Tüm varlığım amaçsız bir gecenin şarkısıyla bütünleşmiş gibiydi. Anlamımı ve anladıklarımı kaybetmiş hissediyordum. Canım yanıyordu kendi yokluğuma ki neredeydim onu bile bilmiyordum. İçinde bulunduğum mekanı zihnimde betimlemek ve biraz daha kendime gelebilmek amacıyla etrafta göz gezdirdim.
Karanlığın ufak ufak söndürülmeye başladığını hissediyordum. Sırtımı ağaca vermiş. Boş bakışlarımla hiçliğimi izliyordum. Karamsarlık ve karanlık yüksek bir ateşi beraberinde getirmişti. Ayaklarım sızlıyordu. Kollarım karıncalanıyordu ve başım sanki sert bir yere vurulmuş gibi acıyordu. Ağlamak istiyordum ama o kadar çok ağlamıştım ki gözümdeki nehir çoktandır kuruydu. Buraya geldiğimden beri ne kadar vakit geçmişti? ne kadar zamandır hiçliğine gömülmüş bir ölüydüm ben. Yoğunluğumun kararında yayılması lazım gelmez miydi diğer herkes gibi.
Kendimi o kadar tanımıyordum ki, cesedimi görsem başkası zannederdim. Şu halimle bile bir cesetten farkım olduğu söylenemezdi lakin nefes alıp verebiliyordum.
Sesler yoktu.
Sesler yoktu çünkü ben duyamayacak kadar yorgundum. Her şeyimi sorguluyordum şimdi ise. Sağlıklı bir zihinle kurulamayacak imgeler gözlerimin önünde akıp gidiyordu. Nefes alıyordum, bu bir yaşamın belirtisi miydi ki. O kadar yorulmuştum ki bu gece, o kadar doğmamıştı ki güneş. Artık bekleyemezdim. Neredeyim, kimim, neden varım, neden bir insanım. Bir anda içimden çığlık atma isteği gelmişti.
"Behey tanrı! Beni neden yarattın!" Takatim kalmamıştı artık bu bedenin içinde sürünmeye.
"Öldür kendini..." Ne, kim demişti bunu? Bir ses, öldür kendini demişti sanki. Arkamı dönüp baktım. Yakınımda hiç kimse yoktu. Ne bir insanın, ne de başka bir varlığın yakınımda olduğunu hissettim sonra. Ben mi demiştim yoksa kendime? Delirdim. Deli olmaya mahkum edildim. Çevremde bir insanın şans eseri bile zar zor rastlayacağı olaylar pervane oluyordu. Ailemin katledildiğini görmek, dayakla büyümek, zorla evlendirilmeye çalışılmak, kaçıp hayat ağacını bulmak, Anka kuşu, düşmüş melek, paralı asker olmak...
Delirmeye en çok hakkı olan insan benim bu hayatta! Gülmüştüm. Gözlerim yorgunluktan ötürü kapanmıştı ve gülüşüm kahkahaya büyük ve içinde yoğun şeyler barındıran bir kahkahaya dönüşmüştü. Yorgundum. Keşke birisi gelip bana her şeyin geçeceğini söyleyebilseydi. Ah, doğru ya, bana böyle söyleyebilecek tek insan şuan isimsiz bir mezarın altında çürüyordu. Anne, seni özlüyorum.
Kaburgalarımın müsaade ettiğince derin bir nefes aldım. Toprak ölüm gibi kokuyordu. Ama biliyordum. Belki de içime doğmuştur ancak ölümüm bu kadar huzur verici olmayacaktır. Muhtemelen acılar içinde kıvranarak ölürüm. Dudağımın kenarından gülümsedim. Derin bir uykuya dalmak istiyordum. Zaten zorlanarak açık tuttuğum gözlerimi bu kez kendi isteğim ile kapatmıştım...
