telaş içinde, neredeyse kendini kaybedecekti.

"Kont! Annemi tanıyor musunuz!" Öfkelenmiştim ve Kont'un yaptığı gibi bir histeri krizi ile ayağa kalkmıştım. Sonunda laflarım ona ulaşmış olacak ki aniden ürkerek gözlerimin içine baktı. Zavallılığı, korkuyu, pişmanlığı ve öfkeyi aynı anda taşıyordu ifadesi. Dudakları titriyordu.

"B-ben," diyebilmişti sadece cılız bir ses ile. Ardından tüm dikkatimi Aiber'e yöneltecek bir şeye şahit olmuştum. Pekala, Kont bekleyebilirdi. Belki de ilk ve sonkez anın güzelliğini çıkarmak için ciddi bir meseleyi ertelemiştim. Tüm öfkem ve endişem resetlenmişti onu görünce, Aiber beyaz ata biniyor, ve onu çok iyi bir şekilde kontrol edebiliyordu. Bembeyaz bir atın üzerinde oturan o bembeyaz saçlı meleği görmek, bana bir masalda yaşıyormuşum gibi hissettirmişti.

"Laphes!" Yaklaştığında suratındaki sevinç dolu ifadeyi idrak ettim. Gözleri faltaşı gibi açılmış, en temiz sudan bile daha berrak bir gülümseme takınmıştı. Çok şaşırmıştım bunun olmasına, At sürebildiğini bile bilmiyordum. Tam arkamdan gelen yüksek bir ses bütün dikkatimi ona vermemi sağlamıştı, beni korkutmayı başarmıştı ve minik bir çığlık patlatmama sebebiyet vermişti. Aren tam da kulağımın dibinde bilerek yüksek sesle konuşmuştu.

"Ne düşündüğünü biliyorum!"

"Ayy! Bağırmasana, ödüm koptu!" Elimi alnıma götürmüş, sinirimin geçmesi için sessizce hızlı birkaç adım atmıştım. O ise tepkimden memnun ve gurur dolu bir ifade ile gülüyordu bana.

"Ne söyleyeceksen çabuk söyle!"

"Tamam tamam sinirlenmeyin genç hanım, atı nasıl sürdüğünü mü düşünüyordunuz?" Gerçekten bunu sadece ifademe bakarak anlamıştı. Kont'un onu yaveri yapmasının sebebini anlamıştım. Sessizliğim dediklerini bir nevi onayladığı için suratında gururlu bir ifade belirmişti.

"Bunun sebebi, hafızasını kaybetse bile motor hareketlerinin devam etmesidir. Hatta itiraf etmeliyim bu işi benden daha iyi yapışı sinirimi bozmadı değil." Bunları söylerken o da benim gibi ata binip yanımıza gelen Aiber'e bakıyordu. Sonra attan indi ve yanıma doğru hızlı ve heyecanlı adımlarla geldi. Tam karşıma geçti ve hiç değişmeyen suratındaki sevinç ifadesi ile yanımızdaki Aren'i yok sayarak "Laphes!" dedi. Aiber beni her gördüğünde tuhaf bir şekilde fazla sevinçli oluyordu. Nedenini bilmiyordum ama bunun normal olduğunu da düşünmüyordum.

Uykumdan uyanmamı bile sanki yok oluşun eşiğindeki dünyayı ben kurtarmışım gibi karşılıyordu ve bu son on iki yılını sevgisiz bir şekilde geçiren bana gerçekten ağır geliyordu. Yine de kıyamıyordum ona, uzaklaştıramıyordum onu kendimden ve belki de, belki de uzaklaşmasını bile istemiyordum. Geçmişte sevgiyi arayacak kadar bile güzel değildi hayatım. Hatta sevgiyi hissetmeyi 'istemek' bile benim gibi birisine fazlaydı. Hayatımda, hayatta kalma içgüdüsü o kadar büyük bir yer kaplamıştı ki sevgi isteyecek durumda bile değildim. Ölmemek için yaşıyordum ve sevgi, öfke gibi duygulara hayatımda bir yer yoktu. Onlara ayıracak yerim yoktu, kalmamıştı. Belki de Aiber'in sevgisi bana Ülgen'in bir lütfuydu.

"Günaydın." Dedim gülümseyerek. Belki de gülüşüm, aiberin sevgisine karşı verebileceğim tek şeydi. Belki bu bile değildi hatta. Sonunda Aiber gözlerini tüm bu kısa muhabbette yanımızda bulunan Aren'e çevirdi. Ona, güzel bir yemeğin içinden çıkan bir saç gibi, Odanın içine giren hamam böceği gibi bakıyordu. Gözlerinin içinden fırlayıp taşan derin bir kıskançlık vardı. Nitekim Aren tüm bu duygu değişimini fark edip, sebebini de yine ondan beklendiği gibi anlamıştı. Ve suratına bakarak anlayabildiğim bir ifade ile dalga geçiyor, hatta bu tuhaf ve ne olduğunu anlamadığım aralarındaki bu sürtüşmeden zevk bile alıyordu diyebilirdim. Sonra ateşe körükle gider gibi elini omzuma atmıştı ve bu normalde aralarına girmek istemeyen beni bile sinirlendirmişti. Samimiyetsiz tavrından kaçınmak için yana doğru birkaç adım attığım esnada aklım bir şeye takılmıştı. Kafamı hızlıca arkama çevirdiğimde Kont'un çoktan uzaklaştığını fark etmiştim. Muhtemelen bana vereceği cevabın ağırlığından ötürüydü bu kaçış çabası. Umursamadım, istediği kadar farklı rotalar ile benden uzaklaşmaya çalışsın, bu nafile çabası onu sadece bir anlığına kurtaracaktı vereceği cevaptan. Günün sonunda gittiği yere beni de götürmeye mecburdu.

"Bu ova da ne çok güzelmiş. Kurak değil toprakları." Bunu dememin sebeplerinden birisi doğduğumdan beri gördüğüm yerlerin kuraklaşmış yahut çok fazla yağmurdan ötürü bir hallere girmiş olmasıydı. Öte yandan Kont'un cevabını düşünmek onun gibi beni de delirtecek gibiydi.

"Muhtemelen böyle kalmaz." Aren'in hüzün dolu sesini işitebiliyordum ve bu bende büyük bir merak uyanmasına sebep oluyordu. Ne demekti bu?

"Böyle kalmaz derken ne demeye çalışıyorsun?" Gözlerime doğru ne demeye getirdiğini anlamamama şaşırmış gibi bir bakış attı.

