Peş peşe giden arabaların arkasından bakarken birkaç tane kar tanesinin yere doğru indiğini gördüm. Havalar soğuyordu, kış yavaş yavaş kendini belli etmeye başlıyordu.
‘’Hadi bizde içeri geçelim artık.’’ diyen Mirza’ya baktım. Yemek bitmiş konuşmalar yapılmıştı. Krallık üyeleri az önce arabalarına binmiş ve krallıklarına doğru yola çıkmışlardı. Onları geçirdikten sonra kral Kafkas ve kraliçe Laşara da içeri geçmiş biz ise öylece durmuş yağan karı izliyorduk.
‘’Siz geçin,’’ dedim Mirza’nın sorusuna hitaben. ‘’Ben bir Fidus un yanına gideceğim.’’
‘’Tamam, o zaman. İyi geceler.’’ Dedi ve yanındaki Şihan’a ‘’Hadi.’’ Dedikten sonra içeriye geçtiler.
Onlar içeriye geçtikten sonra ben de sarayın geniş arka bahçesine doğru ilerlemeye başladım. Daha tam arka bahçeye girememiş ilerlerken yandan gelen bir koşma sesi geldi. Sesisin gelmesiyle birlikte gülümsemem bir oldu. Koşma sesinin ardından bir ‘hav’ sesi de gelince yana doğru döndüm ve eğildim. Eğilmemin hemen ardından Fidus un kucağıma atlaması bir oldu.
Gülerek ‘’Nasılmış benim kızım’’ diyerek başını okşamamla bir kez daha havladı ve dili dışarda bir şekilde kuyruğunu sallamaya başladı.
‘’Oyun mu oynamak istiyorsun bakalım?’’ bir kere daha havladı ve kuyruğunu daha hızlı sallamaya başladı.
Fidus husky cinsi dişi bir köpekti. Masmavi gözleri, siyah beyaz yumuşacık bir kürkü vardı. Tıpkı adının da anlamı gibi yıllardır en sadık dostumdu kendisi.
Oyun teklifimi geri çevirmeden koşarak kulübesine giderek ağızında küçük yuvarlak bir topla geri geldi ve topu önüme bırakarak kuyruğunu sallamaya devam etti.
Yere eğilmeden sadece elimi topa doğru uzattım. Elimi hafifçe yukarı kaldırmamla top elime temas etmeden havalandı.
Fidus koşmaya hazır bir şekilde beklerken kolumu geri çektim ve topta bu hareketimle birlikte havada geriye doğru geldi. ‘’Hazır mısın?’’ diye sordum Fidus a. Sorumla beraber hevesle bir kere havladı.
Bununla birlikte elimi hızla ileri doğru ittirdim. Top elimi ittirmemle birlikte hızla uzaklaşmaya başlayınca Fidus da topla birlikte saniyesinde koşmaya başladı.
Fidus bebekken de çok hızlı koşuyordu. Bebekliğinden beri benimleydi ve şu anda bir yaşındaydı.
Aradan yirmi saniye bile geçmeden Fidus ağzında ki topla beraber koşarak yanıma geldi. Ağzında ki topu yere bıraktı ve kuyruğunu sallayarak bir kere daha havladı. Topu yine aynı şekilde havalandırarak attım ve o da aynı hızıyla topun peşinden gitti.
Fidusla bir süre daha oynadıktan sonra saraya girdim ve merdivenlerden çıkarak odama ilerlemeye başladım. Odama girip kapıyı kapattıktan sonra banyoya ilerledim ve hemen bir duş alıp üzerimi değiştirdim. Ardından ise elime kitabımı da alarak yatağıma geçtim.
Sırtımı yatağa yaslayarak kitabımı okumaya başladım. Her sayfayı çevirdiğimde biraz daha uykum geliyordu. En sonunda uykum ağır basmaya başlayınca elimdeki kitabı hemen yanda ki komodine koydum ve yatağıma iyice girdim. Zaten günün yorgunluğuyla çok geçmeden de uyuya kaldım.
֎
Sabah olduğunda bu gün nedenini bilmediğim bir şekilde normal kalktığım vakitten daha erken kalktım. Lavaboya gidip işlerimi hallettikten donra üzerime eğitim olduğu için yine daha rahat olabileceğim bir şeyler giyindim. Saçlarımı da açık bırakarak kapıya doğru ilerledim.
