Akşam yemeğinin ardından evin salonuna çöken sessizlik, her zamankinden çok daha ağırdı.
Masanın üzerindeki çay bardaklarından yükselen buhar usulca dağılırken, Nami'nin annesi Hana ellerini kucağında sıkıca kenetlemiş, bakışlarını masanın tahta desenlerinden ayıramıyordu. Babası Daiki ise derin bir nefes alıp başını kaldırdı. Yıllardır içlerini kemiren, her doğum gününde, Nami'nin her başarısında boğazlarına bir yumru gibi oturan o sırrı artık taşımak imkansız hale gelmişti. Kızları artık 18 yaşına basmış, kendi ayakları üzerinde durabilen yetişkin bir genç kızdı; gerçeği öğrenmek en doğal hakkıydı.
"Nami..." dedi babası, sesindeki hafif titremeyi gizleyemeyerek. "Seninle konuşmamız gereken çok önemli bir şey var güzel kızım."
Nami elindeki ders notlarını sakince masaya bıraktı. Anne ve babasının yüzündeki o kederli, gergin ifadeyi görünce kaşları hafifçe çatıldı. "Bir sorun mu var baba? Kötü bir şey mi oldu?"
Hana gözlerinden süzülen ilk damlaya engel olamadı, uzanıp Nami'nin ellerini avuçlarının arasına aldı. "Kötü bir şey değil bir tanem... Sadece... bilmen gereken bir geçmiş var."
Daiki yutkundu, gözlerini kızının gözlerine dikerek tane tane fısıldadı: "Nami, biz... biz senin biyolojik anne ve baban değiliz. Seni henüz birkaç aylık bir bebekken, fırtınalı bir gecede dağ yolunun kenarında terk edilmiş halde bulduk. Resmi işlemlerle seni evlat edindik. Yıllarca sana bunu söylemeye cesaret edemedik; kırılmandan, bizi sevmekten vazgeçmenden o kadar çok korktuk ki..."
Odanın içine bir anda ölüm sessizliği çöktü.
Anne ve babası Nami'den bir çığlık, gözyaşları, öfke patlaması ya da derin bir yıkım bekliyordu. Ancak Nami kıpırdamadı bile. Yüzündeki şaşkınlık dalgası yalnızca birkaç saniye sürdü; ardından gözlerinde saf, sıcacık bir şefkat belirdi. Ellerini annesinin ellerinden çekmedi, aksine daha da sıkı kavradı.
Yüzünde yumuşacık bir tebessüm belirdi. "Korktuğunuz şey bu muydu gerçekten?" dedi Nami, sesi öylesine huzurlu ve emindi ki odadaki bütün gerginlik bir anda dağıldı. "Beni doğuran kim bilmiyorum ama beni büyüten, hasta olduğumda başımda sabahlayan, benim geleceğim için gecesini gündüzüne katan sizlersiniz. Benim tek bir ailem var, o da sizsiniz. Bir yol kenarına bebeğini öylece bırakıp gidebilen bir aileyi aramak da istemiyorum, onları merak da etmiyorum. Ben sizin kızınızım ve sizinle çok mutluyum."
Hana hıçkırıklarını tutamayarak kızına sarıldı; Daiki ise gözyaşlarını elinin tersiyle silip ikisini birden kollarıyla sardı. Küçük ev, bir kez daha sevginin sarsılmaz bağıyla mühürlenmişti.
Nami, kendisini sokağa atan vicdansız bir ailenin kurbanı olduğunu sanarak o kapıyı tamamen kapatmıştı. Bilmediği tek şey ise; gerçeğin bir terk ediliş değil, kanlı bir pusu olduğuydu. Kendisini bırakanın ailesi değil bir tetikçi olduğunu, öz annesinin onu korumak için canını verdiğini ve öz babasının koca bir şehri yakma pahasına hala o yol kenarındaki izi sürdüğünü henüz bilmiyordu.