İçeriğe geç

KAYIP KRALLIK VALENDRA

Bölüm 5 · 11 dk okuma

KAYIP KRALLIK VALENDRA

Bölüm 5

Sislerin Kalbinde

Elara, henüz yeni sökmüş olan şafağın gri ve kasvetli ışıkları ufku sararken, gözlerini açtı ve usulca doğruldu. Etrafa bakındığında Ceyhun ve Aric’i göremedi. Mürettebattan da eser yoktu. Sönmüş kamp ateşinden kalan kömürleşmiş odunların başında bir müddet ne yapacağını bilemedi. Yüreğine tanıdık bir yalnızlık duygusu çökmüştü. Annesi ve babası öldüğünden, Lyra onu terk ettiğinden beri; her sabah ıssız kulübesinde bu yalnızlık hissiyle uyanırdı. Köy halkı ona mesafe koymuştu. Hain Lyra'nın ablası olarak, tıpkı Lorthar gibi bilinmeyen güçlerle oynayan müptezel biri gibi görülüyordu. Köyün en cesur gençlerinden biri olan Aric hariç, kimse onunla yakınlık kurmamıştı. Korkusuzluğuyla daima övünen Aric, tekinsiz bir büyücüyle dostluk kurarak cesaretini kanıtlamak istemişti. Ama şimdi o da yoktu. Yalnızlık duygusu, apansız bir telaşa dönüştü.

“Elara, sakin ol,” diye fısıldadı kendi kendine, ama içindeki huzursuzluk büyüyordu. Hızla yerinden kalkarak çevreyi kolaçan etti. Sisin görüş mesafesini daraltmasına rağmen, mürettebatın az ileride bulunan tekneyi telaşla onarmakta olduklarını görebilmişti. Hızla teknenin kaptanına yaklaştı ve sert bir sesle sordu: “Ceyhun ve Aric nerede?”

Mürettebatın en yaşlısı olan kaptan, kaygı dolu gözlerle ona baktı ve fısıldar gibi konuştu: “Onları sis aldı, hanımım. Aynı şeyin size de olmasını istemiyorsanız, bizimle birlikte köye geri dönün. Tekneyi onarır onarmaz bu uğursuz topraklardan ayrılacağız. Lütfen, bizimle gelin.”

Elara, bir an için donup kaldı. Ceyhun ve Aric kaybolmuşken, mürettebatın onları aramaya bile çalışmadan kaçmaya niyetlenmesi, öfkesini doruğa çıkardı. Teknenin onarımıyla meşgul olan mürettebata soğuk ve kararlı bir sesle hitap etti: “Size ne oluyor böyle? Ben, Falden Köyü’nün büyücüsüyüm! Size verdiğim emirlere ve talimatlara uymak için, bizzat Haldor tarafından görevlendirildiniz. Buradan bir adım bile atamazsınız! Arkadaşlarımı bulana ve görevimizi tamamlayana kadar burada kalacaksınız!”

Kaptanın yüzündeki endişe, yerini vakur bir kararlılığa bıraktı. Soğuk bir sesle yeniden konuştu: “Bizim görevimiz sizi Lanetli Toprakların kıyısına bırakmaktı, hanımım. Görevimizi tamamladık ve bedeli de ağır oldu.” Ağırbaşlı bir tavırla, güverte üzerinde battaniyelere sarılmış halde bulunan, Rami’nin cesedine doğru baktı. Elara’nın gözleri aynı yöne kaydıktan sonra, Haldor’la göz göze geldiler. İkisi de gözlerini kaçırdı ve aralarında kısa bir sessizlik oldu.

Yaşlı denizci devam etti: “Biz hayatta kalmak için geri dönüyoruz. Eğer burada kalmaya kararlıysanız, Tanrılar yardımcınız olsun.” Ardından diğer mürettebat üyelerinin yanına dönerek, onarım işlerine yeniden başladı.

Elara, Rami’nin cansız bedenine bir kez daha baktı. Ceyhun ve Aric’in aynı akıbeti paylaşmasından korkuyordu. Sislerin Ceyhun’a zarar vermeyeceğine dair kehanetin yanlış çıkması, Elara’nın içindeki çaresizliği perçinledi. Kaybettiği herkesi—annesi, babası ve özellikle Lyra’yı—düşündü. Kaptan sözlerinde haklıydı, yaşamak için geri dönmekten başka şansı yoktu. Buna rağmen içinde filizlenen bir kararlılıkla; kendi kendine, “Bir daha asla!” dedi. Geri dönmeye, Aric ve Ceyhun’u kaderlerine terk etmeye, niyeti yoktu.

