Ceyhun için sıradan bir gündü. Daha doğrusu en azından günün ilk saatleri öyleydi diyelim. O gün her iş gününde olduğu gibi ofisinde, bilgisayarının başında çalışıyordu. Öğlen vakti çoktan geride kalmıştı. Saatine bakarak iç çekti. Yetiştirmesi gereken raporların yarısı bile hazır değildi. Üstüne üstlük yemekten sonra üstüne çöken ağırlık işine odaklanmasını güçleştiriyordu. Kendine gelmek için hep yaptığı gibi, kahve almaya ofisin mutfağına doğru yöneldi. Tam ayağa kalkmıştı ki, bir anda etrafında yoğunlaşan parlak bir ışık küresi içinde buldu kendini. Ardından görüş açısında kalan her şey bulanıklaşıp kayboldu.
Bundan sonra okuyacaklarınız hakkında halihazırda iki hakim görüşün olduğunu belirtmek isterim sayın okuyucu. Bunlardan Ceyhun dışında hemen herkesin hemfikir olduğu birinci görüş; Ceyhun’un tansiyonunun düştüğü; aniden kalkınca, başının dönerek gözünün karardığı, dengesini kaybedip yere düştüğünde ise başını çarptığı yönünde. Ki biz bununla ilgilenecek olursak bu roman, ya da adı neyse artık. Siz “hede” diyebilirsiniz. Bu hedenin anında bitecek olduğu gerçeği yadsınamaz.
Ancak biz daha çetrefilli olan ikinci görüşe odaklanacağız. “İseikai”. Yani paralel evrende geçen bir macera. Bu evrenin en belirgin özelliği şöyle, burada Ceyhun sıradan biri değil. Hem de hiç değil. O, kaderin çağırdığı seçilmiş kişi. O, laneti giderip, sürgünü sona erdirecek olan. En azından kehanete göre böyle.
Şimdi çaylarınızı hazırlayın ve rahat bir köşeye kurulun. Çünkü az sonra okuyacaklarınız, daha önce envai çeşiti yayınlanmış olan bu türe asla bir yenilik getirme iddiasında olmayan uzun bir hikaye. Ancak siz de Ceyhun’un başına gelecekleri en az bizim kadar merak ediyorsanız karşınızda:
Bölüm: Kaderin Çağrısı
Ceyhun, gözlerini bilinmeyen bir diyarda açtığında, kendini dehşet verici bir ormanın derinliklerinde buldu. Giysileri değişmişti, elinde kanlı bir kılıç vardı. Giysilerine bakarken, kendisindeki bu savaşçı görünümün nasıl ve neden ortaya çıktığını anlamaya çalışıyordu.
Etrafında, yosunlarla kaplanmış devasa gövdeleriyle yaşlı ağaçlar yükseliyordu. Puslu hava, ormana tekinsiz bir kasvet katıyor, nemli ve çürümüş kokular ciğerlerine işliyordu. Ağaçların arasından süzülen zayıf ışık huzmeleri, karanlık zeminde bilinmeyen varlıkların siluetleri gibi dans ediyordu. Ceyhun etrafına dehşetle bakarken kalbi hızla çarpıyordu. Nefes almakta zorlanarak elindeki kılıca baktı, parmakları titriyordu.
Önünde aniden iri kıyım bir savaşçı belirdi. Savaşçının gözleri karanlık ve boş bakıyordu, yıpranmış yüzü ise derin çizgilerle kaplıydı. Aniden karşısında beliren savaşçıya bakarken bir an donakaldı. Eli istemsizce kılıcına giderken, ne yapacağını bilmiyordu. Savaşçı, dev baltasını vahşice savurunca Ceyhun’un içgüdüleri devreye girdi. Ne olduğunu anlamadan, ustalıklı bir hamle yaparak baltayı savuşturdu. Saldırganın hamlesi, ani bir sessizlikle yarım kalmıştı.
Ceyhun’un kas hafızası bununla da sınırlı değildi. Vücudu, alışık olmadığı bir çeviklikle hareket edip karşı hamlesiyle savaşçının başını gövdesinden ayırdı. Saldırganın kesilen başı, havada dönerek yere düştü.
