Ceyhun, taş duvarlı, tek katlı bir konuk evinde geceyi geçirdi. Evin çatısı ahşap ve sazlarla kaplanmıştı. Ceyhun için ayı postundan yapılmış bir döşek hazırlanmıştı. Döşek yumuşak ve rahat görünüyordu. Üzerinde birkaç kat battaniye onu sıcak tutmak için yeterli olacaktı. Yatağın yanında küçük bir tahta masa ve birkaç basit eşya vardı. Eski bir fener ince bir ışıkla odayı aydınlatıyordu. Ceyhun fenerin ışığını iyice kıstı. Yorgunlukla döşeğine uzandı. Hafif rüzgar uğultusu ve baykuş sesleri dışında, sessizliğe bürünmüş olan gecede, bütün bunların bir rüya olmasını umarak uykuya daldı.
---
Sabahın ilk ışıkları, çatının altındaki ışıklıklardan içeri süzüldü. Ceyhun, gözlerini açtı ve kısa bir süre nerede olduğunu unuttu. Dışarıdan cıvıl cıvıl kuş sesleri geliyordu. Yavaşça yataktan kalktı, sıcak ayı postunu üzerinden atarak odanın soğuk zeminine bastı. Pencereden dışarı baktığında, köydeki hareketliliği fark etti. İnsanlar, güne başlamak için hazırlık yapıyordu. Ceyhun, dışarıdan gelen konuşmalar arasında kendi adını seçebiliyordu. Kapıyı araladığında sabah vaktinin taze ve serin havasını ciğerlerine doldurdu.
Evin dış kapısını henüz açmıştı ki, telaşlı bir köylü içeri daldı. "Efendim, Haldor sizi görmek istiyor. Önemli bir şey varmış," dedi nefes nefese. Ceyhun, hızlıca hazırlanmak üzere eşyalarına yöneldi. Kılıcını hazırlarken, daha önce kılıcına hiç dikkat etmediğini düşündü. Çelik kılıcının kını sağlamlaştırılmış deriden imal edilmiş, kabzası ise fildişi ve gümüştendi. Üzerindeki işlemeler zarif ve sadeydi. Eline kılıcını aldığı vakit, köylünün tedirgince kıpırdandığını hissetti. Köylü, “Efendim, dostlar arasındayız, henüz sefere çıkmıyoruz. Onu almanızı gerektirecek bir şey yok,” dedi telaşla. Ceyhun daha da işkillenerek kılıç kabzasının asılı olduğu kuşağını beline sardı. Köylünün yüzüne dik dik bakarak tepkisini ölçtü. Mesela büyümeden, kendisine yol gösteren köylüyü takip etmeye başladı.
Böylece köylü önde, Ceyhun arkada köyün tozlu yollarında yürümeye başladılar. Sabahın ilk ışıklarıyla uyanan köylüler, günlük işlerinin telaşına çoktan düşmüşlerdi. Kimisi yemek hazırlıyordu, kimisi de tarla tapan işlerini yapmaktaydı. Birkaç çocuk, bir su kuyusunun etrafında oyun oynarken, yaşlı bir adam avlusunu süpürüyordu. Ceyhun, bu köylülerin arasında ilerlerken, yaşlı bir kadın köylüye seslendi: "Sabahın köründe değerli misafirimizi alıp da nereye gidiyorsun böyle, Thorin?"
Adının Thorin olduğunu öğrendiğimiz köylü, kısa bir duraklamanın ardından kaçamak bir gülümsemeyle, "Küçük bir mesele, Haldor'un misafirine yol göstermekle görevlendirildim," dedi ve yürümeye devam etti. Ceyhun, bu geçiştirme yanıtın ardından daha da şüphelendi. “Eğer Haldor'un yanına gidiyorsak, neden bu yana döndük? Köyün büyük evi meydanın hemen yanında değil miydi?” diye sordu kaşlarını çatarak. “Oraya gitmiyoruz ki, gideceğimiz yer köyün hemen çeperinde,” dedi Thorin.