---

Elara, büyü asasını iki eliyle sıkıca kavrayarak, kararlı adımlarla ilerliyordu. Yoğun sis her şeyi bir perde gibi örterken; Elara’nın adımlarına yön veren, belli belirsiz kontörler ve gölgelerden başka hiçbir şey yoktu. Güçlükle ilerleyen Elara’nın zihninde, geçmişte bırakamadığı anılar usulca yeniden canlanıyordu.

Alacakaranlık, Falden Köyü’nün üzerine çökmüş, serin rüzgarlar taş duvarlı ahırın kerpiç ve sazlarla örtülü damının üzerindeki kuru samanları hışırdatıyordu. Genç Lyra, büyükbaş hayvanların ahırda birikmiş dışkılarını kürekle küçük bir oyuktan dışarı atarken, bu işin ne kadar iğrenç olduğunu düşündü. Soluklanmak için durduğunda, alnındaki teri elinin tersiyle silerken, adımını geriye doğru dikkatsizce attı. Ayağı burkuldu ve dengesizce yere kapaklandı. Öfkesini haykırarak, ellerini lanet edercesine savurdu. Ancak ellerini savururken çıkan kıvılcımlar yemlik üzerindeki saman yığınlarını bir anda ateşe verdi.

Hızla yayılan alevler kısa sürede yapıyı tamamen sardı. Lyra, alevlerin içinde hapis kalmış, korku içinde "Yardım edin!" diye bağırıyordu. Çığlıkları köy halkını harekete geçirdi. Köylüler ellerine geçirdikleri kap ve kovalarla su taşıyarak yangına müdahale etmeye çalıştılar.

Lyra’nın babası, kızının çaresiz çığlıklarını duyduğunda, alevlerin içine atılarak onu kurtarmaya çalıştı, ancak köylüler tarafından engellendi. Elleri ve kolları tutulan çaresiz baba, gözlerini alevler içinde kalan ahırdan ayırmıyordu.

Elara, yangın başladığında ahıra yakın bir yerde yürüyüş yapıyordu. Kardeşinin çığlıklarını duyar duymaz, gençliğin verdiği cesaretle tereddüt etmeden alevlerin içine daldı.

İs ve dumandan hiçbir şey göremiyor, kızgın ve zehirli hava her solukta ciğerlerine yapışıyordu. Son bir gayretle, yerde kendinden geçmiş halde uzanan Lyra'ya ulaştı, ama onu kaldırmaya ve çıkarmaya mecali kalmamıştı. Saniyeler içinde o da, kardeşi gibi baygın vaziyette yere düşecekti. Tam o sırada, çatının taşıyıcıları daha fazla dayanamayarak aniden Elara ve Lyra'nın bulunduğu tarafa çöktü. Elara, kendini korumak istercesine ellerini havaya kaldırdı. Ne olduğunu anlamadan, ellerinden çıkan soğuk bir akıntı, alevlerin üzerinde yoğunlaşarak kristal buz parçalarına dönüştü.

Buz parçaları hızla birleşerek, üzerlerine çökmekte olan damdan yere kadar uzanan yekpare bir buz kütlesine dönüştü. Aniden soğuyan hava ve buz, yangının merkezindeki alevleri söndürdü. Son gücünü tüketmiş olan Elara, yarattığı büyünün şaşkınlığını üzerinden atamadan kendinden geçti.

Elara gözlerini bitkince araladığında, anne ve babasını endişe dolu gözlerle başucunda beklerken buldu. Lyra yanında uzanıyor ve yavaş yavaş kendine geliyordu. Haldor, köyün yaşlı rüyacısı Talinda ve yaveri Elowen de oradaydı.

Yaşlı rüyacı, Elara ve Lyra’nın yanına yavaşça yaklaştı, yorgun ve çizgili yüzünde anlayış ve şefkat dolu bir tebessüm belirdi. Sıcak bir sesle, kızların ellerini tutarak konuştu: “Kızlar, çok zor bir şey atlattınız, çok şükür size bir şey olmadı. Tanrılar beterinden korusun. Şunu bilmelisiniz ki bu yangını başlatan da, söndüren de sizin içinizdeki güçtü. Buna Nun enerjisi denir. Büyük bir güçtür, lakin kontrol edilmezse tehlikeli olabilir. Bu güç biz rüyacıların doğasından çok farklı olduğu için size yardımcı olamıyoruz. Ama endişelenmeyin, bu gücü nasıl yöneteceğinizi öğrenmenin bir yolu var. Üstat Eldrin’e haber göndermemiz lazım, çünkü size bu yolu ancak o gösterebilir.”