Ben kapının kulpuna elimi atmışken kapı da o sırada tıklatılarak açıldı ve karşımda Daneyi buldum. Sendelese de dengesini hemen geri sağlayan tatlı yardımcım, ‘’Günaydın prenses.’’ Gülerek selam verdi. ‘’Bu gün erken kalkmışsınız.’’
‘’Günaydın Danecim.’’ Dedim bende gülerek. ‘’Yani normalde de geç kalkmıyordum ama bu günde böyle oldu. Ee sonuçta ne kadar erken o kadar iyi değil mi? ‘’
Dane gülerek, ’’Öyle prenses,’’ dedi.
‘’Hadi öyleyse kahvaltıya geçelim.’’ Dedim ve beraber kahvaltı salonuna doğru ilerlemeye başladık.
Dane diğer yardımcılarla beraber kahvaltısını yapmak üzere yanımdan ayrıldı. Bende koridorun sonunda babamın çalışma odasının önünden bu tarafa doğru gelen Şihan’ı görmemle birlikte yanına doğru ilerledim.
‘’Oo günaydın ablacım, erkencisin bu gün.’’ Adımlarım yavaşladı ve yanında durdum.
Tamam, normalde bu vakitte kalkmıyordum ama neden çok erken kalkmışım gibi söylüyorlardı ki. Acaba ben normalde mi geç kalkıyordum?
‘’Günaydın kardeşim.’’ Dedim bende. ‘’Evet, normalde bu vakitte kalkmıyorum ama neden herkes sanki bu vakitte kalkmam garipmiş gibi söylüyor? ‘’
Şihan, ’’Başka kim dedi ki? ‘’ diye sordu.
‘’Sabah odadan çıkacakken dane geldi. Beni de kapıdan çıkarken görünce bu gün erken kalktığımı söyledi.’’ dedim. ‘’Bence normal bir vakitte kalktım ama ikinizde böyle söylediniz.’’
Şihan sözlerimin ardından gülerek, ’’Normalde senin kalktığın vakit, gerçek olan normale göre biraz geç kaldığı için olabilir mi ablacım? ‘’ diye sordu.
Düşündüm. Bir kere ben gayet normal bir vakitte kalkıyordum. Ne gerek vardı yani o kadar erken kalkmaya? Bence gerek yoktu. Hem bir yere de geç kalmıyordum.
Sözlerinin ardından gerçek olmayan bir sinirle kaşlarımı çatarak, ‘’Hmm, öyle mi diyorsun Şihancım? ‘’diye sordum.
Sorumun ardından oda numaradan korkmuş gibi yaparak ‘’Yoo, sen ne zaman istersen o zaman kalkarsın ablacım ne diyeceğim ben.’’ Dediğinde kendimi tutamayarak güldüm. Benim ardımdan oda gülmeye başladı.
Biz gülerken babamın çalışma odasının kapısı açıldı ve içerden Mirza çıktı. Şihan la aynı anda o tarafa döndüğümüzde Şihan, ’’Abi-’’ demişti lakin devam edecekken Mirza’nın arkasından kral Kafkas çıktı ve gayet net bir cümle kurdu.
‘’Toplantı odasına. Hepiniz. Hemen.’’
Babamın bu sözlerinin ardından tekrardan Mirzaya baktım ve bu sefer yüzündeki o korkuyu net bir şekilde gördüm. Bu beni de korkuttuğunda Şihan’a baktım ve onunda yüzünün aynı ifadeyi aldığını gördüm.
Bir şey olmuştu. Evet, bu sefer gerçekten kötü bir şeyler olmuştu.
֎
Yaklaşık beş dakikadır toplantı odasında babamın çağırması üzerine Aze’yi bekliyorduk. Toplantı odasına geçtikten sonrada bir şok ta burada yaşamıştım çünkü şu anda Madya, Kanje, Yelkan da dâhil olmak üzere Tezowen ve Mirage kralları ile beraber oturuyorduk. Şaşırmıştım çünkü sabahın bu saatinde daha eğitime bile gitmemişken gelmeleri garip bir durumdu. Madya’ya baktığımda oda bir şey bilmediğini belirtircesine kafasını salladı.