"Lanet, Laphes." dedi ve gökyüzüne doğru işaret parmağını bir şeye işaret eder gibi kaldırdı.

"Kayıp Yıldızın Laneti" Diyerek sözlerini tamamladı. Bu bana oldukça saçma gelmişti, şaman bir ailede büyüdüğüm için hikayeye aşinaydım. Lakin inanç, bazen bir bahane olarak yanlış bir şekilde kullanılır.

"Ne yani? Buna inanmamı mı bekliyorsun?" İmparatorluğun günah keçisine ihtiyacı vardı anlaşılan, nelerin olduğunu anlamasam da böylesine büyük bir iklim krizinin sebebinin kaybolan bir yıldız ile alakası olması çok mantıksız geliyordu bana.

"İnanmanı beklemiyorum, Laphes. Fark etsen yeter. Sence imparatorluğun böyle bir şeye gücü yeter mi?" Duraksadım. Gerçekten halkını bile doyurmaya gücü yetmeyen bir imparatorluk, böyle bir efsaneyi kendi çıkarları için kullanabilir miydi? Bence evet.

"Söyle o zaman? Dünyayı yıkımın eşiğine getiren şey ne? Halk neden ekmek bile alamıyor?"

"Bu sorun için sana iki ayrı cevap verebilirim. Öncelikle bilmiyorum, ben bir Kont'un asistanından başka bir şey değilim. İkinci cevabı vermek içinse çok zeki olmaya gerek yok." Ciddi bir yüz ile kafasını çevirdi ve hayranlıkla izlediği gökyüzünü bir kenara bıraktı. "İmparatorluk çöküyor Laphes." İmparatorluk çöküyor mu? Ne anlama geliyordu bu? Çocukluğumdan beri imparatorluğun gerçekten gücün sahibi olduğunu ve yüzlerce yıl daha hiçbir şey olmadan yaşayacağından emin bir şekilde büyütülmüştüm. Hatta yakın zamanda yapılan bir savaştan da galip ayrılmıştık.

"Ben, anlayamıyorum, kıtanın hakimi olan koca bir imparatorluk nasıl sessiz sedasız çökebilir?"

"O kadarını ben de bilmiyorum. Tek bildiğim içten içe çürüdüğü." Harika, zihnimin içine başka bir dipsiz kuyu açtığın için teşekkür ederim Aren. Birisi bana tüm cevapları ne zaman verecek? Anlaşılan evren benim tüm bu soruların cevaplarını kendim bulmamı söylüyordu bana. Hoş, zaten yardımcı olmak isteseydi en başından bu lanet dünyada hayatta kalma çabası vermez, hiç doğmamış olurdum. Dizlerimi kırıp toprağın üzerine bağdaş kurdum ve elime solmaya yüz tutmuş bir ot parçası alıp onu ufaladım. Aren'in dediği doğruydu belki ve kendini gerçekleştiriyordu. Ayakta kaba taslak attığım bakışımda bana cennetten bir bahçe gibi gelmişti. Elime ot parçasını aldığımda ise gerçekten ne gördüğümü fark ettim. Gözlerimle otları çok daha detaylı inceledim. Fark ettiğim şey karşısında nutkum tutulmuştu. Bu arazi, ölüyordu. Uzaktan en canlı yeşili üzerlerinde yaşatan bu toprak sanki yüzlerce yıldır yağmur yağmamış gibi kupkuruydu.

Sonra aklıma geldi, toprak dahi olsan, ölebilir miydin? Yaşadığını nasıl fark edersin ki ölebilesin gerçi. İnsan yaşadığına nasıl karar verebilir ki hem. Düşündükçe daha da dibine batacağım, bir sonuca varmaksızın yanlış cevaplarında boğulacağım bir soruydu bu. Çünkü en doğru cevap bile bazı zamanların arasında yanlış olabilirdi bu çürüyen dünyada. gözlerimi civarda dolaştırıyor, belki de bütün her şeyi içinde birleştirebilecek olan bir anlam noktası arıyordum. Yere ne kadar yakınsan süslü yalanlara da bir o kadar uzaksındır. Bu yüzdendir ki zirvedeki soylu kesim, halkı asla tam anlamıyla anlamaz. Belki de bu benim taraflı görüşümdür ancak soylu bir ailede doğmak demek, acılı gerçeklerin kapısına bağlanan kaliteli bir kumaş ve ağızlarının içine sokulmuş bir altın kaşıktı ki konuşamasınlar.

Hava karanlık değildi, güneş tepeye çıkalı baya olmuştu anlaşılan. Yine de tepede büyük bir kudret gibi parlayan bu güneş, sanki önünde bir bulut varmış gibi bir ışık saçabiliyordu toprağa. Zirvedeydi belki ancak ışığı yetersizdi. Başıma bir ağrı girdi sonra. Zihnim kendine bir değil bin bir dert arıyordu anlaşılan. Tiksintim birden topraktan, elimde ufaladığım ot parçasını attım hemen ve parmaklarımın üzerinde bıraktığı kire baktım. Sanki bir şeyden kaçmak ister gibi ayağa kalkmıştım. Bir anda kendimi tüm bu çürümeye yüz tutmuş araziden, az ilerde Aren ile konuşan Aiber'den, bir aceleyle benden uzaklaşmaya çalışan Kont'tan ve civarda otlanmaya çalışan atlardan ölümüne soyutlamıştım. Her şey çok yabancı hissettirdi ve bu olmayan aidiyet hissi kafama kürekle vurulmuş gibi hissetmemi sağlamıştı. Özgürlüğüm için cüret ettiğim şeyi şimdi çok daha canlı idrak etmiştim. Dehşete düşmüş bir ifade ile Aiber'e bakıyordum. "Tanrım," dedin kimsenin duymayacağından emin olduğum kadar kısık bir fısıltı ile. "Neye bulaştım ben..."