***
Neresi olduğunu bilmediğim bir rotanın ortasındaydım şimdi. Bedenim ve zihnim tüm bu karmaşanın ortasında öyle yorulmuştu ki kabus bile görememiştim. Belki de artık kabuslarıma bile layık değildim. Gözlerimi araladığımda bulunduğum yerdeki sıcaklığı rahatça hissedebilmiştim. Konforlu bir yatağın içindeydim ve tüm hayatım boyunca içinde bulunmaya asla layık olamayacağım bir odadaydım. Çevreme bakındım.
Ketenden yapılma rahat bir geceliğin içinde, dünden kalan tüm toz ve kirden arınmış bir şekilde duruyordum. Yatağın üzerine oturdum. Odada şimdiye kadar görmediğim kaliteli eşyalar ve tuğlalardan yapılma çoktan sönmüş bir şömine vardı. Kollarımda ve bacaklarımdaki yaralar tedavi edilmişti. Ayaklarım acımıyordu. Adımlarımı ahşaptan yapılma zeminin üzerine bıraktım ve birkaç adım atarak yatağın biraz ötesinde, barok mimari tarzında yapılmış devasa pencerenin önündeki yuvarlak ve oldukça estetik duran masanın önüne kadar gittim. Sonra içeriye bir hizmetçi girdi. Önünde temizlik malzemelerini taşıdığı tekerlekli bir masa gibi bir şey vardı. Masayı itip içeriye girdi.
"Amanın leydim, uyanmışsınız." minik elini şaşkınlığını gizleyecek şekilde ağzına doğru götürdü. "Burada bekleyin lütfen. Gidip konta haber vereyim." dedi.
"Kont mu?" Sesim o kadar kısık çıkmıştı ki duymamıştı. Önündeki temizlik malzemesini odanın kenarına çekip kapıyı üzerime kapadı. Sandalyeyi çekip üzerine oturdum. Ellerimle dağılmış açık saçlarımı geriye doğru basitçe taradım. Dalgalı ve karamel rengindeki saçlarım sırtıma kadar uzamıştı, fark etmemiştim. Ve tuhaf bir şekilde bakımlı duruyordu. Saçımdan bir tutamı burnuma doğru getirip kokusunu içime çektim. Soylu kadınların kullandığı farklı renklerdeki o sabunların kokusuydu bu.
Üzerimdeki beyaz gecelik sade ama bir o kadar da şıktı. Bu iki tezatı bir araya getirecek kişi öylesine birisi olmamalıydı ki bu da üzerimdeki elbisenin kalitesini anlamak için yeterliydi. Nereye getirilmiştim ben yine?
Aferin Laphes, kendini bilmediğin şeylere dahil etmeyi sakın bırakma. Camdan dışarıya baktım. Oldukça güzel bir bahçeydi manzarası. Odadaki her şey o kadar güzeldi ki üzerime üzerime gidiyordu. Burası kont Herald'ın eviydi muhtemelen. Eğer kont gerçekten bunları ayarladıysa onunla konuşmam gerekirdi.
Bana bir hafta Boris'in evinde kalacağımızı söylemişti. Neden şimdi haberim bile olmadan malikanesine getirilmiştim? Peki Aiber nerede? Tüm bunlar gerçekten de bir sorundu. Dikkatim devasa kapıdan gelen tıklamalara yöneldi.
"Leydim, girebilir miyim?" Cevabım benlenmeden kapı aralandı ve içeriye uzun boylu, kahverengi saçları geriye doğru taranmış bir adam girdi. Üzerine güzel bir parfüm sıkmıştı ve kont Herald'a tezat olarak oldukça bakımlıydı. Gözlerimiz buluştuğu gibi kulakları kızardı ve hayran olacak şekilde gözlerime baktı. Dudakları aralanmıştı. "Siz de kimsiniz?" dedim temkinli bir şekilde.
"Beni mazur görün leydim." dedi ve yanıma kadar gelip önümde eğildi. Aren'in Aiber'i sinirlendirmek için yaptığı reveranstaki gibi adını söyledi ve elimi öptü. Daha da rahatsız olmuştum.