Ve bu sırada da sonunda Aze içeriye giriş yaptı.
Girer girmez başta Kral Kafkas olmak üzere bütün krallara hızlıca selam verdikten sonra aceleyle babama döndü ve direk konuşmaya başladı. ‘’Kralım duyduklarım doğrumu? Bu mümkün olabilir mi?’’
Evet, görünüşe göre bir tek biz neler olduğunu bilmiyorduk. Lütfen artık birisi bize de neler olduğunu açıklayabilir miydi?
‘’Maalesef ki doğru Aze.’’ Aldığı derin nefesin ardından devam etti.
‘’Taç çalınmış.’’ Ne!
‘’Nasıl!’’
Taç nasıl çalınabilir ki? İmkânsız. Yani öyle değil mi? Sonuçta çok iyi korunuyordu. Birilerinin tacı çalmaya kalkışabileceklerini sanmıyordum. Yoksa…
Madya’nın verdiği tepki üzerine babam bakışlarını ilk önce onun ardından hepimizin üzerinde gezdirdi ve tam da tahmin ettiğim şeyi söyledi. ‘’Tenebrisliler in yaptığından şüpheleniyoruz. Henüz elimizde net bir bilgi yok lakin onlardan başka birilerinin de böyle bir şeyi yapmaya yeltenebileceklerini düşünmüyoruz.’’
Evet, o birileri Tenebrisliler olunca işler değişiyordu.
Sinirli bakışlarının arasından Yelkan, ‘’Tahmin etmiştim.’’ diye mırıldandı. Hemen ardından Kanje devam etti. ’’Zaten böyle bir şey de ancak onlardan beklenirdi.’’ O da haklı olarak sinirliydi. ‘’Bunu nasıl yapabildiler peki? Taç çok sıkı korunuyordu.’’
‘’Bizi de endişelendiren sebeplerden biri de bu Kanje. ’’Dedi Kral Azamet. ’’Tacın nerede olduğunun bilgisi öyle dışarıdan edinebilecekleri bir bilgi değil.’’
Mirza devam etti, ‘’Yani bu bilgiyi ancak içimizden biri onlara verebilir. Doğru mu anladım?’’
‘’Aynen öyle Mirza’’ dedi Kral Ubin. İşte bu çok kötüydü.
‘’Bu yaptıkları savaş sebebi değil mi peki? Taç için asırlar öncede savaşlar yapıldı. Yeniden öyle savaşlar yaşanmasına kapı açmaktır bu.’’
Yelkan haklıydı bu yaptıkları savaş sebebiydi. Ve yeni bir savaş demek resmen yeni bir felaket ve aradan geçen bunca süre zarfında yaşanan gelişimler ve güçlenen taraflar sonucunda katbekat daha fazla yıkım demekti.
‘’Evet, yaptıkları bunu gösterir fakat hemen bir savaşa kalkışılacağını düşünmüyoruz. Ve şu anda tacın çalınmış olması kesinlikle daha da felaketle sonlanacak bir durum.’’
‘’Peki, şimdi ne yapacağız?’’ sorumun ardından Kral Kafkas, ‘’İşte sizi de buraya çağırmamızın sebebi bu çocuklar. Dediğimiz gibi içimizde bir hain var ve henüz bunun kim olduğunu bilmiyoruz.’’ Sıkıntıyla bir nefes aldı. ‘’Bu durumda ancak birbirimize güvenebiliriz. Tacı aramak ve çalan kişiyi de yakalamak için elbette birileri gidecek fakat şu an bu görev için saraydaki kimseye tam anlamıyla güvenemeyiz.’’
Sözü Kral Azamet devraldı. ‘’Yani bu göreve sizin gitmenizi istiyoruz çocuklar.’’
İşte bunu kesinlikle beklemiyordum. Ve görünüşe göre kimse böyle bir şeyi beklemiyordu.
‘’Biz mi? İyide Kralım bu oldukça önemli bir görev.’’ Madya’nın sözlerinin ardından ‘’Evet,’’ diyerek katıldığımı belirttim. ‘’Bu gerçekten önemli bir görev ve yalnızca bizi değil bütün ülkemizi de etkiliyor.’’