Rüzgar saçlarımı istediği yönde savuracak kadar sert esiyordu. Normalde önüme gelmesinden rahatsız olduğum saçlarım, şimdiki durumumda o kadar da büyük bir dert değildi. Çevremdeki bu kişilerin varlıklarıyla bana oluşturduğu o ezici ve yoğun sorumluluk duygusunun altında hissediyordum kendimi. Bir çeşit paralı asker olarak Kontun emirleri altında yaşamam gerekliydi ve reddettiğim taktirde kendime nasıl bakacağımı bilmiyordum. Belki yeniden bir hizmetçi olarak çalışabilirdim ancak doğruyu söylemek gerekirse o işten nefret ediyordum. Aptal bir gururdan başka bir şey değildi aslında, başkasının yediği yemekleri temizlemek ve tıpkı bir köleymiş gibi çalışmak benim için ezici bir utançtan başka bir şey değildi. Yanlış anlaşılmak istemem, sadece bana gerçek bir özgürlük verecek bir meslek yapmak istiyordum. Çalışmam lazımdı, ve şimdiki duruma bakılırsa çalışmak zorundaydım. Çünkü o melek ben olmadan kahrolacak, ölecek gibi duruyordu ve eğer böyle olursa benim de ne kadar yaşayacağım belli olmazdı. Bir meleği ölümüne terk edecek cesarete sahip miydim? Peki o beni nereye kadar beklemeye devam edebilirdi? Ölmek istemiyordum ama nasıl yaşayacağımı da bilmiyordum.

Kapana kısılmış hissetmiştim. Bedenim artık benimle özleşmiş mu hisse bir tepki göstermeyecek kadar alışkındı. Bu yüzden ne bir titreme yakalamıştı ellerimi, ne de bir hıçkırık takılmıştı boğazıma. Çaresiz hissediyordum ama o kadar alışkındım ki bu duyguya, dışarıdan bakıldığında ben bile kendimi tanıyamayacak ve mutlu olduğumu düşünecektim. Sert rüzgara yüzümü döndüm, gözlerimi kapadım ve kokusunu sonuna kadar içime çektim. Kısa bir süre sonra verdiğim nefesle birlikte gözlerim de açılmıştı.

"Laphes, iyi misin?" İrkildim, karşımda dikilip endişeli bir suratla bana bakan kişi Aiber'den başkası değildi. Onun benim için endişelendiğini biliyordum. Daha doğru bir tabir ile onun benim için endişelenen tek kişi olduğunu biliyordum. Bir anda ona karşı oldukça yoğun bir minnet duygusu hissetmiştim. Bir anlıktı ama, sadece bir anlığına gelen yoğun bir duyguydu. Öyle olmalıydı ama o kadar tanıdık ve yabancı bir histi ki bu, gözlerimden süzülüp çeneme kadar gelen ve en sonunda yere damlayan bir gözyaşı tanesini açıklıyordu. Ve benim için endişelenilmesinin mutluluğu altında ezildiğimi hissetmiştim. Yeni ağlamaya başlamış bir çocuk gibi ses çıkarttım. Parmak uçlarıma kadar kalkıp kollarımı boynuna doladım ve sıkıca sarıldım ona. O da başta ne olduğunu tam olarak idrak edemese de beni reddetmedi ve kollarını belime doladı. Hıçkırıklar içinde ağlayıp ona sıkıca sarılıyordum. Teşekkür ederim, teşekkür ederim endişelendiğin için.

Sonra içimden bi ben bana bu sözleri söyledi. Sen ki Laphes; hizmetçi olamayacak kadar dik başlı, bir 'iyi misin?' sorusuna sevinçten ağlayacak kadar muhtaçsın. İrkilmiştim. Kendimi çöken karanlığın ortasında soğuk ve yalnız hissediyordum ve böyle hissettikçe daha da sıkı sarılıyordum Aiber'in boynuna. Şikayet etmiyordu, hatta şuan onu boğarak öldürecek olsam bile bir şey demeyecek gibi duruyordu. Kucağı sımsıcak sobalı bir köy eviydi ve ben ise kışın ortasında evsiz kalmıştım. Aiber'i koruyacaktım. Tüm dünyadan ve kötü niyeti olan her insandan koruyacaktım onu ve sırf bunun için yorgunluktan bayılana kadar antrenman yapabilirdim. Gözlerimi açtım, ağlamam durmamıştı ama artık hıçkırmıyordum.

Sonra bize neye uğradığını şaşırmış gibi bakan Aren'i fark ettim. Bir süre hiçbir şey yapmadan sadece bizi izlemişti. Sonra ise kollarını muzip bir ifade ile havaya kaldırdı ve gerinme hareketi yapıp arkasını döndü. O uzaklara doğru yürürken Aiber'i kast edip benim tam olarak anlamlandıramadığım tarzda bir şeyler söyledi.

"Pekala, artık seninle oynamayacağım." Ne demekti bu? Bana karşı bu kadar samimiyetsiz ve yakın davranmasının sebebi Aiber'i kıskandırmak istemesi miydi gerçekten? Bunu bu kadar geç fark ettiğim için kendimi sorguluyordum şimdi. Kollarım ile boynuna doladığım düğümü çözdüm ve karşısında dikildim. Tıpkı dün benim ona yaptığım gibi yaptı ve eli ile gözyaşımı sildi. Elimi elinin üzerine koydum ve ağlamamı hiçe sayarak gülümsedim Aiber'e ve benim ona sunabileceğim en içten gülümsememe karşılık Aiber hiçbir tepki vermeden hayranlıkla bakıyordu. Gözleri suratıma dalmış, dudakları aralanmıştı.

"Beni terk etme," Neden böyle bir şey demişti ki? Durduk yere onu terk edeceğimi de nerden çıkarmıştı? Hele ki ben, ilk kez böyle sevilirken. Ne hissettiğimi anlamlandıramıyordum. Sevgisinden korkuyor muydum yoksa tüm bu hisler çok yabancı şeyler olduğu için mi böyleydim. Bir yanım onu bırakıp gitmek isterken diğer yanım da onsuz yaşayamayacak gibiydi. Suratında tuttuğum elini biraz sıktım ve gözlerine bakmadan söyledim.

"Seni asla terk etmeyeceğim." Peki ben inanıyor muydum bu sözlerime? Zihnimin en çıkmaz sokaklarında bile bu sorunun cevabı yoktu ve ben bundan rahatsız olmuştum. Zihnim ikiye bölünmüştü ve ben ne yapacağımı bilmiyordum. Her şey çok farklı geliyordu şimdi ve ne yapmam gerektiğini dahi bilmiyordum. Kendi benliğimin hiç olmadığı kadar yabancısıydım. Ne ağlamak geliyordu içimden, ne de gülümsemek. Elini indirdim ve zihnimi kemiren bu konudan kaçmak için gözlerimle aklıma ilk gelen şeyi aradım.