Ceyhun ya bile bile bir tuzağa doğru gidiyordu ya da farklı amaçlar güden başka bir hizbin gizli buluşma yerine doğru yönlendiriliyordu. Ceyhun kılıcının kabzasını sağ eliyle kavradı ve Thorin’i izlemeye devam etti. İhaneti gördüğü anda kılıcını kullanmaya tereddüt etmeyecekti.
Sonunda, köyün dışında eski bir tapınak kalıntısının önünde durdular. Orada, kukuletasının gölgesinde yüzü gizlenmiş bir yabancı bekliyordu onları. Ceyhun, bu gölgeler içinde saklanan kişinin karanlık ve uğursuz bir varlık olduğunu hissetti.

Yabancının bakışları Thorin’İn üzerine çarptığında, zavallı köylünün yüzünde bir anlık korku ve tedirginlik belirdi. Öksürürcesine, “Görevimi yaptım efendimiz.” diyebildi.
Yabancı, Thorin’i görmezden gelerek Ceyhun’a yöneldi. Boğuk ve tüyler ürpertici bir sesle, “Hoş geldin, Ceyhun. Seni bekliyordum,” dedi. Bu sözleri Ceyhun yalnız kulaklarıyla değil, ruhunun her bir köşesine dokunan soğuk bir nefes gibi işitti. Ceyhun, istemsizce bir adım geri çekildi ama gözlerini yabancıdan ayırmadı. “Seni bekliyordum,” diye tekrarladı yabancı, sesindeki karanlık yankılar Ceyhun’u ürpertti.
Ceyhun, bu gizemli figürün kim olduğunu anlamaya çalışarak, “Kimsin sen?” diye sordu. Sesindeki kararlı tonla endişesini gizlemeye çalışıyordu.
Yabancı kukuletasını hafifçe geri çekti ve yüzünü nihayet açığa çıkardı. Yüzü solgun ve inceydi; gözleri ise derin ve karanlık bir boşluğu andırıyordu. İnce, renksiz dudaklarından bir söz döküldü: “Adım Lorthar,” dedi yabancı.
“Buraların naçizane koruyucusuyum, seni karanlık lanetlerden kurtarmak ve imparatorluğumuzun başkentinde ağırlamak için kendi sadık hizmetkarlarımı yolladım. Ne var ki sana onlardan önce, müreffeh ulusumuza başkaldıran asi barbarlar ulaşmış. onlara karşı dikkatli olmalısın Ceyhun. Sana ne anlatırlarsa anlatsınlar, inanma sakın. İpe sapa gelmez isyanlarına seni de ortak koşmak ve aklının karışık olmasından faydalanarak, sendeki gücü kendi çıkarlarına kullanmaktan başka gayeleri yok.”
Ceyhun kılıcını kınından çıkardı ve ucunu Lorthar’ın çenesinin aşağısında, şah damarına yakın bir yerde tutarak dişlerini sıktı. Dişlerinin arasından tıslarcasına konuştu: “Sanki beni düşünürmüş gibi konuşuyorsun adi büyücü. Kanımdaki gücün ne olduğunu bilmiyorum. Ama belli ki beni sen de kendi çıkarına kullanmak istiyorsun. Ya da en azından sana karşı bir tehlike arz ediyor olmamı, bertaraf etmek istiyorsun.
Yine de bir konuda doğruyu söyledin büyücü: Aklım gayet bulanık. Net olarak bildiğim tek şey, senin kötücül bir varlık oluduğun.”
Soluk yüzünde ince bir gülümseme beliren Lorthar, “Öyle olsun.” dedi vurdum duymaz bir edayla. “Ne de olsa sen bana kendi ayaklarınla geleceksin.”
Lorthar rüzgarın dumanı dağıtığı gibi solup gitti. Ceyhun elinde havada tuttuğu kılıcıyla, öylece kala kaldı. İçindeki huzursuzluk ve aklında şüphelerle bir an sonra, Elara ve Aric’in kendisine doğru koşarak geldiğini fark etti.