‘’İşte tamda bu yüzden sizin gitmenizi istiyoruz. Taç bütün ülkenin geleceğini ilgilendiren bir durum ve hal böyleyken en doğrusu göreve sizin gitmeniz olur. Hepiniz oldukça güçlü ve özel güçlere sahipsiniz.’’
‘’Kral Ubin doğru söylüyor.’’ Dedi babam. ‘’Bizde gidemeyiz çünkü ülkeye birilerinin bakması gerekiyor ve eğer tacın çalındığı haberi yayılırsa işler daha da karışır. Bu nedenle bu karar kesinlikle en doğrusu.’’
Sanırım haklılardı. Bu göreve bizim gitmemiz en doğrusu olabilirdi. Peki, bunu nasıl yapacaktık?
‘’Nasıl yapacağız peki?’’ Kanje’nin sorduğu soru üzerine ne yapacağımızı anlatmaya başladılar.
‘’İlk olarak sırlı kütüphaneye gideceğiz. Orda krallığımızın en yetenekli büyücülerinden Bilge büyücü ile konuşacağız. Tacı çalan suçlu çalmasının ardından askerlerimizden bir süre kaçmış fakat daha fazla kaçamayacağını anlayınca kütüphaneye girmiş. Peşine nasıl düşeceğimiz konusunda bilgeyle konuşacağız.’’
‘’Çalan kişi kütüphaneye girmemiş mi zaten? Oradan en fazla nereye gitmiş olabilir ki?’’
‘’Buradan sonrasını Bilgeyle konuşacağız. Bazı tahminlerimiz var ama umuyoruz ki öyle bir şey gerçekleşmemiştir.’’
Daha sonrasında fazla bir konuşma gerçekleşmedi. Arabalara geçtik ve sırlı kütüphaneye doğru yola çıktık.
Ne olduğunu ve bunun üzerinden nasıl geleceğimizi merak ediyordum. Daha önce elbette krallığımız için türlü görevlere çıkmıştık fakat böyle bir şey tabii ki ilk defa oluyordu. Doğal olarak daha önce kimse böyle bir girişimde bulunmamıştı. Asırlardır bizde olan tacı neden şimdi çalmaya kalkışıyorlardı?
Neden daha önce böyle bir girişimde bulunmamışlardı?
Ve biz bu görevi başarabilecek miydik?
Eğeleneli olabilirdi hatta heyecan verici. Tabii yakalamamız gereken bir suçlu olmasaydı.
E iyi tarafından bakmak lazım. En azından bir süredir sıkıcı olan saray hayatımızda ufak bir hareketlilik olacaktı.
Ve bu hareketliliğin boyutunu da zaman belirleyecekti.
֎
Yaklaşık yarım saattir yoldaydık. Sırlı kütüphane otak alanda olduğu için yol biraz uzun sürüyordu. Ayrıca kimseden de çıt çıkmıyordu. Gerçi şu durumda kimsenin konuşmaması sanırım normal olanıydı. Galiba her durumda durmadan konuşan bendim.
Başımı cama çevirerek dışarıda yağan karları izlemeye devam ettim.
Kış aylarını severdim; her yerin huzurlu bir beyazlıkla kaplanması, karın ağaçların üzerini bir örtü misali örtmesi, kar yağarken ki oluşan o tatlı soğuk…
Bununla birlikte yaz aylarını da severdim. Yazın ki ağaçların yeşilliği, o canlılık… Aslına bakılırsa ben her mevsimi severdim. Hepsinin kendine özgü bir güzelliği vardı.
Sık ağaçlar yerlerini yavaş yavaş kütüphanenin sınırlarına bırakmaya başlayınca vardığımızı anladım. Bakalım bizi neler bekliyordu.
Şu anda sırlı kütüphaneye giriş yapıyorduk. Ve hala kimse konuşmuyordu.
Tamam, önemli bir iş üzerindeydik ama yine de kimseden ses çıkmıyor oluşu zaten gergin olan durumu daha da stresli bir hale getiriyordu.
Kütüphaneye girdikten sonra neredeyse boyumun beş-altı katı olan rafların arasında durduk. Hatta neredeyse değil bu raflar gerçekten de boyumun en az altı katı kadar falandı.