Elara, sisler içinde Aric ve Ceyhun’u ararken, zihnindeki hatıralar bir pınarın çağlayan suyu kadar berraktı. Elara, hayatta kalmak için, yaşadığı ana odaklanması gerektiğini biliyordu.

---

Elara’nın etrafında, kuru ağaçların kasvetli siluetleri dışında hiçbir şey yok gibiydi. İlerledikçe, bu kuru ağaçlar yerini sivri ve keskin köşelere sahip sarp kayalıklara bıraktı. Kendisini, derin bir vadinin zemininde uzanan bir geçidin içinde buldu. Geçidi aşıp geniş bir düzlüğe vardığında, karşısındaki manzara korkunçtu: Kazıkların üzerine saplanmış insan ve hayvan kafataslarından oluşan dehşet verici bir tarlada yürüyordu..

Elara, aldırış etmeden ilerlemeye devam etti. Dizlerine kadar yükselen kalın sis tabakası yüzünden zemini güçlükle görebiliyordu. Adımları yer yer, kurumuş ağaç gövdeleri ve çürümüş hayvan kemiklerine takılıyordu. Sessizlik, bu köhnemiş kalıntıların arasında hüküm süren tek melodiydi. Elara, ilerledikçe yoğunlaşan nemli ve iğrenç kokunun ciğerlerine dolduğunu hissediyor, bu koku karanlık zehrini bir tohum gibi içine yavaşça ekiyordu.

Sonunda Elara, insan eli değmeden doğal yollarla oluşmuş, kayalardan meydana gelen ince bir köprüye ulaştı. Bu köprü, dipsiz bir vadinin iki yakasını birbirine bağlıyordu. Köprünün başında, dört ayaklı bir hayvan nöbet tutuyordu. Elara, büyülerini hazırladı.

Yaklaştıkça, hayvandan saldırgan bir hareket bekledi, ancak düşündüğü gibi olmadı. Yaratığın, vahşi bir hayvan değil, başka bir varlık olduğunu fark etti. Mesafe daraldıkça, yaratığın şekli ve konturları daha belirginleşti. Pençeleri, bir sürüngeninkini andırıyordu, gövdesi ise yırtıcı bir memelinin gövdesine benziyordu. Yarasa kanatlarına benzeyen zar kanatları vardı, ama bu kanatlar, yıpranmış bir paçavra gibi delik deşik olmuştu. Arkasında, iri bir sıçanın kuyruğunu andıran sivri uçlu ince bir kuyruk sallanıyordu. Zeka izleri taşıyan gözleri Elara’yı dikkatle izliyor, iğrenç sivri dişlerini gösteren alaycı bir sırıtışla karşılık veriyordu. Göz çukurları o kadar derin, göz bebekleri ise o kadar küçüktü ki, karanlık gökyüzünde mücevher gibi parlayan iki yıldız gibi görünüyorlardı.

Yaratığın bakışları, sanki Elara’nın ruhunun derinliklerine nüfuz ediyordu. Gözlerini bu karanlık bakışlardan alamıyordu. Yaratık, sivri dişlerinin arasından çıkan çatlak bir sesle konuştu: “Bu geçitten geçmene izin verildi, büyücü. Ama bil ki, buradan geçen her kim olursa olsun…” diye devam etti, “...geçmişinin hayaletleri de peşinden gelir.”

Yaratığın gözlerindeki zifiri karanlık öylesine derinleşti ki, Elara’yı içine çekti. Genç büyücü, artık karanlığın tam ortasında, göz alabildiğine uzanan dipsiz bir boşluğun içindeydi. Burada ne ses, ne ışık, ne de zamanın akışı vardı. Eğer aklı ve bilinci yerinde olmasaydı, varoluşunun tamamen silindiğini düşünebilirdi. Körlemesine ilerlemeye çalıştı; elleriyle bir şeye tutunmak için çabaladı, ancak boşlukta maddesel hiçbir şey bulamadı.

Genç kadın sonunda, uzaklarda bir yerlerde parlayan yıldız gibi bir ışığa doğru yöneldi. Ufukta titreyen bu ışık, şimdi onun yolunu aydınlatıyordu. Adımları boşlukta süzülürcesine belirsizdi, fakat yine de ilerliyordu. Karanlıkta unutulmuş kadim varlıklar, onun bu tekinsiz yolculuğuna gözcülük ediyordu. Her şeyi unutmuştu. Hatırlanması gereken neydi ki? “Ben kimim? Öldüm mü? Ölümü nasıl hatırlıyorum, yaşadığımı bile bilmezken?” Bu sorular içinde yankılandı. Karanlığın kötücül, ışığın ise kurtarıcı olduğunu sezdi; yaşamı özledi.