Az önce iki parça halinde yere çaldığı düşmanın cesedi gözlerinin önünde dehşet verici bir hızla çürümeye başladı. Çürüyen etler, çabucak bir kuru kafaya dönüştü ve nihayetinde, baştan aşağı bir toz bulutuna dönüşerek varoluş düzleminden ayrıldı. Sis ve pus, bu çürüyen varlığın diğer kalıntılarını yutarak, onu adeta hiç var olmamış gibi silip süpürdü.
Ceyhun elini alnına götürüp derin nefesler aldı. Neresiydi burası? Bu yabancı diyarda savaşçı gibi dövüşmeyi nasıl biliyordu? Ve kim, neden onu öldürmek istiyordu?
Tam o sırada, bir okçunun uzaklardan onu hedef aldığını fark edemedi. Okçunun yayı gerip oku bıraktığını ancak belli belirsiz kavrayabildi. Ta ki ok kendisine ulaşıp saplanacakken, aniden bir parıltı peyda oldu. Büyücü bir kadın, elindeki asasını havaya kaldırarak bir koruma büyüsü yapmıştı. Ok, mükemmel bir zamanlamayla yapılan büyünün etkisiyle havada parçalanarak yere düştü.
O sırada hızla ortaya çıkan bir korucu, okçunun ikinci okunu çekmesine fırsat vermeden pala darbesini indirdi. Okçu, az önceki savaşçı gibi toza ve sise dönüşerek varlığını yitirdi.
Büyücü, sakin bir tavırla Ceyhun’a yaklaştı. Gümüş gibi parlayan gözleriyle Ceyhun’a baktı. Ses tonu, hem şefkatli hem de otoriterdi. "Bu topraklar kara büyüyle yozlaşmış," dedi kadın. "Neyse ki, gördüğün gibi sana yardım etmeye geldik."
Büyücü kadın sözünü yeni bitirmişti ki, Ceyhun ağzını açıp tek bir soru bile sormaya fırsat bulmadan, etrafları tekrar kuşatıldı. Bu esnada korucu çoktan yanlarına gelmişti. Üçü de sırt sırta vererek, can havliyle çatışmaya başladı. Kılıç şakırtıları, savaş naraları ve büyülerin çınlaması birbirine karıştı.
“Tanışma seremonisini şimdilik erteleyelim,” dedi korucu, sert ve coşkulu bir sesle. “Eğer hayatta kalırsak, daha uygun bir ortamda uzun uzun konuşuruz.” Sanki savaşmaktan keyif alıyor gibiydi.
Kadın büyücü, soğukkanlılığını koruyarak Ceyhun’a döndü. “Bu saldırılar durmayacak,” dedi. "Sen çok önemli birisin. Neyse ki köyümüzün rüyacısı geleceğini bildirdi de vaktinde yetişebildik.”
Ceyhun, “Neden önemli biriymişim? Nasıl geldim ki buraya?” diye haykırdı.
Büyücü kinayeli bir şekilde, “Saldırganlara söyle de, az ara versinler. Biz de oturup çay ve kraker eşliğinde konuşuruz!” diye yanıtladı. “Şimdilik yapabileceğimiz tek şey hayatta kalmak ve ilk fırsatta kaçarak izimizi kaybettirmek."
Çatışma tüm şiddetiyle sürüyordu. Ceyhun kılıcını savururken, büyücü kadın ışık saçan asasıyla ve elleriyle büyüler yaparak düşmanları püskürtüyor, korucu ise onları hızla biçiyordu. Kılıçlar şimşek gibi çarpıştı, büyüler havada parladı. Herkes amansızca çatıştı; kılıç şakırtıları savaş naralarına ve büyü çatırdamalarına karıştı. En nihayetinde ikinci saldırı dalgası da sona erdi.
Korucu, elindeki meşaleyi kaldırarak, "Buradan, beni takip edin," dedi ve hızlı adımlarla öne geçti. Ceyhun, tereddüt etmeden onu izledi. Büyücü kadın ise grubun en arkasından, dikkatlice ilerliyordu.