Buraya bazenleri Madyayla, genellikle ise ben kendim gelirdim bir şeyler okumak için. Gerçekten fazlasıyla büyük bir kütüphaneydi.
Etrafı dört duvarla çevrili değil de yuvarlak bir mimarisi vardı burasının. Yuvarlak şeklinde olan duvarları zaten boydan boya çatısına kadar raflar ve dolayısıyla da kitaplarla çevriliydi. Duvarların dışında geriye kalan her yerde de kitaplar ve raflar vardı. Bir tek ortada gelen kişilerin oturabilmesi için yerler vardı ve oralarda kitap yoktu. Kelimenin tam anlamıyla bir kitap cennetiydi.
Rafların arasından şapkası kafasına geçirilmiş cübbesi ve elinde asasıyla hafif aksayarak ama buna rağmen elinden geldiği kadar koşmaya çalışarak gelen Bilgeyle bakışlarımızı o tarafa çevirdik.
Yüzünde zamanın oluşturduğu kırışıklıklar ve en az kırışıklıklar kadar eski olan, elmacık kemiğinden çenesinin altına kadar uzanan bir yara izi vardı.
Yanımıza geldiğinde şapkasını indirdi. ‘’Bu taraftan kralım.’’ Diyerek arkasını döndü ve bizde peşinden ilerledik.
Bu büyücüyü biliyordum. Yani sadece biliyordum. Adını tabii ki daha önce duymuştum ama daha önce hiç görmemiştim. Zaten öyle herkesle konuşan veya görüşen bir büyücüde değildi. Gören kişilerin sayısı sınırlıydı. Daha çok krallıkla alakalı özel durumlarla ilgileniyordu sanırım.
Bir süre ilerledikten sonra kütüphanenin en dip tarafına gelmiştik. Buraya ben bile bir iki seferden fazla gelmemişimdir. Öyle çok sık gelinen bir bölgesi değildi.
Bir tane rafın önünde durdu Bilge. Elini raflara doğru kaldırdı. Ben bir tane kitabı oynatıp ardından da rafın bir kapı gibi açılmasını beklerken Bilge ağzını içinde bir şeyler mırıldandı ve elini doğrulttuğu rafın altından taşların kımıldamasını andıran sesler gelmeye başladı.
Bilgenin elini indirmesinin ardından ilerledi ve benim yeni fark ettiğim kare şeklinde ki kapağın - sanırım bu da elini kaldırıp bir şeyler mırıldandığı an oluşmuştu çünkü daha inceden yoktu – başına geçti ve kapağı asasını hareket ettirerek dokundurmadan açtı.
Tamam, bunu hayal etmemiştim ama buda gayet iyi bir gizli kapı yeriydi.
‘’Buradan kralım.’’ Diyerek kenara çekildi ve önden kralların geçmesini bekledi. Krallar geçtikten sonra bizde sırayla inmeye başladık.
Aşağı doğru inen taş merdivenler vardı demin gelen taşların kımıldama sesleri bunlardan gelmiş olsa gerekti.
Aşağı doğru bir süre ilerledikten sonra bir kapı daha çıktı karşımıza. Oradan da içeri girdikten sonra şimdide geniş sayılamayacak lakin küçükte olmayan bir odanın içindeydik. Odanın ortasında büyük bir kürsü bu kürsünün ise üzerinde bir kitap vardı.
Bilge kitabın başına geçti bizde etrafında durduk. ‘’Evet, kralım başımıza gelen bu olay maalesef ki çok kötü. Lakin bundan daha kötü bir şey varsa oda tacı çalan bu kişinin bir kitap gezginin olması. Bununla birlikte bir suçlu ve aynı zamanda usta bir hırsız.’’
‘’Kitap gezgini mi? O ne oluyor?’’ Kanje’nin sorusunu ben cevapladım.
‘’Kitap gezgini; Kitapların arasında yani kitaptan kitaba içlerine girerek gezebilen kişilere deniyor. Ama bu tür kişilerin artık dünya üzerinde sayılarının az olduğunu duymuştum.’’