---

Sonra hatırladı, “Ben... Evet, ben Elara’yım. Falden Köyü’nün büyücüsü, Usta Eldrin’in kalfası. Şimdi hatırlıyorum,” dedi içinden. “Nun enerjisinin damarlarımda nasıl çağladığını, kardeşim Lyra’nın yeşil gözlerindeki o büyüleyici ışıltıyı... Karna Nehri’nin üzerindeki yakamozları, yosunların serin kokusunu.” Zihni, geçmişin derinliklerinde yankılanan bir anıya kilitlendi.

Gökyüzünde, kızıl akşamüstünün son ışıkları hakimdi. Falden Köyü’nün küçük evleri arasında canlı bir telaş süregeliyordu. Elara ve Lyra, küçük kulübelerinin önündeki taş fırının başında hummalı bir şekilde çalışıyordu. Rüzgar, ormanın kokusunu taşıyarak çatılardaki kuru samanları savuruyor, gölgeler meltemde dans ediyordu.

“Lyra, bu kadar tuz koyma! Ziyafetin her şeyi mükemmel olmalı,” diye fısıldadı Elara, ellerini hamura batırarak. Lyra, ablasına gülümseyerek karşılık verdi, ama yüzündeki sıcak gülümsemenin ardında derin bir tedirginlik saklıydı. Büyücü Eldrin’in köye gelişi herkes için büyük bir olaydı; ancak Elara ve Lyra için bu, hayatlarında yeni bir dönemin başlangıcı olabilirdi. Eldrin, köyün genç büyücü adayları üzerinde bir sınav yapacaktı ve bu sınavın sonucunda onların eğitilmeye değer olup olmadığına karar verecekti.

Ziyafet sofrasında, odun ateşinde pişmiş etler, taze ekmekler ve köyün en iyi meyveleri yer alıyordu. Ancak Eldrin’in gelişiyle ortamın ruhu tamamen değişti. Yaşlı büyücü, köy halkının tüm heyecanına rağmen mesafeli bir tavırla masaya oturdu. Çocukların ürkek bakışları altında, çok az yemek yedi ve neredeyse hiç konuşmadı. Onun için akşamki ziyafet, yalnızca bir formaliteden ibaretti; asıl mesele, çok daha derin ve önemli bir şeydi.

Eldrin, yemeği bitirir bitirmez, Elara ve Lyra'ya dönerek sessizce konuştu: "Zamanı geldi. Sınav başlıyor."

İki kız kardeş, büyücünün bu sözleriyle birbirlerine kısa bir bakış attılar. Lyra’nın gözlerindeki endişe ve Elara’nın içindeki heyecan birbirine karıştı. Eldrin, onları köyün hemen dışında, yoğun ormanın kenarındaki bir açıklığa götürdü. Bulutsuz gecede, yalnızca dolunayın ışığı, ormanın karanlık köşelerini aydınlatıyordu.

Büyücü Eldrin, elindeki asasını kaldırarak yere bir çember çizdi. Çember anında parladı, nun enerjisiyle dolu bir alan oluşturdu. Elara ve Lyra, çemberin ortasında durdular. Eldrin bir adım geri çekilerek sınavın ilk aşamasını başlattı.

"Sınav oldukça basit," dedi Eldrin, sesinde bir bilgenin dinginliği vardı. "Bu çemberin içindeki nun enerjisini kendi hükmünüze çağıracaksınız. Ancak sadece çağırmak yetmez; onu şekillendirip dönüştürerek kendi büyünüzü oluşturmanız gerekiyor. Unutmayın, bir büyücü sadece hazırda bulunan nun enerjisine güvenmez. Onu geliştirir, şekillendirir ve gerekirse tamamen yeni büyüler yaratır."

Daha önce, istemeyerek de olsa, nun enerjisini kullanarak Lyra ateş, Elara ise buz oluşturmuştu. Ancak daha sonraki denemelerinde, bu güçlerini etkin bir şekilde kullanmayı başaramamışlardı. Özellikle Lyra, kazara çıkardığı yangından beri kendini sürekli tutuyor, enerjisini kontrol etmeye çalışıyordu.