Ormanın derinliklerine doğru ilerlerken, ağaçların yoğunluğu ve karanlık artıyordu. Gökyüzü, dalların arasında zar zor seçiliyordu. Yol boyunca, yosunlarla kaplanmış eski taş heykellerin yanından geçtiler; heykeller, sanki onları izliyor gibiydi.
Sonunda, iki tarafı yüksek yamaçlarla çevrili derin bir vadiye ulaştılar. Vadinin içinde, sessizlik ve gizem hâkimdi, yalnızca derinliklerde hızla akan bir çayın sesi yankılanıyordu. Ceyhun durakladığında, korucu ile büyücü kadın hız kesmeden koşmaya devam etti. Büyücü kadın, bilinmeyen bir dilde büyü sözleri mırıldandı ve aniden önlerinde ince bir asma köprü belirdi.
Ceyhun, şaşkınlıkla köprüyü işaret ederek, "Az önce bir köprü mü yarattın?" diye sordu.
Korucu, duraksamadan köprüye adım atarak, "Aslında bu, görünmez bir köprünün sihrini kısa süreliğine bozmaktı," dedi. "Vakit kaybetmeden geçmeliyiz. Karşı tarafta güvende olacağız."
Korucu ve büyücü kadın, köprünün diğer tarafına hızla ilerlerken, Ceyhun da onları takip etti. Köprünün altındaki boşluk ve vadinin derinliği nefes kesiciydi. Her adımda, köprünün hafifçe sallandığını hissetti. Sonunda, köprünün diğer tarafına ulaştıklarında, derin bir nefes aldı.
Grup, köprüden geçtikten sonra büyücü kadın, köprüyü tekrar görünmez kılmak için antik büyü sözlerini yeniden mırıldandı. Köprü, kısa sürede gözden kayboldu. Artık uğursuz ormanın karanlık atmosferinden uzaklaşmışlardı, daha doğal bir ormanın huzurlu ağaçları arasında ilerlemeye devam ettiler.
Olaysız geçen bir yolculuğun ardından, Ceyhun ve yeni arkadaşları, dik çatıları ahşap çatkılarla destekli, maharetli ellerin ustalıkla inşa ettiği hanelerden meydana gelen zarif bir orman köyüne vardılar. Büyük bir kalabalık, köy meydanında toplanmıştı. Yerel halk, cesur savaşçı ile bilge büyücüyü selamladı. Ama esas ilgileri Ceyhun’a yönelikti. Ceyhun kendisini hiç tanımayan kalabalığın umut ve beklenti dolu bakışları arasından ilerlerken aşırı ilgiden rahatsız olmuştu. Bütün bu olanlara anlam vermeye çalışıyordu.
---
Kalabalığın önünde duran köyün yaşlı lideri, misafirlerini derin bir saygıyla selamlayarak konuşmaya başladı:: "Hoş geldiniz. Ben Haldor, bu Falden köyünün lideriyim. Uzun bir yolculuktan sonra nihayet buradasınız. Gelişinizi sabırsızlıkla bekliyorduk. Yaşadığınız çatışmanın telaşı içerisinde belki de tanışma fırsatı bulamamışsınızdır. Sizi korumak için gönüllü olan ve size eşlik etmiş olan, köyümüzün önde gelen büyücü ve korucusunu takdim etmek isterim:
Sağımda köyümüzün genç büyücüsü Elara var.
Solumda ise köyümüzün güvenliğini sağlamakla görevli izci Aric var. Elara ve Aric, göreviniz boyunca size eşlik etmek ve canınızı korumak için gönüllü oldu."
Elara ve Aric, gülümseyerek başlarını eğdiler.
Elara, zarif ama güçlü bir duruşa sahipti. Uzun, dalgalı kahverengi saçları, rüzgarla birlikte hareket ederken ona neredeyse büyüleyici bir hava katıyordu. Gözleri derin, parlak mavi ve daima keskin bir zeka ile doluydu. Etrafında, gözle görülmeyen ancak sezilebilen mistik aura hissediliyordu.