‘’Evet, hala böyle kişiler var. Hatta neredeyse dünya üzerinde sadece birkaç kişi var ve bu hırsızda bunlardan biri.’’ diyerek yanıtladı beni Bilge.
‘’Kulağa hoş geliyor olabilir fakat bizim şuan ki durumumuzda tam bir felaketten farksız. Bu tür kişiler kitapların arasında dolaşabiliyorlar evet fakat elbette bununda bir sınırı var. Kitapların içindeki zaman dilimiyle bizim dünyamızın zaman dilimine göre daha farklı işliyor. Orada bir gün burada yaklaşık bir saate tekabül ediyor. Kitapların içinde bulunma süreleri ise yaklaşık olarak kitapların zaman dilimize göre bir ay kadar oluyor. O süre bitene kadar kitabın içinden çıkmazsa…’’ derin bir nefes aldı ve devam etti Bilge.
‘’Kitabın içinde sonsuza kadar kalıyor ve bunun hiçbir açıdan herhangi bir çözümü yok.’’
‘’Nasıl yani şimdi o süre bitene kadar kitabın içinden çıkmazsa taçla beraber herhangi bir kitabın içinde sonsuza dek kalabilir mi?’’
‘’Evet, maalesef ki öyle. Fakat ben böyle bir şeyin olacağını sanmıyorum. Tacı çalmak öyle sıradan bir şeyi çalmakla aynı şey değil. Bunu yapmasında büyük bir amaç olmalı ve bunun içinde hem kendini hem de tacı riske atmayı göze alamaz.’’
‘’Peki, madem bu şekilde bir risk altında o halde neden böyle bir şeye kalkışmış?’’
Evet, bence de Yelkan haklıydı. Madem böyle bir şeyin olabilme durumu var neden kendini riske atmaya kalkışsın ki? Hem de asırlardır barış içinde yaşanılmasına rağmen. Bu durumu neden bozmak istesin? Saçmaydı.
‘’Tehdit edilmiş olabilir veya Tenebrisliler den olabilir. Büyük ihtimal ikincisi olduğunu düşünüyoruz. Bu gezgin zaten onların tarafından olduğu için ve birazda ucuna teklif koyarak rahatlıkla ikna edebilmişlerdir.’’
Kral Azamet in sözlerini ardından Bilge haklı olduğunu dile getirdi.
‘’Bu tür kişilerin de zaten çoğu artık kendilerini belli etmekten kaçınıyorlar. Sebebi ise tam olarak bu. Onların bu güçlerini kötü amaçlar içinde kullanmak isteyenler çıkabiliyor. Fakat bazıları ise kendileri isteyerek bu işleri yapıyorlar. Tabii ki belirli bir ücret karşılığında.’’
‘’Tam olarak nasıl kötü amaçlar için?’’ diye bir soru yöneltti Madya.
‘’Hepinizin okuduğu hikâyeler, masallar illaki vardır. Bunların içinde olan olağan üstü şeyleri isteyerek kendilerinde getirtebiliyorlar. Mesela hepinizin illaki okuduğu gençlik pınarı. Bu gezginlerden birini tehdit ederek veya başka yollarla bu pınardan su almaya gönderebilir ve bu sayede gençleşebilirler. Ve bu da doğal olarak dünyanın düzenini bozar.’’ Hepimize tek tek baktı. ‘’Bu sadece basit bir örnek.’’
‘’Vay be,’’ dedi Kanje. ‘’Bu gerçekten iyiymiş.’’
‘’Onlarında düşündükleri tam olarak bu.’’ Dedi Bilge Kanje’ye bakarak. ‘’Kulağa şok hoş bir şeymiş gibi geliyor ancak bakılınca pek de öyle değil.’’
Ellerini önündeki kürsüye hafif bir şekilde yasladı.
‘’Bu gezginin de kitabın içine girmiş olması planlarının bir parçası. Tacı çaldıktan sonra geri dönmesinin imkânı yok. Her türlü bir şekilde yakalanacaktı. Zaten bunun için bir gezginle anlaşmış olmalılar. Tacı çalmasının hemen ardından gücünü kullanarak bir kitabın içine girmiş ve bu sayede kurtulabilmiş.’’
