Güneş, ufkun ardında kaybolurken nemli ve karanlık sis, etrafı sarmaya başladı. Grup üyeleri, yaşadıkları korkunç deneyimin etkisinden çıkmaya çalışıyordu.
Ceyhun, karanlık sulara bakarken neredeyse duyulmayacak bir sesle "Elowen," diye mırıldandı. Su altında gördüğü şeffaf suret, ona Lanetli Topraklar’ın acımasız kıyılarında bir umut sunmuştu.
Elara yanına yaklaşarak, “Ne oldu?” diye sordu. Ceyhun ona bakmadan düşünceli bir edayla, “Elowen’i gördüm,” dedi. “Su altında... Bana kılıcımı veren oydu. Hayal miydi, gerçek miydi, ayırt edemiyorum.”
Elara derin bir nefes aldı, “Ben bir büyücüyüm, Ceyhun. Gücümün belirli kuralları ve sınırları var. Ama rüyacıların sahip olduğu ilim bambaşkadır. Şunu bil ki, Elowen’e güveniyorum. Onun bilgeliği bizi pek çok kez karanlıktan çıkardı. Sana yardım ettiğine inancım tam,” dedi kendinden emin bir şekilde.
Aric, çevreyi dikkatlice tarayarak söze girdi. "Burada uzun süre kalmak akıllıca değil, gitmeliyiz.”
Elara karşı çıktı. "Biliyorum, bu topraklarda gece uyumak büyük bir risk. Ama dinlenmezsek, daha fazla kayıp veririz."
Ceyhun, Elara’nın endişesini anladı. "Evet, riskli. Ama başka seçeneğimiz yok. Dinlenmek zorundayız," dedi. Ayağa kalkarak, mürettebatın de dikkatini çekecek şekilde devam etti, "Burada kamp kuracağız. Ölen arkadaşımızı anacağız ve geceyi burada geçireceğiz."
Aric, alınan karara itiraz etmedi. "Öyle olsun. İlk nöbeti ben tutarım. Siz biraz dinlenin," dedi.
Mürettebat, kıyıda küçük bir ateş yaktı. Alevler, sisin içini cılız bir ışıkla aydınlatırken, tanrılara ölen arkadaşları için dualar edildi. Elara ellerini göğsünde birleştirerek, içinden “Ruhun huzur bulsun” diye mırıldandı. Sonra ateşin başında düşüncelere dalmış halde oturan Ceyhun’a dönerek, “Senin dünyanda böyle kayıplarla nasıl başa çıkıyorsunuz?” diye sordu.
Ceyhun derin bir nefes aldı. “Kayıpların acısı her yerde aynıdır,” dedi. “Yol arkadaşımızın ölümü beni de derinden üzdü. Ama buraya yabancıyım. Onunla kısa yolculuğumuz boyunca neredeyse hiç konuşmadık. Senin köylün olduğu için soruyorum: Onu iyi tanır mıydın?”
---
Sevgili okuyucu, bu figüran arkadaşımızın ölümü bizleri de derinden etkiledi… ya da en azından etkilemeye çalıştı diyelim. Ama dürüst olalım, Ceyhun bu kısımları anlatırken bize de hafif bir sıkıntı bastı. Bildiğimiz kadarıyla, bu arkadaşın yaşlı bir annesi varmış ve ailesi nesillerdir balıkçılıkla uğraşırmış. İsmini de şimdi hatırladık, adı Rami’ydi sanırım. Neyse, toprağı bol olsun. Fakat şimdi konuyu dağıtmayalım, asıl hikayemize geri dönelim.
---
İlk nöbet sıracı Aric’te olduğu için gece ilerledikçe Ceyhun, Elara ve mürettebatın kalan üyeleri uyudular. Aric, köyün en iyi izcisi ve güçlü bir savaşçısıydı. Keskin gözleri, disiplinli ve dikkatli bir doğası vardı.
Aric nöbet tutarken, rüzgarla dans eden ateşin cılız ışığı etraflarını çevreleyen siste garip hareketlenmelere ve yansımalara neden oluyordu. Fakat, sisin içinde bir çift gözün onu izlediğini hissetti. Gözlerini kısıp karanlığın derinliklerine baktı. Sislerin arasında bir silüet belirdi. İlk başta gözleri ona oyun oynuyor sandı, ama dikkatlice baktığında, hareketli sisin ardındaki soluk yüzlü sureti tanıdı.
Aric’in nefesi kesildi, kalbi hızla çarpmaya başladı. “Bu… bu imkânsız,” diye mırıldandı. Gözlerini figürden ayıramadan, “Rami!” diye seslendi. Rami’nin sureti, sisin içinde bir an görünüp sonra karanlıkta kaybolmuştu. Aric, dehşet içinde ne yapacağını bilemez halde kalakaldı. Gördüğü şeyin bir hayal olup olmadığını anlamaya çalışarak etrafına bakındı. Ama bir ses, bir nefes alışverişi bile yoktu.
"Bu bir rüya olmalı," diye düşündü, ama bu düşünce bile onu rahatlatmıyordu. Hemen arkadaşlarını uyandırmak için harekete geçti. Ancak ne kadar uğraşırsa uğraşsın, ne Ceyhun ne de diğerleri uyanmadı. Sanki bir çeşit büyü altındalarmış gibi, derin bir uykuya dalmışlardı. Aric’in içine bir korku dalgası yayıldı. Gözleri yeniden karanlığa döndü; bu sefer Rami’yi bir kez daha gördü.