Aric, çevik ve girişken bir adamdı. Kısa kesilmiş kıvırcık kızıl renkli saçları ve yeşil gözleri ona keskin bir odak katıyordu. Yüz hatları sert, ama ifadesi her zaman neşeli ve cüretkardı.
Yapılı bir vücuda ve günümüz dünyasının metrik ölçülerine göre 1.83 m. civarında bir uzunluğa sahip olan Ceyhun, aynı şekilde başıyla selam verdi. Koyu kestane rengi saçları uzundu, doğal haliyle dağınık duran hafif dalgalı saçları, ona özgür bir hava katıyordu. Gözleri dikkatli ve keskin bakışlarla çevresini tarardı. İnce ve zarif burnu, yüz hatlarına uyum sağlarken, elleri ise beklenmedik bir incelikteydi, sanki bir savaşçıdan çok bir sanatçının elleriydi.
Son olarak, Haldor, köyün rüyacısını tanıttı: "Ve işte Elowen. Kutlu rüyalar gören manevi rehberimiz. Sizin buraya geleceğinizi bize önceden müjdeleyen oydu."
Başında çiçeklerden oluşan ince tacı ve elindeki eski asayıyla dik duran Elowen sakin bir şekilde belli belirsiz eğilerek selam verdi. Yaşı genç olsa da, gözlerinde ve bakışlarında irfan sahibi kişilerin derin bilgeliği okunuyordu. Ceyhun, Elowen’in selamına karşılık olarak beceriksizce reverans verdi.
Haldor, konuşmasına devam etti: "Şimdi, köy halkı olarak, bize gelişinizi kutlamak istiyoruz, haydi soframıza buyurun."
Köy meydanında büyük bir masa hazırlanmıştı. Üzerinde çeşit çeşit yemekler, taze meyveler ve içeceklerden oluşan mükellef bir sofra kurulmuştu. Köy halkı, masanın etrafında toplanmış şerefli misafirlerinin sofrayı onurlandırmasını bekliyordu. Yemeğin başlamasından önce, Haldor bir konuşma yaptı: "Bugün, cesaretin ve dostluğun kutlandığı gündür. Sizlere bu topraklardaki laneti kaldıracak ve sürgünümüzü sona erdirecek olan genç savaşçıyı takdim ediyorum: karşınızda Irak Diyarlardan Gelen!”
Köy halkı büyük bir coşkuyla selamladı. Kimisi kadeh kaldırıyor, kimisi alkışlıyor, kimisi tezahürat ediyordu.
“Köyümüzü onurlandırdınız ve bize umut verdiniz. Biz de size köyümüzün en iyi sofralarını sunarak misafirperverliğimizi göstermek istiyoruz."
Ceyhun, yemek sırasında kendisine sunulan ikramları kabul etti, kendisiyle sohbet edenleri ağırbaşlılıkla dinledi. Yerel halkın tavırlarını gözlemleyerek, yaşam tarzları ve gelenekleri hakkında bilgi edinmeye çalıştı.
Söylediklerine göre bu topraklardan laneti kaldıracak, ve bu halkın sürgününü sonlandıracak olan kişi kendisiydi. Lanetin ya da sürgünün sebebini bilmiyordu. Bu insanlar neden bana güveniyor? Ben nasıl buraya geldiğimi bile bilmezken, bana kader biçiyorlar, diye düşündü.
Bir yanlışınız var, ben aradığınız kişi değilim, demek istedi; Belki de sadece kaçmalıyım. Ama nereye? Her şey, her yer bana düşman. Burada kalsam bir ölüm kalım savaşına gireceğim; kaçsam daha da bilinmezlere sürükleneceğim. Bunu istemiyorum, diye düşündü.
Ne kaçmaya yeltendi, ne de boşboğazlık etti. En mantıklısı, şimdilik kendisini koruyan bu insanların yanında kalmaktı.
Kutlamalar sona erdiğinde, Haldor, Ceyhun’u ve arkadaşlarını köyün yönetildiği büyük eve davet etti. Büyük ev, köyün merkezinde yer alıyordu ve dışarıdan bakıldığında bile etkileyici bir yapı olduğu belliydi. Duvarları sağlam taşlardan inşa edilmiş, iskeleti ise ahşap karkasla desteklenmişti.