‘’Aslına bakılırsa zekice hazırlanılmış bir plan.’’ Dedi Kral Kafkas. ‘’Ve sizin de tam olarak bu planı bozmanız ve tacı geri getirmeniz gerekiyor.’’
‘’O halde,’’ Mirza’nın konuşmasıyla bakışlar ona döndü. ‘’Nerden başlıyoruz?’’
‘’Gezgini nasıl yakalayabileceğinizle alakalı bir plan yapacağız. Yarın ise gezginin peşine düşeceksiniz.’’ Kral Kafkas kafasını Bilgeye çevirdi, ‘’Evet, bilge.’’
Bilge bunun üzerine yapmamız gerekenleri anlatmaya başladı.
‘’Gezgin kendi gücünü kullanarak bir kitabın içine geçiş yaptı.’’ Kürsünün üzerindeki kitabı eline aldı ve havaya kaldırdı. ‘’O kitap, bu kitap.’’ Gösterdiği kitabın özerinde ‘Karanlık Orman’ yazıyordu.
‘’Kitaplar arasında gidip gelebiliyor fakat bir sonraki kitaba geçtiğinde geçtiği kitap o an bulunduğu yerin daha doğrusu içinde kalıyor. Yani şuanda kitabın elimizde olmasının sebebi de bu.’’ Kitabı geri yerine koydu.
‘’Sizin bunu nasıl yapacağınıza gelecek olursak…’’ kürsünün köşesinde duran küçük bir iksir şişesini alıp kitabın üzerine koydu.
‘’Gezginin peşinden gideceksiniz. Yani onun girdiği kitaplara girecek ve onu takip edeceksiniz. Kitabın içinde geçirmesi gereken sürenin dolmasını beklesek bile milyonlarca kitabın hangisinden çıkacağını bilemeyeceğimiz için sizin gitmeniz en iyi yol olacaktır. Bunu yapabilmeniz için gereken bir karışım var.’’
Gözleriyle önündeki küçük iksir şişesini gösterdi. ‘’O karışım da bu karışım. Bunu geçmeniz gereken kitabın üzerine bir damla şeklinde damlatıcaksınız ve size vereceğim cümleleri söyleyeceksiniz.’’
‘’Fakat bunu yalnızca bu güce sahip olan gezginler yapamıyor mu? Eğer böyle bir şey mümkünse daha önce deneyen illaki olmuştur. Yani olması gerekmez mi?’’
Bilge sorusunun üzerine Mirza’ya bakarak hafif bir şekilde gülümsedi. ‘’Eğer herkes bunu yapabiliyor olsaydı şu an benim yanımda değil de başka birinin yanında da olabilirdiniz sevgili prens. Bunu şuana kadar sadece benim gibi olan kişiler yapabildi. Ve benimde bu kişilerin sonuncusu olduğum düşünülürse pekte düşündüğünüz gibi olması gerekmiyor.’’
Bir dakika. O benim gibiler mi demişti? Bilge bir gezgin olmadığına göre. O zaman geriye bir şey kalıyordu.
‘’Siz,’’ dedim gizleyemediğim şaşkınlığımla. ‘’Bir taklitçi misiniz?’’
Evet, bunu sadece taklitçi gücüne sahip olanlar yapabiliyordu. Daha doğrusu sadece bunu değil bütün özel güçleri taklit edebiliyorlardı. Adı üstünde, taklitçi.
‘’Dünya üzerinde hiç taklitçi kalmadığını sanıyordum. En azından öyle biliyordum.’’ Bende Yelkan ’la aynı bilgilere sahiptim. Zaten bu yüzden bu kadar şaşırmıştım.
‘’Evet,’’ dedi Bilge. ’’Son taklitçiyim. Ailemden ve soyumdan kimse kalmadı. Bende yıllar önce burada yaşayıp gücümü sadece iyiye ve ihtiyacı olduğunda Clarangum için kullanmaya karar verdim.’’
Açıkçası bende böyle bir gücümün olmasını isterdim. Kendi gücümü tabii ki seviyordum ama bütün güçleri de taklit edebilmek gerçekten harika bir şey olurdu.
‘’Neyse eğer asıl meseleye gelecek olursak dediğim gibi size söylediklerimi yapmanız gerekiyor. Geçişi tamamladığınızda gezginle aynı kitabın içine geçmiş olacaksınız ve onu arayacaksınız.’’ Devam ederken yüzü iyice ciddi bir ifade aldı.