"Her yerde seni arıyorduk!" diye nefes nefese söze başladı Elara. "Bir köylü kadın, Thorin’le birlikte bu yöne doğru yürürken görmüş seni."
Aric, Thorin’e doğru hışımla, "Seni adi hain!" diye kükredi. "Neler olup bittiğini anlat hemen!"
Thorin, Lorthar’ın etkisinden kurtulmuş olmasına rağmen, büyük bir korku ve dehşet içindeydi. Elleri titriyor, ürkek bakışlarını başka gözlerden gizliyodu. Yüzünü güneşten korumaya çalışırcasına elleriyle örterek konuşmaya çalıştı, ama sesi titrek ve fısıltı gibiydi.
"Lorthar... O, o burada," diye kekeledi Thorin. "Karanlık, her yeri sarmıştı. Zihnimde, bir kara delik gibi her şeyi emiyordu."
Elara’nın gözleri daraldı, ama soğukkanlılığını korudu. "Neler gördün, Thorin? Anlat bize."
Thorin, boğazını temizleyerek devam etti, sesi hala titrek ve korkuyla doluydu. "Gözlerim, onun gözleri oldu... Zihnimde karanlık fısıltılar, ruhumu kemiren iğrenç sözler... Onun iradesiyle hareket ettim, ama görebiliyordum. O, o her yerdeydi. Gölgeler... Gölgeler benim üzerimden geçti, ruhumu delik deşik etti."
Aric sabırsızca adım attı. "Ne diyorsun? Lorthar şimdi nerede?"
Thorin'in yüzü bembeyazdı, sanki yaşadığı dehşeti tekrar yaşıyor gibiydi. "Bilmiyorum," diye mırıldandı. "Ama onu zayıf da olsa hala hissedebiliyorum. Zihnimi bulandıran o korkunç varlık... Bizi izliyor, bekliyor."
Ceyhun, Thorin’in anlattıkları karşısında ürperdi. Elara, karanlık büyücüye duyduğu nefretin yanı sıra, Thorin’in çektiği acıyı anlamaya çalışarak bir adım geri çekildi.
"Gölgeler ve fısıltılar," diye tekrarladı Elara. "Lorthar'ın karanlık büyüsüyle ilgili bildiğim her şey bu sözleri doğruluyor. Burada daha fazla kalamayız, Ceyhun. Hemen gitmeliyiz."
Aric, hala öfkeli ama daha sakin bir şekilde başını salladı. "Peki. Thorin, bu seferlik seni affediyorum. Bizimle birlikte köyümüze dön, senin bu kabuslardan arınmana yardımcı olacak biri varsa, şüphesiz ki Elowen’dir."
Thorin, derin bir nefes aldı ve kendini toparlamaya çalışarak Ceyhun’a baktı. "Beni affet, Iraktan Gelen." dedi dürüstçe, "Kötü bir niyetim yoktu."
Bu olanlar, herkesin üzerinde derin bir etki bırakmıştı. Sanki her gölgenin arasında onları bekleyen başka bir tehdit vardı. Birlikte köye geri döndüler.
Köye ulaştıklarında, köyün önde gelenlerini kendilerini bekler halde buldular. Elowen ve Haldor'un bu grubun başını çekiyordu. Elowen, doğrudan Thorin’e doğru ilerleyerek onu sakinleştirmeye çalıştı.
Haldor ise sitemle Aric ve Elara'ya doğru seslenerek “Ceyhun’u nasıl olur da gözden kaçırırsınız? Neler olduğunu derhal bize anlatın.” diye azarladı.
Ceyhun araya girdi, "Aric ve Elara’nın bir suçu yok. Dikkatsiz olan bendim. Onlar gelmeden önce, Thorin beni eski bir tapınağın harabelerine doğru götürdü. Orada birisiyle karşılaştık. Bir varlıkla… Adının Lorthar olduğunu söyleyen birisiyle…”
Ceyhun, bu ismi işiten Haldor’un gözlerinin büyüdüğünü fark etti.