"A-ah doğru! Atımız nerede bizim?" Hızlı, hatta neredeyse koşar adımlarla gidiyordum atın yanına, bir enkazdan kaçar gibi, zihnimdeki bir enkazdan. Halbuki bütün bu şeyler çok mantıksızdı. Kont'un bana cevap vermekten kaçamayacağı gibi, ben de içimdeki bu sesten kaçamayacaktım. Her şey zihnimdeydi benim. Kaçma şeklim de, kaçtığım şey de.

Atın yanına vardığım zaman durduğu yerden beni izleyen Aiber'e seslendim. "Gelsene!" Dediğimi ikiletmedi ve hemen yanıma geldi. Atın kafasını biraz okşayıp tekrardan Aiber'e döndüm.

"Ona bir isim vermeliyiz. Sence ne olmalı?"

"Bilmem ki, senin vereceğin bütün isimler ona çok yakışacaktır." Bütün bu güzel sözleri suratındaki o mükemmel gülümseme ile söylemesi, bana doğru öyle güzel bakıyordu ki kime baktığını bilmesem kendime aşık olacaktım. Saçlarına vuran rüzgarlar onu sanki taçlandırıyordu.

"Abartma sende canım!" Gözleri büyüdü, Kaşları kalktı ve suratında ne olduğunu anlamadığım bir şekilde suratında şaşırmış bir ifade belirmişti.

"Ben," dedi ve bakışlarını gözlerime doğrulttu. "Gerçekten de senin canın mıyım?" Onay bekler gibi bakıyordu bana, bakışları bir çocuk kadar masumdu. Aklımı kaçırmış olmalıydım. O kadar güzeldi ki.

"Laphes!" Dalmıştım.

"Aah, pardon pardon!" Suratım kıpkırmızı olmuştu. Kalbim deli gibi çarpıyordu ancak nedenini sorgulayacak cesaretim kalmamıştı. Gözlerine bakamadan hızlıca birkaç şey geveledim.

"Lafın gelişi demiştim!" Kaşlarım çatılmıştı ve biraz daha bu utanç verici durumda kalmak istemiyordum. O yüzden sesim biraz öfkeli çıkmış olacak ki Suratında şimdi de üzgün ve korkmuş bir ifade belirmişti. Gerçekten duyguları nasıl bu kadar hızlı ve yoğun değişebilirdi.

"K-kusura bakma. Seni sinirlendirmek istememiştim." O kadar üzgün ve endişeli görünüyordu ki şimdide, dokunduğum an ağlayacak gibiydi. Dünya ve insanlar hakkında o kadar az şey biliyordu ki, belki de tam da bu şeydi beni ona çeken. Belki tam de bu yüzden onu bırakamıyordum. Bu bilgisizliği o kadar sevimliydi ki, Ona kızamıyordum bile. Birden bütün öfkem ve endişem geçmiş huzurlu hissetmiştim. Küçük bir gülüş attım ve elimi kafasına uzattım ve bir çocukla ilgileniyormuşum gibi saçlarını okşadım. Ne olduğunu anlamamış gibi bakıyordu, ama durumdan şikayetçi ya da rahatsız olmamıştı. Saçları kendi saçlarımdan bile yumuşacıktı. Kıvırcık saçlarıyla oynamak bu dünyadaki en stres azaltıcı şey olabilirdi. Elimi çekip bir şey demedim ve Aren'in olduğu tarafa doğru yürümeye başladım. Arkamı döndüm ve Gülümseyerek söyledim.

"Mair olsun. Güzel ve ihtişamlı demek." Tekrardan arkamı döndüğümde gülümsememe engel olamamıştım. Kendimi onunla uğraşmaktan alıkoyamıyordum belki. Şu son zamanlarda başıma gelen en iyi ve en kötü şey o olabilirdi ama hiç de sorun etmiyordum şimdilik. Kalbimi bir tüy ile gıdıklıyordu sanki. Arenin yanına vardığımda onun çantasından bir şeyler çıkardığını fark ettim. İşine oldukça odaklanmış duruyordu. Aklımda intikam çanları çalıyordu ve henüz beni de fark etmemişti. Özellikle ciddi ve hiçbir şey ifade etmeyen suratına bakınca anlıyordum bunu. Bazı insanlar işlerine odaklanırken bir heykel gibi suratlarında duygu belirmiyordu, Aren de onlardan olmalıydı. Sessizce arkasına kadar gittim. Kulağının yakınına tam eğilecektim ki,

"Leydim, daha sinsi olmalısınız." Lanet olsun, fark etmişti. Sinirlerim kopmuştu.

"Hiç de bile!" dedim hafif sinirli bir tonda. "Ben sadece yardıma geldim."

"Öyleyse yardıma ihtiyacım yok. Birazdan bir şeyler yiyeceğiz. Kendim ilgilenebilirim." Omuzlarımı kaldırıp sen bilirsin anlamında bir hareket yaptım ve yere oturup bağdaş kurdum.

"Kont nereye gitti?" dedim ciddi bir suratla. Her ne kadar sorunlarımdan ve sorularımdan kaçmak istesem de yapamadım. Biliyordum çünkü, gittiğim her yerde beni bulacaklardı.

"Kafasını dağıtmak için gitmiştir. Gelir şimdi." Sorularımı cevaplarken önündeki çantayla uğraşıyordu. İçinden birtakım kase, matara vesaire şeyler çıkarıyordu. Arkamı dönüp ağaçların arasına baktığımda tam da Aren'in dediği olmuştu. Gittiği gibi geri gelmişti. Sorumun cevabını almalı mıydım? Böyle bir orman bu cevabı almak için uygun yer miydi hiç bilmiyordum.

"Nasıl anladın?"

"Neyi?" Bir süre kafasını çevirip bana baktı.

"Kontun ne zaman geleceğini."

"Yıllarca birlikte at sürdüğün insanı kendisinden çok tanırsın." Sormam bile saçmaydı. Tabi ki tanıyacaktı. Ayağa kaltım ve bağırarak o ikisini çağırdım.

"Kont, Aiber buraya gelin!" O ikisi buraya gelirken ben de Aren'e o istemese bile yardım etmeye başlamıştım ki iş çabucak bitsin. Sonunda her şey düzenlendiğinde Kont ve Aiber yanımıza gelmişti. Aren sırasıyla tabaklarımıza bir parça et ve pirinç pilavı koyuyordu ve en sonunda kendisi de almıştı ve kaşıkları dağıtmıştı. Dördümüz de çimenlerin üzerine oturup yemek yiyecektik ama dördümüz de kim olduğumuzu bilmiyorduk. Ve ben, bu dört yabancının arasında yıllar boyunca yediğim en güzel yemeği yiyordum. Aşmam gereken sorunlarım katlanmıştı belki ama şimdi bir dokunulmazlığım vardı. En azından buna inanmak istiyordum. Burada birisi bana öylece vurup hakaret edemezdi. Artık insanların buna hakkı kalmamıştı. Bir intikam istemiyordum amcamdan. Ona nefretimi kazanma şansı bile vermeyecek ve onun gölgesi olmadan rahat olacaktım.