Elara, derin bir nefes alarak tüm dikkatini topladı. İçindeki nun enerjisi damarlarında yankılanırken, başlangıçta onu kontrol etmekte zorlandı. Ancak zihnini berraklaştırarak enerjiyi hissetmeyi başardı. Bu enerjiyi dönüştürmek için çevresindeki elementlere odaklandı: Toprak, su, ateş ve hava. Her biri, nun enerjisinin farklı bir tezahürüydü ve Elara, bu elementleri kendi büyüsüne katmak üzere çağırmaya başladı.

Elara, Eldrin’in sözlerini zihninde yankılandırarak nun enerjisini yavaşça şekillendirmeye başladı. Çemberin içinde, toprak, su, ateş ve hava, Elara’nın ellerinde birleşti. Toprak, sıkı ve sağlam bir yapı kazandı; su, kristaller halinde parladı; ateş, sıcaklığını artırarak çevresini aydınlattı; hava ise, etrafında dönen bir rüzgar gibi estikçe hareketlendi. Elara, bu dört elementi nun enerjisiyle birleştirerek, tamamen kendine özgü ve etkileyici bir büyü yaratmayı başardı.

Lyra, Elara’dan birkaç adım geride kaldı. Nun enerjisini çağırmayı başarsa da, onu dönüştürmekte büyük zorluk çekiyordu. Eldrin’in sözleri, kulaklarında yankılanıyordu; ancak enerji, bir türlü uyum sağlamıyordu. Elementler, ellerinde karmaşık bir şekilde hareket ediyor, bir denge yakalamak mümkün olmuyordu. Yüzünde endişe belirmişti, ama pes etmeye niyeti yoktu. Nun enerjisini kontrol etmeye çalıştı; fakat çemberin gücü zayıflamaya başladı. Elementler, onun iradesine direnç göstermeye başladı. Son bir çabayla enerjiyi toplamaya çalıştı, ama kontrol edemedi ve çemberin içindeki büyü gücü sönükleşti. Lyra, başarısızlığın ağırlığıyla dizlerinin üzerine çöktü.

"Sınav tamamlandı," dedi Eldrin, kararını açıklarken. "Elara, sen benimle birlikte geleceksin. Sana öğretecek çok şeyim var. Lyra... Senin yolun başka bir yerde devam edecek."

Köy halkı, Eldrin’in etrafını sarmış, “Lyra’yı da al, ona da öğret,” diye yalvardılar. Eldrin bir an tereddüt ettiyse de, geri adım atmadı. Ancak, Haldor’un gizlice yanına yaklaşarak kulağına fısıldadığı sözler, onu yeniden düşünmeye zorladı.

“Elara ve Lyra’nın anne ve babaları öldü,” dedi Haldor, sesini alçaltarak. “Hayatta birbirlerinden başka kimseleri kalmadı. Onları ayırma. Eğer sen eğitmezsen, Lyra köyümüzde barınamaz. Onları şimdiden dışlandılar, yeniden bir kazaya sebep olmalarından korkuyorlar. Her ikisi de, güçlerini kontrol etmeyi öğrenmeli. Lütfen, eğit onları, ikisini de.”

Eldrin, Lyra’ya dönüp kararlı bir sesle konuştu: "Sana bir şans daha vereceğim. Eğer nun enerjisini kontrol etmeyi öğrenirsen, seni de eğiteceğim."

Lyra, gözyaşlarını silerken başını sertçe salladı. İçindeki acı, kararlı bir azimle yer değiştirdi. Bir daha asla başarısız olmayacaktı. Elara ise, sevinçle kardeşine sarıldı. İkisi de köy halkına kısa bir veda ettikten sonra, Eldrin'in peşine takıldılar.

---

Elara, zifiri karanlığın içinde sendeleyerek ilerliyordu. Işığın yavaşça yaklaşmasıyla, mistik bir suret belirginleşti. Bu, Elowen’in ruhsal yansımasıydı. Zarif ve derin bir hüzünle gözlerini ona çevirmişti. “Elara,” dedi Elowen, sesi bir melodi kadar yumuşak ve etkileyiciydi, “Dinle beni. Geçmişinle, Lyra’yla ve en önemlisi kendinle hesaplaşmalısın. Eğer özgür olmak istiyorsan, hepsini affetmelisin. Kendini ve kardeşini de…”

Elara derin bir nefes aldı, Elowen’in sureti yavaşça silikleşmeye başladı. Bir an sonra, kendini köprünün başında nöbet tutan yaratığın önünde buldu. Bütün bu olanlar, bir nefes alımı kadar kısa sürmüştü. Yaratıkla tekrar göz göze gelmekten kaçınarak yoluna devam etti.

Bölüm sonu

4 yorum