"Bendeniz Kont Salvador de Nicholas. Sizinle tanışmak büyük bir şereftir güzel leydim." Hızlıca elimi çektim ve bir adım geriye gidip teşekkür ettim. Ona düzgün bir reverans yapma gibi bir arzum yoktu. Göz temasında bulunmak da istemiyordum. Nezaketen bile olsa gülümsememiştim.
"Rica ederim. Ben neden burada olduğumu bilmiyorum. Burası neresi onu da bilmiyorum." Ayağa kalkıp sandalyeyi çekip oturmamı işaret etmişti. Ona baktığımda kendinden çok da emin durmuyordu. Sanki tuhaf bir şekilde saygısını kazanmıştım ya da benimle konuştuğu için çok heyecanlıydı. Telaşlı duruyordu ve benden önce masanın karşısındaki sandalyeyi çekip oturmuştu. Genzini temizleyip küçük hareketlerle ellerini düzeltmek ister gibi saçına ve kıyafetine götürdü. Ciddi bir surat takındım.
"Neden bu tarz şeyleri oturup güzel bir çayı yudumlarken konuşmuyoruz?" Eli ile tekrardan oturmam için sandalyeyi işaret etti. Üzerimde bir baskı hissetmiyordum ancak rahatlamış da değildim. Neticede karşımda duran bu yabancı adam beni baygınken bulup evine getirmişti. Kim olduğunu ve ne iş yaptığını söylemesi benim açımdan çok da bir önem arz etmiyordu. Gitmek istiyordum ve bu gitmem için oldukça yeterli bir sebepti. Şimdilik sadece Kont Salvador'un benim için çektiği sandalyeye oturdum. Hiçbir şey demeden duruyordum ve ortamda tuhaf bir sessizlik peyda olmuştu. Salvador konuştu.
"Leydim bana isminizi bahşetmeyecek misiniz?" Üslubuna özellikle dikkat ediyor gibi bir duruşu vardı.
"Size neden burada olduğumu sordum. Beni cevapsız bırakırsanız adımı da öğrenemeyeceksiniz." Bana ne kadar yakışıyor bilmem ancak gerçek bir aristokrat leydisi gibi davranıyordum. Sandalyesini biraz daha geriye çekti ve göz teması kurmadan aceleci bir tavırla konuşmasına devam etti.
"Haklısınız güzel leydim. Önce en başından başlamalıyım o halde." Konuşmasına odaklanamıyordum. Aklım Aiber'e kayıyordu sürekli. Şimdi ne haldeydi kim bilir. Onu özlüyordum. İçimde ona karşı sanki benim çocuğummuş gibi bir his vardı. Başına bir şey gelmesine dayanamazdım. Konudan sapmamak için tekrardan kont Salvador'a odaklanmaya çalıştım.
"Anlatın lütfen, lakin bana bir daha güzel leydi diye seslenmeyin." Şaşırmış duruyordu.
"Neden ki? Leydimin güzelliği soyutluğun dışına taşacak kadar net ve duru bir bilgi gibi duruyor." Öfkelenmiştim.
"Ne saçmalıyorsunuz siz!? Henüz yeni tanıştığınız bir leydi ile konuşuyor olduğunuzu hatırlatmak isterim. Edebinizi takının!" O esnada dikkatim içeriye çay servisi yapmaya gelen hizmetçiye kaydı.
"Kusura bakmayın leydim. Soylu kadınların hoş iltifatlardan hoşlanması çok olası bir durumdur. Tekrardan, verdiğim rahatsızlık için özür dilerim lakin karşımda duran bu kişi bir peri kadar güzel. Beni anlarsınız umarım." Bu soylu adamların muhabbeti de hiç çekilmiyor doğrusu. Kelimelerin bu kadar süslenmesinin altında yatan mantığı hiç anlayamamışımdır. Şiir gibi yazılı eserlerde süsleme dili güzeldir evet, ama diyeceğin topu topuna beş kelime, neyin abartısı bu yahu?
"Her neyse, açıklayın lütfen."
