Zindanın soğuk ve ağır havası, Ceyhun’un üzerine bir yük gibi çökmüştü. Nemli, küf kokulu taş duvarlardaki çatlaklar, buranın ne kadar uzun zamandır terk edilmiş olduğunu gösteriyordu. Ancak burası tamamen terk edilmiş değildi—en azından, gözle görülmeyen varlıklar tarafından değil.
Ceyhun, gözlerini araladı. Karanlık, bir örtü gibi etrafını sarmıştı ve bu karanlıktan bıkmıştı. Bunca zamandır oradan oraya savrulmuş, durup düşünme fırsatı bulamamıştı. Şimdi ise bu karanlık ve soğuk zindanın içinde, olan biteni ölçüp biçmeye çalışıyordu.
Zihni iki dünya arasında gidip geliyordu. Yeniden ofisinde uyanmayı arzuladı; bütün bunların az sonra sona erecek bir kâbus olmasını diledi. Ama gerçeklik kaçınılmazdı. Bu, bir kâbus değil, diye düşündü. Bu, hakikat.
Nefesini yavaşlatıp zihnini berrak tutmaya çalıştı, ancak duvarlardan yankılanan belirsiz sesler, zihnini meşgul etmeye devam ediyordu. Burası yalnızca bir mahzen değildi; sanki ölümün soğuk nefesi sürekli ensesinde geziniyordu.
Ceyhun, gözlerini kapadı ve sessizce dinledi. Duvarların arkasından gelen hışırtılar, garip tıkırtılar, gölgelerin arasında beliren ve hızla kaybolan grotesk şekiller... Burada yalnız değilim, diye düşündü.
Zihninde Lorthar’ın sözleri yankılandı: “Öyle olsun. Ne de olsa sen bana kendi ayaklarınla geleceksin.” Lorthar, onu zorlamıyor, kendi iradesiyle yanına çekmeye çalışıyordu. Öyleyse bu zincirler ne için? diye sorguladı. Bu, oyunun bir parçası olmalı.
Lorthar ve Lyra işbirliği içindeydiler. İyi polis, kötü polis taktiğiyle onu manipüle etmeyi amaçlıyorlardı. Bu da demekti ki, yakında Lorthar ya da bir temsilcisi gelecek ve ona sahte bir güvenlik ve özgürlük hissi yaratmaya çalışacaktı.
Kaçmak için eline geçecek bir fırsattı bu.
Hazır olmalıydı.
---
Zindanın ağır demir kapısı, gıcırdayarak açıldı. Karanlığın içinden süzülen figürler, sessiz adımlarla içeri girdi. Siyah cübbeleri, zindanın kasvetli havasına karışıyor, yüzlerini tamamen karanlığa gömen kapüşonlarıyla birer gölge gibi hareket ediyorlardı. Yaklaştıkça, zindanın boğucu havası daha da ağırlaştı; sanki ölümün soğuk nefesi etraflarında dolaşıyordu.
Ancak bu sessiz figürlerin ardında, onlardan ayrılan biri daha vardı. Zarif adımlarla ilerleyen bu adam, temiz giyimi ve ince yapısıyla dikkat çekiyordu. Yüzünde beliren nazik ifade, sahte bir sıcaklık yayıyordu. Her hareketi ölçülü ve kontrollüydü, sanki her kelimesi ve her adımı önceden hesaplanmış gibiydi.
Şık giyimli zarif adam, soğuk ve yumuşak bir ses tonuyla, "Zaman geldi," diye fısıldadı. Ceyhun’un kollarını ve ayaklarını duvara sabitleyen zincirlerini çözdüler ve onu zindandan çıkarıp hazırda bulunan gotik at arabasına doğru yönlendirdiler.
Arabanın önünde karanlığın içinde yükselen tehditkar figür bulunuyordu. Kara zırhı, koca bir orduyu tek başına durdurabilecek kadar sağlam ve korkutucu görünüyordu. Kafasındaki miğfer, yüzünü tamamen gölgede bırakıyordu. Miğferin yarıklarından parıldayan kan kırmızısı gözleri, hayat ve insanlık namına hiçbir belirti taşımıyordu. Sadece ölüm!
Ceyhun’un zihninde bir düşünce yankılandı: Dehşet Şövalyesi. Her nasıl oluyorsa bu varlığı biliyordu. Zırhından yayılan ölüm soğukluğu, tüylerini diken diken etti. Miğferin altından mezardan gelen soğuk bakışlarıyla Ceyhun'u izledi.
Dehşet Şovalyesi, ellerinde kocaman siyah bir baltayı tutarak at arabasının yanında duruyordu. Koruma mı yoksa bir infazcı mı? Sadece varlığı bile beni zayıf hissettiriyor. Lorthar dahil hiç kimse Ceyhun’u bu kadar korkutmamıştı.