"Doğuya gideceğiz." Dikkatim Kont'a kaymıştı. Bir yandan konuşurken tabağındaki kendi hakkı olan eti benim tabağıma koyuyordu.

"Hayır, buna gerek yok!"

"Ölecek gibi duruyorsun. Biraz büyük sözü dinle de zayıflıktan ölme." konuşurken bana bakmıyordu. Gözlerini benden kaçırıyordu hatta. Yaptığı bu hareketin altında bir çeşit şevkat seziyordum. Nedenini bilmediğim, sormaya çekindiğim.

"Laphes ölecek mi!?" Endişe dolu bir surat ile soruyu soran Aiber'e dönmüştü şimdi tüm dikkat.

"Lafın gelişi söyledi, Ölmeyeceğim yane lütfen sakin ol." Onu sakinleştirmek için gülümsemiştim.

"Ah peki." dedi ve kendi etini alıp benim tabağıma koymaya çalıştı.

"Hayır hayır hayır." dedim hızlıca. "Rica ediyorum, onu sen ye."

Aiber benim bunu rica ettiğimi anlayınca vaz geçip kendi tabağına geri koydu ve bana bakıp,

"Bana yedirmeyecek misin?" Dedi. Yediğimiz yemek ben ve Kont'un boğazına aynı anda takılmış olacak ki ikimiz de öksürmeye başladık. Utancımdan geberecektim az kalsın. Aren ise tüm yaşananları keyifli bir tiyatro oyunu izler gibi izliyordu.

"Kendin ye!" diyebildim sadece. Aiber ne olduğunun ve arkasında nasıl bir enkaz bıraktığının farkına bile varmadan yemeğinin keyfini çıkarmaya başlamıştı. Ah be Aiber! Bu kadar da saf olunmaz ama! Kont'un Aiber'e attığı o öldürücü hissi fark etmiştim ki fark edilmeyecek gibi değildi. Aren'e yalvarır gibi baktım. Hayır, bakışlarımla gerçekten de yalvarırım diye bağırıyordum ki konuyu değiştirsin. Ahh Tanrım, çok utanç verici!

"Kont, Leydiye anlatır mısınız neden yoldayız?" Bunu diyeceğime inanamıyorum ancak teşekkür ederim Aren! O da suratına bana borçlusun der gibi bir ifade kondurmuştu. Kont da bunu bekliyormuş gibi boğazını temizledi ve konuşmaya başladı.

"Öhm- ever artık bilmeniz lazım. Buradan doğu tarafından bir köye gideceğiz. Orada tanıdığım birisi var. Bir süre orada kalacağız ve Laphes'in kılıç eğitimine başlayacağız. Orada aynı zamanda birisi daha var. O kişiyi bulup önemli bir müzayede için giriş biletimiz var. Onu alıp başkente döneceğiz."

"Ne gibi bir müzayededen söz ediyorsunuz?" Alacağım cevabın ağırlığından korkuyordum.

"İnsan müzayedesi." Boğazıma bir lokma daha durmuştu. Şimdi neye hizmet ettiğimi anlamıştım. Kont muhtemelen bu durumu bozmak istiyordu. İmparatorluk güya bu tip oluşumları yasaklamıştı. Ancak kimse bu kurala uymuyordu. Köleliği yasakladılar ancak halkın efendisi oldular. Kendi kurdukları kurallara bile uymayacak kadar kötü insanlardı onlar. Bunu biliyor olmak için mükemmel bir zeka gerekmez. Bu adamlar kendi kutsal güçlerinin arkasına saklanmış birer zavallıydı.

"Elbette son zamanlarda genç kızların özellikle güzel bir yüze sahip olanların seçilerek kaçırıldığını ve bir daha onlardan haber alınamadığını duymuşsundur."

Biliyordum. Hayat bana bu olayı ikinci ağızdan yaşama imkanı vermişti. Geçen, yahut ondan önceki sene olması gerekirdi. Viola adında genç bir kızdı o. Suratında her günü cehennem olan benim aksime hep bir gülümseme taşırdı. Oldukça dışa dönük ve sosyal bir kişiliği vardı. Ve bu sayede arkadaş olabilmiştik. O kız benim kurtarıcımdı, bana can veren kişiydi sevgisiyle. Esmere yakın buğday renginde bir teni ve toprak gibi kahverengi gözleri vardı. Dümdüz, simsiyah saçlarını savuruşu ile köydeki herkesin hayranlıkla baktığı bir etki yaratırdı. O zamanlar bir hizmetçi olarak çalışıyordum ve hanenin hanımı bizden yaklaşık bir hafta kalmamızı rica etmişti. Evlerine önemli bir misafir gelecekti ve ben de o evde durmamak için kabul edip bir hafta onlarda kalmıştım. Günlük işlere ekstra olarak karşılama, çay servisi benzeri şeyler de yapmıştım. Fazla yorucu olmamıştı ancak eve döndüğümde hayatımın şokunu yaşamıştım. Viola'yı kaçırmışlardı. Günlerce haftalarca aramıştı ailesi onu ama o hiçbir yerden çıkmıyordu. Korkuyordum, hem kendim için, hem de onun için.

En sonunda ailesi delirdi. Babası tüm bu yaşananlar ve biricik kızını kaybetmenin acısıyla hastalandı, yataklara düştü ve hayatını kaybetti. Annesi de hem kocasının, hem de kızının kaybına daha fazla takati kalmamıştı ve en sonunda o da yaşadıklarının etkisiyle kendi canını almıştı. Köylüler evlerine girdiklerinde zavallı kadını kocasının cesedinin yanı başında bilekleri kesilmiş bir biçimde bulmuşlardı. Cenazeden sonra evlerini temizlemeye gitmiştim. Kurumuş kanın tahta zemin üzerindeki duruşu hala aklımdan çıkmıyor. o kadar iç karartıcı bir şeyi hayatımda ilk defa görmüştüm. Hayatımda ilk defa ölümün ne olduğunu bu kadar gerçekçi bir şekilde hissetmiştim. Elimdeki bez ile kurumuş kanı silerken anlamıştım ve o zaman karar vermiştim. Ben asla kendimi sonlandırmayacaktım. Çünkü o gün o kadını dünyadan kendi ellerimle silmiştim. Evleri hiçbir şey yaşanmamış gibi tertemiz olunca başka bir aile gelip taşındı oraya. Ve o kadın, tam da bu kadar kolay dolacak bir boşluk oluşturmuştu dünyada.