"İki gün önce avlanmak için ormana gitmiştim. Sizi orada baygın bir biçimde görünce dayanamayıp yanıma aldım ve siz uyanana kadar hizmetçilerden sizinle ilgilenmelerini istedim."
İki gün mü demişti o? Gerçekten iki gün boyunca gözlerimi bile açmadan uyumuş muydum? Aiber ne kadar korkmuştur şimdi. Zavallım, odadan çıkmama bile yavru bir köpek gibi üzülen o, benim yokluğuma iki gün dayanabilecek kadar güçlü değildi. Ani bir hareketle ellerimi masaya vurup fincandaki çayın birazının dökülmesine sebep olmuştum. Ayağa kalkıp endişeli bir ses ile konuşmaya başladım.
"Benim geri dönmem lazım." Dediğim şey adamın suratında telaşlı bir ifade oluşmasına sebebiyet vermişti. Belli ki gitmemi istemiyordu. Beni durdurmak için o da ayağa kalkmıştı. Katlanamıyordum. Hızlı adımlarla odanın kapısına yönelmiştim.
"Bekleyin!" Ne diyeceğini dinlemek için hızlıca kafamı geriye doğru çevirdim.
"Burasının neresi olduğunu biliyor musunuz ki gitmeye çalışıyorsunuz. Hem doktor sizi muayene etmeden bırakmam."
"Gerek yok, iyiyim. Şimdiye kadar benimle ilgilendiğiniz için teşekkür ederim." Peşimden geldi.
"Lütfen leydim. Hiç değilse bir gün daha burada durun. Sizi ağırlamaktan şeref duyarım."
"Olmaz diyorum. Yolumu da kendim bulabilirim." Kapıyı açıp dışarı çıktıktan sonra beni bileğimden yakalamıştı. Tam karşılık verip suratına tokadı yapıştırıyordum ki dikkatimiz kapının önünde beliren adama yöneldi. beline uzanacak kadar uzun saçları suratını ve gözlerini gizliyordu.
Annemin bir sözü vardı. "Bir insanı tanımak istiyorsan gözlerine bakmalısın. Gözler insanların yalan söyleyemeyeceği tek yeridir." Adamda içimi gıcıklayan rahatsız eden bir his vardı. Gözlerini görememek bende tuhaf bir rahatsızlık hissi oluşturuyordu. Siyah giyiniyordu ancak elinde kırmızı bir kıyafet taşıyordu. Belirsiz ve irite edici aurası iliklerimden soğuk bir titreme hissetmemi sağlamıştı. Göremediğim gözleri benim içime bakıyordu. Adamı fark eden kont Salvador da rahatsız olmuştu ki haklıydı. Adam oldukça rahat bir konuşma dili kullanarak Salvador'a seslenmişti.
"Gitmesine izin vermelisiniz sayın kont. Bu güzel gözlerin sahibi olan hanımefendiyi rahatsız ediyorsunuz."
Gözlerimi özellikle vurgulamıştı. Sıradan bir mavi olmadığını biliyordum. Babamın gözleri gibi oldukça yoğun bir tonu vardı gözlerimin. Ama hiç nedenini sorgulamamıştım. Gizemli adamın bakışlarını üzerimde hissettim. Hissettim diyorum çünkü o lanet olası gözlerini saçlarıyla kapatmıştı ve oldukça sinirimi bozuyordu.
"Leydim, dilerseniz sizi istediğiniz yere bırakabilirim." Elini uzattı. Sonra kont Salvador adamın sözünün üzerine atılıp konuşmaya başladı.
"Gerek yok! Ben götürürüm." Aralarında sebebini anlayamadığım bir gerginlik vardı. Belirsizliğin soğuk ürpertisini yüzüme her ne kadar yansıtmamaya çalışsam da kaşlarım istemsizce çatılmıştı.
"O halde gidelim." dedim ve koridorun ortasında hangi tarafın çıkış olduğunu anlamadan ilerlemeye başladım.
"Şey, leydim. O taraftan değil."