Rami, bu kez biraz daha uzakta, sırtı dönük bir halde duruyordu. Sisler, figürün etrafında dolanıyor, onu neredeyse içine alıyordu. Aric, duraksamadan ateşten bir odun kaptı ve onu meşale gibi kullanarak Rami’nin peşinden gitmeye başladı. Meşalenin titrek ışığı, sisin içinde sadece birkaç adım ötesini aydınlatıyordu, ama Aric ilerlemekten vazgeçmedi. Her adımında içindeki korku daha da büyüyordu.
Nehir kenarına ulaştığında, Rami’yi bir kez daha gördü. Rami, yine sırtı dönük bir halde hareketsiz duruyordu. Aric yavaşça yaklaşıp, “Rami… bu sen misin?” diye fısıldadı. Ancak Rami’den bir tepki gelmedi. Aric, titreyen eliyle meşaleyi daha sıkı tuttu ve Rami’nin omzuna dokunmak için elini uzattı. Eli, arkadaşının omzuna değdiğinde içini bir ürperti kapladı. Rami’yi kendine doğru çevirdi.
Rami’nin yüzü, haftalarca suların içinde çürümüş haldeydi. Yüzünde kurtlar dolaşıyor, gözleri boş ve anlamsız bir şekilde Aric’e bakıyordu. Ağzından kanlı bir köpük akıyor, çenesindeki deri ve et parçası sarkıyordu. Aric’in kalbi deli gibi atmaya başladı, nefesi daraldı. Gözlerini arkadaşının ezilmiş ve çürüyen bedeninden ayıramadı. Birkaç adım geri çekildi ama Rami’nin gözleri onu takip etmeye devam etti.
Bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. Sanki bu kabus ona yapışmıştı, kurtulamıyordu. Sisin içinde yankılanan boğuk bir fısıltı duydu. Rami’nin dudakları hareket etmiyordu ama o korkunç sesi işitti. "Beni… buraya… çağırdın…" dedi figür, derin, mezardan gelen bir sesle.
Aric arkasına bakmadan koşmaya başladı. Aslında çok iyi bir korucu olmasına rağmen yaşadığı dehşet onu dikkatsiz kılmıştı. Ayağı bir taşa takılıp yere düştüğünde, elindeki meşale sönüp gitmişti. Sis ve karanlık, onu içine aldı.
---
Kahve makinesinin monoton uyarı sesi, Ceyhun’un uykulu gözlerini açmasına neden oldu. Ceyhun, bilgisayarının klavyesinin başında uyuyakalmıştı. Gözlerini ovuştururken, derin bir rüyanın etkisinden yeni çıkmış gibi hissetti. Kafasındaki bulanık anıları seçemiyor, gördüğü rüyayı hatırlayamıyordu.
Kahvesinin hazır olduğunu hatırlayıp, mutfağa yöneldi. Ancak mutfak karanlıktı; dışarıda da zifiri karanlık hâkimdi. Kahve makinasını ilk çalıştırdığında öğlen vakti henüz geride kalmıştı, kahvenin çoktan hazır olması gerektiğini düşünerek irkildi. “Bu kadar zaman nasıl geçmiş olabilir?” diye düşündü, huzursuz bir şekilde kahvesini hazırlamadan ofisin giriş holüne yöneldi.
Ofisin çıkış kapısını açmak istediğinde, kapının kilitli olduğunu fark etti. Temizlikçi Türkan Abla’nın, Ceyhun’un ofiste uyuya kaldığını fark etmeden dışarıdan kapıyı kilitlemiş olabileceğini aklından geçirdi. Yedek anahtarı bulunan plaza görevlisini araması gerektiğini düşündü.
Telefonunu almak için çalıştığı odaya geri dönmek istedi. Ancak koridorun derin karanlığına bakınca bir gariplik fark etti. Koridor uzayıp gidiyordu, sanki sonsuza kadar uzanıyormuş gibi görünüyordu. Arkasına döndüğünde, koridorun her iki tarafının da karanlık bir boşluğa doğru uzadığını fark etti.
Birden her yönden gelen ürkütücü bir ses işitti. Tanıdık bir ses, “Ceyhun...” diye yankılandı. Derin ve ürkünç bir tonla onu çağıran bir ses. Bu sesin, Lorthar’ın sesi olduğunu anlamıştı.
Karanlık koridorda koşarak ilerlemeye başladı. Oysa her yönden birden gelen sesten kaçması mümkün değildi. Her adımda karanlık daha da derinleşiyordu. Koşmaktan vazgeçip durdu. Siyah bir sonsuzluğun ortasında bir müddet öylece kaldı. Sonra, kendisini bir zindanda elleri ve ayakları çapraz bir biçimde zincirlenmiş bir halde buldu. Karşısında bir kadın ve bir erkek, iki siluet belirdi.
Kadın, siyah saçları ve siyah gözleriyle dikkat çekiyordu. Gözleri, sanki hiç akı yokmuş gibi derin bir karanlığa sahipti. Yüzü tanıdık birini andırıyordu. “Elara mı?” diye düşündü. Kadının yüzü Elara'nınkine benziyordu benzemesine ama bazı yönlerden de farklıydı. Daha ince bir çene, daha keskin yüz hatları ve daha sinsi bakışlar. Bu, Elara'nın kız kardeşi Lyra’ydı.
Diğer figür Lorthar’ın gölgesiydi. “Ona dokunma,” dedi derin, mezardan gelen bir sesle, Lorthar. “Onu bana getirirsen, seni affederim.”
Kadın, alaycı bir tavırla konuştu. “Ona dokunmak mı? Hayır, o senin olsun, ama diğerleri bana ait.” dedi. Sesi, karanlık zindanın duvarlarında yankılanarak Ceyhun’un korkusunu derinleştirdi.