"Herkes yemeğini yediyse Laphes, gel at sürmen için biraz daha pratik yapalım." Sesin sahibi Kont'a yöneldi dikkatim. O da yerden kalkıp Mair'in yanına doğru gidiyordu. Kafamı onay verircesine sallayıp onunla birlikte Mair'in yanına gitti. Beni tanımış gibi kafasını bana çevirerek eğdi. Davetini geri çevirmedim ve yelesini okşadım. Ağzında bir ağızlık vardı ve halatları eyerle birleşiyordu. Sanırım bu halata dizgin deniliyordu.

"Sana dediğim şeyi unutmamışsındır. Tekrar çıkmayı deneyebilir misin?"

"Evet, nasıl yapıldığını hatırlıyorum." dedim. O da eli ile atı gösterip kibarca bir adım geriye doğru attı. Tam da bir kont'un yapacağı gibi hareketleri oldukça zarifti. Belki o böyle davrandığı içindir bilmiyordum ancak içimde kendime dair bir güven oluşmasına sebebiyet vermişti. Daha öncesinde öğrendiğim şeyi yapıp atın üzerine çıktığımda Kont'un suratında gurur dolu bir ifade belirmişti.

"Şimdi gösterdiğim biçimde dizginlerini tut..."

Bir süre sonra Kont'un anlattığı şeyler işe yaramıştı ve kendi başıma ata yön verim sürmeye başlamıştım. Kendimi gerçekleştirmenin mutluluğu içindeydim ve istemsizce gülümsüyordum. Tuhaf olan ise Kont'un da en az benim kadar sevinmesiydi. Neder birden bile benim başarılarımla mutlu olmaya başlamıştı ki? Beni alkışlamıştı.

"Bravo! Daha azını beklemezdim."

Yaklaşık on beş dakika daha atı nasıl süreceğim ile ilgili antrenman yaptıktan sonra sonunda yola devam etme vaktimiz gelmişti. Herkes ilk gittiğimiz ile eski şekilde ilerliyordu ancak tek fark Mair'in üzerindeki Aiberin atını kendisi sürmesiydi. Mair bana ait olmamalıydı. Ben onun üzerine uymuyordum ve Aiber ise bana kıyasla mükemmel bir uyumla sürüyordu onu. İtiraf etmeliyim ki yolculuk gerçekten güzeldi. Çevrede gördüğüm bütün o ağaçlarla birlikte hoş bir orman manzarası eşlik etmişti bize. Gideceğimiz yere vardığımızda hava çoktan kararmıştı.

Eski bir köy yeriydi burası ancak oldukça kalabalıktı. Ara sokakları, mahalleleri ile gerçek bir şehirden pek de bir farkı yoktu. Havası temizdi ve insanlar da huzur dolu duruyordu. Köye girdiğimizde dördümüz de pelerinimizi yüzümüzü gizleyecek şekilde takmıştık. Bu kont'un bize özel olarak tembihlediği bir şeydi. Ara sokakların ortasından atlarımız ile geçerken burnumuza kötü bir koku gelmişti. Burası sefaletin en canlı olduğu yerdi. İnsan denilen varlık kendisine hem bir binek hayvanı, hemde bir tanrı muamelesi sunacak kadar iki yüzlüydü. Doğrusu bu kendimi kötü hissetmemi sağlıyordu. Bir çeşit empati yapabiliyordum onlarla. Sokakların kenarlarında açlıktan kıvranan çocuklardı bunlar. Kendi başlarına bırakılmışlardı ve bir çoğunun bu kahrolası dünyada bir ismi dahi yoktu. En çok da bu üzüyordu beni. Bu çocuklardan kaç tanesi yarın hayatta kalmaya devam edecekti? Kaçı kurtulabilecekti bu sefaletten.

En sonunda Kont'un bahsettiği çiftlik evine vardığımızda hepimiz atlardan indik ve evin sahibi bizi karşılamaya çıkmıştı. Tahminlerimdeki kişi oldukça şişman, yaşlı birisiydi ancak hiç de beklemediğim bir şekilde Kont ile yaşıt görünüyordu. Kont'un aksine biraz da olsa sakalı vardı diyebilirdim. Tıpkı Kont gibi üzerine beyaz bir gömlek geçirmişti ancak altında kahverengi kumaş bir pantolon vardı. Kont atından indi ve selamlaştılar.

"Daha az kişi gelir diye bekliyordum." dedi bize bakarak. Sonra Aren de atından inince biz de indik ve adamın içeriden getirdiği demirden yapılma sandalyelerin üzerine oturduk. Dışarısı hafif rüzgarlıydı ama evin duvarında takılı olan gaz lambasını çevreyi aydınlatmasıyla hoş bir ortam oluşmuştu. Ev geniş çit sınırları içerisinde duruyordu ve hemen arkasında eve kıyasla daha büyük bir ahır vardı. Aren atlarımızı ahıra koyarken çevreyi biraz daha incelemek için fırsatım olmuştu. Yeni yükselmeye başlayan ay ile birlikte gökyüzünde yine yıldızlar belirmeye başlamıştı ve gözüm yine yıldızların arasındaki o boşluğa kaymıştı. Binlece yıl önce kaybolmuş olmasına rağmen gökyüzünde hala aranacak kadar ihtişamlı bir yıldız olmalıydı anlaşılan. Nitekim gökyüzünde hiçbir şey o boşluğu dolduramamıştı. Yokluğunu geceye haykırıyordu adeta. Bir adet de koyun gibi hayvanların su içmesi için konulan kaplardan vardı. Dış görünüşünden bir soylu olduğuna rahatça karar verilebilecek olan bu adam yaşam tarzı olarak kendisine en uymayacak mesleği seçmişti. Saçları azdı ancak at kuyruğu yapılabilecek kadar uzundu ve Kont'un saçına kıyasla daha da siyahtı. Kont'un bu adama güvendiğini fark edince anlık bir içgüdü ile ben de ona güvenmeye başlamıştım. Ellerim ile pelerinimi yüzümden çektim. Ve kont beni ve hemen yanımdaki sandalyede oturan Aiber'i tanıttı.

