Deponun içindeki nemli hava bir anda elektrik yüklü bir fırtına öncesine dönüştü. Tatsuya’nın itirafı, deponun beton zeminine düşen bir el bombası gibiydi.
Diğer iki tetikçi, ağızlarındaki bantların ardından boğuk çığlıklar atıyor, iplerini koparırcasına debeleniyordu. Gözlerindeki dehşet, Tatsuya’nın söylediği sözlerin ağırlığından kaynaklanıyordu; Kuroda klanı bu gerçeği duyduğu an yalnızca Kenji’nin gazabı değil, kendi patronlarının da acımasız infazı devreye girecekti. Shin tek bir saniye bile kaybetmemesi gerektiğini biliyordu. Eğer bu iki adamdan biri bile serbest kalır, kaçar ya da Kuroda’ya tek bir kelime sızdırırsa, dağ kasabasındaki o meçhul kız daha gün yüzü göremeden öldürülürdü. Tatsuya ise bu karanlık labirentin içindeki tek canlı haritaydı; onun yaşaması ve korunması, Sato soyunun kaderi demekti.
"Tatsuya’yı çözün," dedi Shin, sesindeki soğukkanlı otoriteyle. "Diğer ikisinin ellerini ve gözlerini iki kat sıkı bağlayın. Ağızlarındaki bantları sakın çıkarmayın. Bu adamlar nefes aldıkları sürece Kuroda’nın ruhu bile duymayacak."
Korumalar hızla harekete geçti. Tatsuya’nın bileklerindeki kalın ipler kesildiğinde adam yere yığıldı, titreyen bacaklarıyla doğrulmaya çalıştı. Shin onun kolundan tutarak ayağa kaldırdı; gözlerinde ne bir acıma ne de bir öfke vardı, sadece ölümcül bir görev bilinci parlıyordu.
"Beni dinle," dedi Shin, sesini Tatsuya’nın kulağına yaklaştırarak. "Eğer tek bir yalan söylediysen, seni Kenji Sato’nun ellerine ben teslim ederim. Ama doğruyu söylediysen, o kızın nefes aldığı her gün için senin de canın güvende olacak. Şimdi bizimle geliyorsun."
Deponun arka çıkışından çıkan üç zırhlı siyah araç, gece yarısının sisli yollarında hızla süzüldü. Shin, Tatsuya’yı kendi bindiği aracın arka koltuğuna, iki silahlı korumanın arasına oturttu; diğer iki tutsak ise arkadaki kapalı minibüsün zeminine kilitlenmişti. Yol boyunca kimse tek kelime etmedi.
Yarım saat sonra araçlar, kentin tepelerinde yer alan, etrafı yüksek taş duvarlar ve silahlı nöbetçilerle korunan geleneksel Sato malikanesinin demir kapılarından içeri girdi.
Korumalar iki tutsağı alt kattaki zindana indirirken, Shin Tatsuya’yı kolundan tutarak doğrudan üst kattaki ana salona çıkardı. Salondaki sürgülü ahşap kapılar ardına kadar açıldığında, içerideki ağır tütsü ve soğuk gece havası yüzlerine çarptı.
Kenji Sato, bahçeye bakan geniş verandada arkası dönük duruyordu. Üzerindeki koyu renkli geleneksel hırkası, geniş omuzlarından aşağı dökülüyordu. Elinde Hanae’nin hatırası olan gümüş işlemeli çakmak vardı; kapağını açıp kapatırken çıkan metalik tıkırtı odadaki tek sesti.
Shin adımlarını verandaya doğru yöneltti, eğilerek başını öne indirdi. "Efendim."
Kenji arkasını dönmeden, buz gibi bir sesle sordu: "Gecenin bu saatinde buraya kadar geldiysen Shin, ya Kuroda’nın kellesini getirdin ya da sokaklardan kanlı bir haber var."
"Kuroda’dan daha büyük bir haberle geldim efendim," dedi Shin, sesi malikanenin ahşap kirişlerinde yankılandı. Yanındaki Tatsuya’yı hafifçe öne doğru itti. "O gece... Hanımefendinin konvoyunu vuran ve Küçük Hanım’ı kaçıran ekibin içindeki adamlar elimizde. Ve içlerinden biri, on sekiz yıldır mezarda sandığımız gerçeği yıktı."
Kenji’nin elindeki çakmağın sesi aniden durdu.
Yavaşça arkasını döndü. Yıllardır acıyla katılaşmış, hiçbir duygunun sızamadığı o keskin yüz hatları loş ışıkta belirdi. Bakışları önce Shin’e, ardından dizlerinin üstüne yığılmış, korkudan titreyen Tatsuya’ya kaydı. Salondaki hava öylesine ağırlaştı ki Tatsuya nefes almakta zorlandı.
"Ne demek istiyorsun Shin?" dedi Kenji, sesindeki tını bir kılıcın kınından sıyrılması kadar keskindi.
Shin gözlerini doğrudan efendisinin gözlerine kilitledi:
"Küçük Hanım Asami öldürülmedi efendim. Dağ yolunda terk edildi. Ve bu adam, onu nereye bıraktığını hatırlıyor. Kızınız hayatta olabilir."