“...Lorthar, Thorin’i kontrol ediyordu. Onun karanlık ve çok güçlü bir varlık olduğunu hissedebiliyordum. Aklımı çelmeye çalıştı, ama başarılı olamadı. Sonra, öylece kaybolup gitti. Aslında gerçekten orada olduğundan bile emin değilim. Bütün bunlar, Elara ve Aric gelmeden hemen önce yaşandı.”
Elara, derin bir nefes alarak konuştu, "Savunmamız giderek zayıflıyor, Lorthar’ın karanlık gücü ise her geçen gün artıyor. Bugüne kadar köyümüzü ve çevresini, habis büyülerden ve her türlü melanetten Elowen’in gerçekleştirdiği ritüeller ile belirli konumlara yerleştirdiğimiz rünler koruyordu. Ancak bu koruma artık yeterli gelmiyor." dedi. “Sizin bulunduğunuz harabe, bir zamanlar Lorthar’ın tanrısı olan Gecenin Hanımı Mina’ya adanmış bir tapınaktı. Biz, sürgündeyken bir yurt arıyorduk. Bu toprakları korunaklı olduğu için kendimize mesken tuttuk. Yine de yerleşmeden önce Gecenin Hanımı Mina’ya ait o tapınağı yıkmamız gerekti. Çünkü Lorthar’ın gücü orada hâlâ kuvvetli.”
Bu sırada Elowen, Thorin’e yaklaşarak sağ elini Thorin'in başının üzerine, sol elini de kendi alnına dayayarak transa girdi. Gözlerini kapadı ve derin bir konsantrasyonla ritüele başladı. Thorin’in gözleri yavaşça kapandı, vücudu rahatladı ve derin bir uykuya daldı. Köylüler Thorin’i evine, yatağına götürürken “Şimdi huzur içinde uyuyacak, sabah olduğunda da pek çok şeyi unutacak.” dedi Elowen.
---
Kahvaltı sonrasında, Haldor ve Elowen Ceyhun’a ve ekibine yapacakları görevi anlattı. “Lanetli topraklara doğru yola çıkmalısınız,” dedi Haldor. “Oradaki şerri durdurmak için bir yol olduğunu düşünüyoruz. Lyra’nın menfur ritüeli gerçekleştirdiği mevkiye eriştiğinizde, kara büyüyü bozması için Elara’ya zaman tanımalısınız. Onun yakın korumaları olacaksınız. Böyle söyleyince, kağıt üzerinde kolay gibi göründüğünün farkındayım. Ama inanın öyle değil. Bu vazifeyi daha önce hiçbir ferdimiz başaramadı. Yine de sen şimdi yanımızda olduğundan Iraktan Gelen, artık bir şansımız var. Tanrılar yardımcınız olsun. Yolculuğunuz sırasında dikkatli olun ve birbirinize güvenin.”
Köyün önde gelenlerinden biri, ellerinde erzak dolu çantalarla yaklaştı. “Yolda ihtiyacınızı karşılamak için bu erzakları hazırladık,” dedi. Ceyhun, Aric ve Elara, erzak çantalarını alarak teşekkür ettiler.
Kahvaltı bittikten sonra, Ceyhun, Aric ve Elara, köyün eski iskelesinden geçerek ahşap bir tekneye bindiler. Tekne, küçük olsa da sağlam ve zarif bir yapıya sahipti. Gövdesi kalın meşe kerestesinden yapılmış, suya karşı dayanıklı ve güven vericiydi.
Teknenin bir kaptanı, bir dümencisi ve iki kürekçisi vardı. Ayrıca teknenin orta kısmında, yelken direğine bağlı beyaz bir yelken bulunuyordu. Yelkenin alt kısmındaki ana yelken gergisi, yelkenin gerginliğini sağlarken, üst kısmındaki yelken halatı kaptanın kontrolünde dalgalanıyordu.