"Bu kız," Dedi ve duraksadı. Beni nasıl tanıtması gerektiği konusunda şüpheye düşmüştü.

"Benim için çalışacak yeni bir paralı asker." Dedi. Dedi ancak suratından dediği şeyden pişmanmış gibi bir ifade akıyordu. Onu bazen anlayamıyordum ve bu bende bir şüpheyi körüklüyordu. Annemi tanıyor muydu yoksa annemin öldürülmesi ona çok mu travmatik gelmişti. İlk ihtimale inanmak istemiyordum, ikincisine ise ihtimal bile vermiyordum çünkü bakışları savaş meydanlarından çıkmış gibi duruyordu. Ve böyle birisi için ölüm gibi bir gerçek trajedik bile olamazdı.

"Yanındaki de onun 'arkadaşı.'" Arkadaşı derken onay bekleyen gözlerle bana bakmıştı. Kafamı olumlu anlamda sallamıştım çünkü Aiber ile ne olduğumu ben bile bilmiyordum. Ben kafamı salladığım zaman Kont'a sebepsiz yere bir keyif gelmişti. Verdiğim cevap ile sanki kurtulmuş gibi rahatlamıştı ve sandalyede oturuşuna kadar yansımıştı bu. Şimdi biraz daha rahat ve arkasına yaslanmış duruyordu. Daha sonrasında Aiber'i açıklama gereksiminde hissetmiştim. Kont'a attığım bakış ile Kont bir sorun olmayacağının güvencesini bana vermişti. Ona Aiber'in aslında ne olduğunu anlattığımda fazla şaşırmış durmuyordu ve bu beni daha da meraklandırmıştı. Daha sonrasında bu İkisi sürekli eski günlerden açmıştı muhabbeti ve ne yalan söyleyeyim gerçekten de hiç ama hiç eğlenceli değildi. Bana kalmamı söyledikleri odaya geçip uyumak için yatağa uzandım. Yarın gerçekten de başlayacaktım işime. Bunun heyecanı da benden uyumak için sahip olduğum iki gramlık yorgunluğu da almıştı.

Tüm gece yatakta bir o yana bir bu yana döndüğüm için neticesiyle tam olarak uyuyamamıştım bile. Kalktığımda dışarıdaki sofranın kurulu olduğunu gördüm. Herkes yemek yemeye başlamıştı ama sadece Aiber beni beklemişti. "Günaydın!" demiştim herkese, en çok da Aiber'e ki zaten sadece o bana geri günaydın demişti. Hemen yanındaki sandalye benim için ayrılmış olacak ki oraya oturdum. Herkes sessizdi. Kimse konuşmayacak derken Kont bu gergin sofrayı bir nebze olsun dindirmişti.

"Sana kılıç eğitiminde Boris yardımcı olacak." Çiftlik evinin sahibi o olmalıydı. "Yeteneklerine güvenebilirsin. Bu konuda benden daha yetenekli." Nedense Boris bu son dediğine rahatsız olmuş gibi duruyordu. Sonra bana bakıp suratına sahte bir gülümseme yerleştirdi ve konuştu.

"Duyduğuma göre çok yetenekliymişsin. Kısa sürede öğreneceğine eminim, Yemekten sonra arka bahçedeki alana gideriz." Tuhaf, burada tek başına yaşıyordu ama çiftliğin işlerini hiç önemsemiyor gibi duruyordu. Tabağıma baktığımda ise yine fazladan yemek konulduğunu anlamam güç olmamıştı. Herhalde bu Kont'un daha önceki dalga geçmesinin ardından yaptığı bir çeşit özür gösterisiydi. Kabul edecektim. Fazladan yemeğe hayır demenin bir manası yoktu.

Bu çiftlik evi köyün içinde olmasına rağmen çivarında fazla bir ev yoktu. Rahat bir konumu vardı ve gerçekten de bir çeşit terapi olmalıydı. Yemekten sonra Kont ve Aren bir işleri olduğunu söyleyerek ayrıldılar ve ben de o sırada evin arka bahçesinde Aiber ve Boris adındaki kılıç öğretmenimle kalmıştım. Aiber yarısına kadar sarmaşık çiçekleriyle donatılmış çitlere yaslanmış bir şekilde bizi izliyordu. Üzerimden pelerinimi çıkartıp bir kenara attım. Boris bana tahtadan bir kılıç vermişti. İlk başta bunun bir şaka olduğunu zannediyordum ancak o, bunun yeni başlayanlar için daha uygun olduğunu ve temel kılıç eğitimi için de yeterli olduğunu söyleyince üstelemedim.

Bana en doğru tutuş şeklini, açıları ve nasıl savuracağım gibi basit şeyler anlatmıştı. Sonra önüme samanlardan yapılma bir yığın getirdi ve kılıcımı ona savurmamı söyledi.

"Yaklaşık kaç kez aynı hareketi yapmam gerek." Diye sordum.

"Fazla değil. şimdilik seni zorlamak istemiyorum. Bu yüzden bin kadarcık yeterli."

"Bin kadarcık mı?!" Bu adam gerçekten delirmişti. Bunun az olduğunu düşünüyordu!

"Evet?"

"Tamam, daha fazla sorgulamayacağım. Bir an önce bitsin.."

Güneş batmaya yüz tutmuştu sonunda bitirebilmiştim ve tüm bu çilenin sonunda Boris sadece tebrik etmetle yetinip içeriye gitmişti. Şimdi yerde uzanmış gökyüzüne bakıyordum. O kadar yorulmuştum ki nefesimin sesinden başka bir şeye odaklanamıyordum bile. Sonra hemen yanıma Aiber geldi.

"Laphes! İyi misin."

Yeniden benim için endişeleniyordu. Kalkıp oturur pozisyonda durdum.

"Merah etme, hah çok yoruldum..! Aiber, sen de kılıç kullanmayı denemelisin." Dedim ve yerimden kalkıp tahta kılıcımı ona uzattım. Çok tereddütlü ve korkmuş duruyordu.

"Ben, bunu yapmalı mıyım?" Endişeliydi, korkmuştu. Neden anlayamıyordum.

"Öğrenmen senin yararına olur. Kendini korumayı bilmiş olursun hem." Dediğimde yutkundu ve titreyen ellerini kılıca doğru götürdü. O kadar uyumsuz duruyordu ki, o kadar uymamıştı ki tahta kılıç ona, ellerinin titremesini durduramamıştı ve ağlayacak gibi bakıyordu ona.