‘’Asla ama asla kitabın içinden biri veya bir karakterle konuşmayacak ve karşılaşmamaya çalışacaksınız.’’ Hepimize tek tek baktı. ‘’Kesinlikle.’’
‘’Peki konuşursak. O zaman ne olacak?’’ bu soruyu tabii ki Kanje sormuştu.
Bilge Kanje’ye baktı, ‘’Bunu yapacak olursanız ve kim olduğunuzu açık ederseniz her şey tehlikeye girer ve daha pek çok kötü sonuç yaşanır. Bunu istemeyiz değil mi prensim?’’
Daha fazla bir şey demeden, ‘’Öyle.’’ dedi Kanje. ‘’Tabii ki istemeyiz.’’
Kafasını sallayarak onu onayladı bilge.
‘’Evet, yapmanız gerekenler bunlar; Dediklerimi yaparak gezginin peşinden gitmek, orada onu yakalamak ve tacı alarak geri getirmek. Ha bide dediğim gibi eğer süre dolana kadar geri gelemezseniz…’’
Bir süre durdu Bilge. ‘’Evet,’’ dedi Madya. ‘’Geri gelemezsek,’’
‘’Geri gelemezseniz gezginler için olan kural aynen sizin içinde geçerli. Sonsuza dek içinde bulunduğunuz kitaba hapsolur ve bir daha asla çıkamazsınız. Ve maalesef ki bunun kesinlikle hiçbir kurtuluşu yok.’’
Ürpermiştim. Evet, her zaman bir kitabın içine girmek, karakterlerle berber olabilmeyi hayal etmiştim fakat bu… İnsan ister istemez ürperiyordu.
Diğerlerine baktım. Onlarda da bendekiyle aynı endişe vardı. Ya geri dönemez ve bir daha asla eskisi gibi yaşayamazsak. Üstelik sadece biz değil bu durumda ülkenin de geleceği tehlikeye giriyordu.
‘’Fakat’’ diyerek araya girdi Kral Kafkas. Anlaşılan oluşan gerginliği hissetmişti. ‘’Bunu yapacaksınız.’’ Bunu moral olsun diye değil de gerçekten yapabileceğimize inandığı için söylemişti.
‘’Evet,’’ diyerek Kral Kafkas’a katıldı Kral Ubin ’de. ‘’Zaten bunu sizden başka da kimse yapamaz. Gidip o tacı alıcak ve geri geliceksiniz.’’
Haklılardı. Bunu yapabilirdik. Hem bu sayede merak ettiğim bir sürü kitabın da içine girmiş, o dünyaları canlı bir şekilde gezebilme fırsatım olacaktı. Evet, her zaman dediğim gibi olaylara olumlu tarafından bakmak lazımdı.
Bizimkilerle bakıştık. Evet, bunu yapabilirdik ve yapacaktık ta.
֎
Kütüphaneden ayrılıp saraya döneli saatler oluyordu ve akşam olmak üzereydi. Saraya geldikten sonra odama geçmiş ve olanları düşünmüştüm. Ardından sarayın arka bahçesine çıkmış ve biraz Fidus la ilgilenmiştim. Ve daha sonrasında ise akşam yemeğini yemiştik. Şu anda da odamdaki köşe koltuğuma oturmuş kitabımı okuyordum.
Tabii kitap boyunca da yarın ve sonrasında olacakları düşünmüş ve belki de okuduğum kitaplardan birinin içine girebilme düşüncesi kafamın içinde dönüp durmuştu. Aslında bir bakıma güzeldi dediğim gibi. Kitapların içine girebilme düşüncesi mükemmel bir şeydi. Fakat işte diğer türlü de sonsuza dek tek bir kitabın içine hapsolma düşüncesi…
‘’Of. ’’Derin bir nefes vererek kitabı yanımdaki komodine bırakıp ayağa kalktım. Üzerimi değiştirdim ve yatağa girdim. Zaten fiziksel olmasa da zihinsel olarak yeterince yorucu bir gündü. Bu yüzden de uykuya dalmam da uzun sürmedi.