Karna Nehri, berrak ve serin sularıyla köyün yanından akıp gidiyordu. Nehrin iki yanını meşe ve söğüt ağaçları kaplıyor, kıyılarında ise sazlıklar ve dikenli çalılıklar yer alıyordu.
Tekne, usulca iskeleden uzaklaşırken, Elowen giden yolcuları kadim sözcükler ve dualarla kutsadı. Nehrin akışındaki dinginlik, yolcuların yüreklerine huzur verse de gittikleri yönü düşününce bu huzur yerini endişeye terk etti. Ceyhun’un zihninde ise hala Lorthar’ın sözleri yankılanıyordu.
Yolculuk sırasında, Ceyhun, Elara ve Aric arasında bir sohbet başladı. Ceyhun, Elara’ya dönerek, “Elara, senin bu kadar güçlü bir büyücü olmanın ardında ne var? Bu gücü nasıl elde ettin?” diye sordu.
Elara, hafif bir gülümsemeyle cevap verdi. “Bu, uzun bir hikaye. Büyü, her zaman içimdeydi ama nasıl kullanacağımı bilmiyordum. İçimizdeki bu güce 'nun' denir. Bu gücümü gerçekten anlamam ve kullanabilmem için bir üstadın çırağı olmam ve zorlu bir sınavdan geçmem gerekiyordu. Üstadım Eldrin beni iyi yetiştirdi. Onun rehberliği sayesinde buradayım.”
Aric, Ceyhun’a bakarak, “Bu diyara geldiğinden beri çok şey yaşadın. Kendi dünyanda nasıldın? Buraya nasıl uyum sağlıyorsun?” diye sordu.
Ceyhun, düşünceli bir şekilde cevapladı: "Kendi dünyamda sıradan biriydim, bir ofis çalışanı. Ama buraya geldiğimde, hem aklım hem de bileğim güçlendi. Üstlendiğim yük de aynı minvalde ağırlaştı. Bu bir görev bilinci mi, yoksa serüven arayışı mı, bilmiyorum. Ama sizinle birlikte bu yolculuğa çıktığım için kendimi iyi hissediyorum.”
Aric, merakla sordu: "Ofis çalışanı nedir? Kral muhafızı gibi bir şey mi? Bizde kırmızı pelerinliler var, kralın özel muhafız alayı. Senin gibi bileği bükülmez savaşçılardan oluşur."
Ceyhun gülümsedi: "Hayır, hayır. Daha önce hiç kavga bile etmedim ben.” Aric inanmayan gözlerini Ceyhun’un üzerine dikti. Ceyhun samimiyetle devam etti: “Daha çok kralın sarayındaki katipler gibiydim."
Bir müddet Karna Irmağı boyunca yol aldılar. Geçip gittikleri mahallerde göz alıcı güzelliklere denk geldiler. Yeşilin her tonunu barındıran ormanlar, yalçın dağların eteklerinde fokurdayan şelaleler ve güneşin altında ışıl ışıl parıldayan berrak su yüzeyi. Bütün bunların aynı zamanda peşlerindeki tehlikeyi gizleyen bir perde olduğunu düşündüler. Tedbiri elden bırakmadan, dikkatle ilerlediler.
Lanetli Topraklar’a yaklaştıkça, çevrelerindeki ağaçlar daha karanlık, hava daha soğuk ve sisli hale geldi. Kuş cıvıltıları kesildi; yerini tekinsiz, doğal olmayan sessizliğe bıraktı.
Elara’nın parmaklarını şıklatarak basit bir tılsım yaptı. Hemen, sağ omzunun üzerine doğru parlak bir ışık hüzmesi belirdi. Böylece büyülü güçlerini kullanarak yolu aydınlatıyor ve tehlikeleri sezerek ilerlemelerini sağlıyordu. “Bu topraklarda dikkatli olmalıyız,” dedi. “Karşımıza ne çıkacağını tanrılar bilir.”
Ceyhun, Elara ve Aric, cesaret ve iradelerini sınayacak olan Lanetli Topraklar’ın kalbine doğru yolculuklarına devam ettiler.