"Aiber! İyi misin?" Kılıcı daha fazla elinde tutamamış ve yere fırlatmıştı. Şimdi gerçekten de ağlıyordu işte. Aferin sana Laphes, bu meleği daha kaç kez ağlatacaktın.

"Laphes, ben..." sesi titriyor, bulunduğu bu durumdan utanırcasına bir tavırla gözlerime bakamıyordu. Sanki onu bu şekilde görmemden nefret etmişti. Bir çocuğun ebeveynlerini hayal kırıklığına uğratması gibi tepki veriyordu ancak ben ne onun ebeveyniydim ne de hayal kırıklığına uğramıştım. Onun bir çocuk olduğu konusunda ise bir şey demeyecektim.

"Yapamıyorum! Kılıç çok korkutucu." Cümlesini tamamladığında aklıma bir fikir gelmişti. Koşar adımlarla çitleri saran sarmaşıktan bir adet çiçek koparttım ve Aiber'in önüne geçip diz çöktüm. Kitaplardan okuduğum bir şeydi bu diz çökme olayı. Çiçeği ona doğru uzattığımda şu cümleleri sarf ettim.

"Kılıç kullanmana gerek yok! Seni ben koruyacağım." Ağlaması geçmişti. Şimdi suratında mest olmuş gibi bir ifade vardı.

"Laphes!" Dedi kısık bir ses ile. Bir kuklacının işi gibi zarif duran eli ona uzattığım çiçeğe doğru gitmişti. Çiçeği tutarken ona doğru bakıp şöyle dedi.

"Teşekkür ederim, bunu ölene kadar saklayacağım." Batan güneşin turuncumsu ışığı saçlarında mükemmel duruyordu. Ilık bir rüzgar esmişti orada. Ne soğuktu, ne de sıcak. Her şeyin tam da olması gerektiği gibi bir gündeydik. Çiçeği tutmayan diğer elini tutup ayağa kalktım ve elimi saçlarında gezdirdim.

Bu, belki de güzelce sonlanan son günümüzdü.

***

Henüz öğlen olmasına rağmen etrafta maddi ve manevi olarak bir ışıktan bahsetmek pek de doğru olmazdı. Rüzgar havada metalik bir kokuyu dağıtıyordu. Ara sokaklardan geçerken imparatorluğun ışığının da yetişmediği yerleri tekrardan fark etmişlerdi. Bu kudretli imparatorluk gücünü sadece halkına yettiremiyordu ve hatta belki de bilerek halka yettirmiyordu.

Kont ve Aren aradıkları adamı bulmak için dışarı çıkarken yanlarına atlarını almamışlardı. Kendilerini korumak için yanlarında sadece pelerinlerinin altına sakladıkları kılıçları vardı. Sokaklardaki çocuk çeteleri önlerine geçene saldırır, yemeklerini gasp ederdi. Eskiden az da olsa bu topraklarda yemek dağıtılırdı lakin soylu kesim kıtlığı bahane ederek bunu da durdurmuştu. Şimdi ise kafalarını çevirdikleri yerde bir enkaz gibi cesetler, yahut yıkılmak üzere binalar gibi duran çocuklar vardı. Kont çevresine yaydığı zararlı bir aura ile çocukların ondan uzak durmasını sağlıyordu. Bunu onlardan tiksindiği için değil, onları korumak ve zaman kazanmak için yapıyordu. Sonunda aradığı yere gelmişti. Bir kumarhaneydi burası. Her şeyini kaybetmiş ve kaybetmek üzere olan hasta adamların yuvasıydı. İçki stantları ve arkadan müziği çalması için tutulan bir orkestra vardı. Pencere yoktu. İnsanlar ne kadar vakit harcadıklarının farkında bile değildi.

Hızlıca üst katlara çıktılar. Burada özel bir oda vardı. Odanın içine baskın yaparcasına girdiler. Etraf içtikleri piponun dumanı ile kaplanmış, göz gözü görmüyordu. İçeride beş kişi vardı. Dördünün ifadesi aynıydı. Birisi ise kazanmış edasıyla göğsünü geriyordu. Anlaşılan oynadıkları kart oyunu çoktan neticesini vermişti.

"Baylar, birazdan parçası olacağınız şey için kusura bakmayın. Hızlıca işimizi halledip sizi eğlenceniz ile başbaşa bırakacağız." Dedi Kont ve Aren'e işaret verdi. Aren hızlıca kazandığı yüzünden anlaşılan adamın ensesinden tutup yaka paça bir şekilde onu dışarıya çıkartmıştı. Kumarhaneden çıkıp yolun hemen karşısında durdular

"Napıyorsunuz siz! Benim kim olduğumun farkında mısınız!?" Kendisinden neredeyse iki kat büyük olan Aren'e karşı bir şansı yoktu. Çırpınarak kendisini boşuna yoruyordu.

"Baron Mileniom Bónapart. Tütün loncasının başındasın. Kim olduğunun senden daha çok farkındayız." Baron'un suratı sararmıştı. Bu adamların amacı neydi hiçbir fikri yoktu. Onları tanımıyordu. Derken Aren, adamın suratına sert bir yumruk atmıştı. Sersemletince yere düştü ve Aren fazla zorluk çıkarmaması amacıyla onu biraz daha dövdü. En sonunda adamın elini kaldıracak kadar bile hali kalmamıştı. Aren adamın cebindeki kırmızı davetiyeyi alıp Kont'a teslim etti.

"İşimiz bitti. Hadi gidelim."

"Siz gidin efendim, ben biraz daha burada kalacağım."

"Pekala, fazla oyalanma." Kafasını onaylar gibi sallayıp tekrardan adama döndü. Kont'tan istediği izni almıştı. Şimdi ise o adama sanki intikam alır gibi saldırıyordu. Suratı kandan görünmeyecek hale gelene kadar dövmüş, tekmelemiş ve hakaretler savurmuştu. Öfkesi ona değildi, öfkesi onlaraydı. Öfkesi ondan onu alan herkeseydi ve şimdi ise sadece kendisini rahatlatmaya çalışıyordu. Yaklaşık on beş ya da yirmi dakika boyunca tekrar etti.

"He bu arada," dedi gitmeden hemen önce yerde ağlayan adama.

"Kahyana dikkat et. Karına biraz farklı bakıyor gibi."

Suratına doğru tükürüp yoluna devam etti.

Bölüm sonu

3 yorum