Ceyhun at arabasına bindirildikten sonra, arabanın içindeki boğucu havayı fark etti. Ceyhun’un elleri ve ayakları cübbeli figürler tarafından arabaya zincirlendi. Şık giyimli adam ise Ceyhun’un tam karşısına oturdu.
Araba, tekerleklerini gıcırdata gıcırdata ve salına salına ilerlemeye başladığında, Ceyhun’un bakışları, sedef süslemeli gotik arabanın penceresinden dışarıya kaydı; bakışları karanlıkta Dehşet Şovalyesi’nin kırmızı gözleriyle karşılaşınca bir daha dışarıya çevrilmez oldu.
Şık giyimli adam, Ceyhun’a doğru eğildi, gözlerini onun yüzünden ayırmadan, yumuşak ama buz gibi soğuk bir ses tonuyla konuşmaya başladı. "Özür dilerim, Ceyhun. Bu zincirlerin sizi rahatsız ettiğini biliyorum. Ama endişelenmeyin, başkent Nythor’a, Lorthar’ın kulesine vardığımızda çıkarılacaklar. Bendeniz Efendi Lorthar’ın danışmanı Lucaris, hizmetinizdeyim. Efendi Lorthar, sizinle görüşmek için sabırsızlanıyor."
Ceyhun, Lucaris’in nazik ama bir o kadar da soğuk ifadesini dikkatle süzdü. Bu adamın sözlerinde bir şeyler gizliydi, fakat ne olduğunu anlamak için daha fazlasına ihtiyacı vardı. "Zincirlerimle ilgili kaygınızı takdir ediyorum," dedi, sesinde hafif bir alayla. "Ancak şunu merak ediyorum: Beni bu kadar önemli kılan ne? Lorthar neden benimle bu kadar ilgileniyor?"
Lucaris, dudaklarında beliren ince bir gülümsemeyle karşılık verdi. "Sıradan biri değilsiniz." dedi, sesinde ipeksi bir akıcılıkla. "Valendra toprakları pek çok sır saklar, bazı sırlar yalnızca doğru zamanda açığa çıkar"
Ceyhun, Lucaris’in bu kelimeleri dikkatlice seçtiğini fark etti. Doğrudan sormak yerine, daha incelikli bir yaklaşımla devam etti: “Valendra gerçekten sırlarla dolu bir yer. Ama bu sırlar, yalnızca sıradan biri olmadığım için mi açığa çıkacak? Yoksa benimle hiç paylaşılmayacak mı?”
Lucaris’in gözlerinde anlık bir kıvılcım belirdi, hemen ardından gizemli bir tonla. "Noctarii terimi size tanıdık gelmiyor olabilir, ama kim bilir..." Cümlesini yarıda kesti; gereğinden fazla bilgi verdiğini fark etmişti. “Zamanla her şey yerini bulacaktır,” diyerek konuyu kapattı.
Ceyhun, bu gizemli kelimenin üzerine gitmeye karar verdi. “Noctarii mi?” diye tekrarladı, merakını belli ederek. “Bu kelimeyi ilk kez duyuyorum. Bu da mı bir sır?”
Lucaris, hemen kendini toparladı ve yüzünde beliren gülümsemeyle konuşmasına devam etti. "Belki de öyledir," dedi, ince bir tebessümle. “Belki de bu, sizinle ilgili en büyük sırdır. Ama bunu keşfetmek için henüz doğru zaman gelmedi.”
Ceyhun, Lucaris’in sözlerini ve davranışlarını dikkatle tarttı. Bu adam açıkça bir şeyler biliyordu, ama "Noctarii" kelimesi, belki de Ceyhun’un bu dünyada taşıdığı önemin kökeni burada, bu kelimenin içinde gizliydi.
Lucaris, sessizliği bir kez daha bozarak, Ceyhun’un gözlerine derinlemesine baktı. “Eldrin’in Feldon’da yaşadığı söyleniyor,” dedi, sanki bu bilgiyi rastgele paylaşıyormuş gibi. “Ama onun yerini kimse tam olarak bilmiyor. Sizce, o gerçekten orada mı?”
Ceyhun, “Eldrin mi?” dedi, sanki bu ismi ilk kez duyuyormuş gibi. “Onun hakkında pek bir şey duymadım, ama Feldon köyüyle ilgili pek çok söylenti olduğunu biliyorum. Belki de bu da sadece söylentilerden biridir.”
Lucaris yüzündeki nazik ifade değiştirmeden, “Belki de öyle,” dedi. “Ancak bu topraklarda söylentiler, bazen gerçeğe en yakın şeylerdir.”
At arabası, gece boyunca ağır ağır ilerlemeye devam ederken, Ceyhun gecenin içinde kurt ulumalarının seslerini duydu. Seslerin duyulmasını takip eden çok kısa bir an içinde, at arabası belirsiz bir nedenle aniden durdu.