"Ben sadece duvardaki işlemeye bakacaktım bir kere. Yoksa yolu bilmediğimden değil!" diyerek çıkıştım.
"Peki o halde, işlemeleri beğendiyseniz size eşlik etmeme izin verin. Koluna girmemi işaret eder gibi bir hareket yaptı ama bunu istemiyordum. Kafamı hayır anlamında hafifçe salladım.
"Sizi bu halde gönderemem. Hiç değilse üzerinize gecelikten başka bir şey giyin." Ben ne zaman düzgün bir kıyafet giyecektim? Çıplak ayaklarımın soğuk mermerin üzerinde durmasını şimdi hissediyordum. Hizmetçiyi çağırdı ve benim için kıyafet istedi. Bana ayırdığı odaya girdim tekrardan. Telaşlı hissediyordum. Çocuğunu kaybeden bir anne gibiydim. Doğrusu ona ne zaman bu kadar bağlandım bilemiyordum. Aiber, beni özlüyordu. Telaş içindedir şimdi. Hatta belki ağlıyordu. Onu o haliyle düşünmek istemiyordum.
"Evden neden çıktın Laphes?" Yine o korkunç sesin benimle konuştuğunu hissediyordum. Kafamın içinde olup bana bile ait olmayan o ses, doğru söylüyordu. Evden neden çıkmıştım. Aklım neredeydi benim. Acaba konta zorluk çıkarmış mıdır? Meleğim, neredesin? Eğer o aptal gecede uyumaya devam etseydim şimdi neler olmuştu. Yanımdaki tüyü de kaybetmiştim şimdi. Buradan canlı bir şekilde çıkıp Aiber'e ulaşmak için tek güvencem bu ne idiği belirsiz kontun bana saldırmamasıydı. O adam belki beni bularak iyilik yapmış olabilir ancak bana bir güven verememişti.
İçeriye giren hizmetçiler yanlarında kıyafetlerle gelmişlerdi. Bana getirdikleri kıyafetleri kendileri giydirmek istiyorlardı ancak buna izin vermedim. Bir soylu gibi davranılmak canımı sıkıyordu. En sonunda onlar da ısrar etmeyi bıraktılar ve odadan ayrıldılar. Getirdikleri kıyafetler birinci kalite duran bir yürüyüş pantolonu, çoraplar ve dizlerime kadar gelen çizmeler, kolları bol beyaz bir gömlek ve Tüm vücudu kaplayan bir korseydi. Gururumu bir kenara bırakırsam eğer korse için yardıma ihtiyacım olduğu doğruydu. Yine de kendi başıma halledebilirdim.
Kıyafetlerimi çıkardım. Hayatımda ilk defa bu kadar kaliteli bir kumaşa dokunuyordum. Pantolonumu giydim. Gömleğimi pantolonun içine sıkıştırdım. Çoraplarımı ve çizmelerimi de giydikten sonra sıra korseye gelmişti. Güç bela onunla da uğraştıktan sonra iplerini sonuna kadar sıktım ve düğüm attım. Saçlarımı olduğu gibi salık bıraktım ve odadan dışarıya çıktım. Kapının önünde başka bir hizmetçi kontunun beni yemek salonunda beklediğini söylemişti. Onu takip edip salona geldim. Duvarlarında portreler asılıydı ve çiçek gibi desenler ile süslenmişti. Salonun ortasında devasa bir masa, kısacık bir sürede sonuna kadar doldurulmuştu. Kont beni görünce yerinden kalkıp oturacağım sandalyeyi çekti.
"Sizi hiçbir şey yemeden göndereceğimi düşünmediniz umarım."
"Keşke beni şaşırtıp bir at hazırlatsaydınız." dedim sandalyeye otururken. Kinayeme güldü ve bir şeyler söylemek için hazırlandı.
"Bağışlayın leydim. İltifattan hoşlanmadığınızı söylediniz ancak içimden geçenleri söylemeden edemeyeceğim."
"Lüzum yok, lütfen içinizde kalsın."
"Leydim, gözleriniz hayatımda gördüğüm en güzel maviyi içeriyor. Birkaç gün daha burada kalmak isterseniz eğer size gözleriniz renginde bir kolye yaptırmak isterim."
"Lütfen mal varlığınız ile gözümü boyamaya çalışmak gibi bir kabalık yapmayın." Yemeklerden hiçbirisini canım çekmemişti. Hiçbir şey yemezsem beni götürmeyecek gibi durduğundan tabağıma biraz salata aldım.
"Yanlış anlamayın. Size herhangi bir zararım dokunmayacağına dair yemin edebilirim. Sadece, şimdiye kadar gördüğüm en güzel kadınsınız."
Çatalı ağzıma doğru tutup çenemi kaldırdım. Ona yukarıdan bir bakış atıp konuştum.
"Evet öyleyim." Hiçbir şey demeyip beni izlemeye devam etti. Bunu aslında hiçbir şey ifade etmeden söylemiştim. Sadece Aiber'in yanına gitmek istiyordum. Ona sarılıp geçtiğini, artık yanında olduğumu söylemek istiyordum. Şimdiden bana doğru koştuğunu hayal edebiliyordum. İstemsizce gülümsedim.
"Az önceki adam nereye gitti?"
"İşini hallettikten sonra çıkıp gitti leydim, basit bir dalkavuktu sadece. Endişelenmenize sebep olacak birisi değil o." Yanımda duran yemek bıçağını gizlice kolumun altına sakladım. Kendimi korumak için her şeyi yapmaya hazırdım. Çatalı salataya saplayıp küçük bir ısırık daha alıp kont Salvador'a baktım. Artık gidelim der gibi bir ima yapıyordum. O da daha fazla dayanamadı ve istemeyerek de olsa çatalını bıraktı. Sonra ikimiz de masadan kalkıp dışarıya çıktık.
Bahçe tüm felaketlere rağmen oldukça zengin duruyordu. Açıkçası çiçeklerin hoş durması benim içimde bir sitem oluşturuyordu. Açlıktan kıvranan sokak çocuklarını hatırladım. Halk ve aristokrat ailelerin arasındaki bu delici sınıf farkı, içimi kanatıyordu. Acaba o çocuklar bu çiçekleri biliyorlar mı? Az önceki ihtişamlı sofra, Ortalama bir köylünün sadece çatalını alabilmesi için bile bir ay çalışması gerekiyordu.
Tüm bu soylular, o koca göbekleriyle açlıktan kemikleri gözüken halkın üzerine oturmuşlardı. Sıradan bir köylü olarak kalsaydım tüm bu farkındalığı asla kazanamayacaktım. tavuğun zenginler için de lüks, inek etinin de imkansız sayıldığını sanıyordum. Şimdi ise o yemekler hiç dokunulmamalarına rağmen çöpe atılacaklardı. Bu mutlak hiyerarşi saçmalığı, o kadar trajedi doluydu ki.
Güneş gibi parla yüce imparator! Bunlar milli marştan bir sözdü. Hizmetçiyken duymuştum bu sözü ve sormuştum kendime, Güneş her yeri aydınlatabilir mi diye. Şimdi ise imparatorun güneş değil, sadece çevresini aydınlatan bir mum olduğunu biliyordum. Çünkü güneş, Işığını esirgemezdi ve en adil şekilde dağıtırdı bana göre. Ama hayır. Bir mum da çevresini bu kadar aydınlatamazdı.
Halk sırtında ağır vergilerle taşıyordu bu adamları. En başından beri bizi korudukları öne sürülen bu aristokrat aileler halktan o kadar kopuktu ki, belki de binlerce yıldır yağmurun düzgünce yağmadığını bile fark etmemişlerdi.
Selammm bu bölüm biraz kısa oldu ama haftaya bu bölümün devamı niteliğinde bir bölüm atacağım. Umarım hoşunuza gitmiştirr^^ beğendiyseniz eğer oylamayı unutmayınn.