Evin içine girdiklerinde, geniş bir salonla karşılaştılar. Salonun ortasında büyük bir ateş yanıyordu ve ateşin bulunduğu çatı bölümü açık bırakılmıştı. Böylece duman rahatça dışarı çıkabiliyordu. Dikdörtgen biçimindeki ateşliğin etrafında, orta kısmı ayakta tutan dört adet kalın ahşap direk, yatay ahşap taşıyıcı kirişlerle zıvanalar yordamıyla iç içe geçmiş, payandalar ve kirişler, ustalıkla işlenmiş detaylarla doluydu. Çatı, ahşap örtülüydü ve su yılanları, sazlar ve ejderha figürleri ile bezemeli zarif işlemelerle süslenmişti.
Haldor, misafirlerini büyük masanın etrafına oturttu. Masanın üzerinde çeşitli meyveler ve şarap dolu kadehler bulunuyordu. Ancak, bu sefer kutlama havasından ziyade ciddi bir konuşma yapılacağı belliydi. Haldor, Ceyhun’a dönerek konuşmaya başladı: “Ceyhun, seninle daha detaylı konuşmamız gereken önemli konular var. Bu topraklardaki laneti kaldırmak için bir yolculuğa çıkman gerekecek. Ancak, bu yolculuk tek bir görevden ibaret olmayacak.”
Elara, derin bir nefes alarak söze girdi: “Bu topraklardaki lanet, karanlık bir büyücünün eseri. Ancak, bu büyücü, krallığı ele geçirmiş olan daha büyük bir büyücünün çırağı. Bu çırağın adı Lyra, benim kız kardeşim.”
Ceyhun şaşkınlıkla Elara’nın yüzüne baktı. Elara’yla göz göze gelen Ceyhun, Elara’nın yüzündeki derin üzüntüyü ve pişmanlığı hissetti. Elara’nın sakladığı bir şeyler vardı. İç çekerek sözlerine devam eden Elara, “Büyü konusunda asla benim kadar başarılı olmadı. Kıskançlığını hiç gizlemedi. Yine de içten içe beni sevdiğini biliyordum. Ne yazık ki zamanla, karanlık büyücü onun kanına girerek kendi safına çekmiş. Ona yasaklı kan büyülerini öğretmiş. Bu durumu fark ettiğimde iş işten geçmişti.
Köyün ileri gelenleri onun ayrılması gerektiğine karar verdiler. Ben ise onu ikna edebileceğime inandığım için bir kez daha görüşmek istedim. Onu kazanabilirim sandım. Ne var ki karanlık büyücünün etkisi tahmin ettiğimden daha derindi. Aramızda bir tatsızlık yaşandı. O gün, orada yaptığı korkunç bir büyü sayesinde bu topraklar lanetlendi.” dedi ve gözlerini boşluğa dikerek sessizliğe büründü.
Densizce bir neşeyle konuşan Aric sessizliği bozdu. Kadehini kaldırarak şöyle dedi, “Meraklanma Elara, Irak Diyarlardan Gelen yanımızda. Ayrıca ben, köyün en büyük savaşçısı olarak seni korurum, Ceyhun’a da rehberlik ederim. Birlikte bu melun büyüyü bozarız.”
Elara, küçümseyici bir edayla gözlerini devirerek Aric’i süzdü, “Korumak mı? Sen mi? Senin koruduğun tek şey kendi kibrin, Aric.”
Aric, kaygısız bir tavırla karşılık verdi: “Ah, Elara, her zamanki gibi çok ukalasın. Unutma ki, cesaretim ve deneyimim olmadan bu laneti kaldıramayız. Lanetli toprakların kalbine giderken sana kim rehberlik edecek? Ya da laneti bozmak için konsantre olman gerektiğinde, seni kim koruyacak sanıyorsun?”
Ceyhun, kaşlarını çatarak sert bir tonla konuşmaya başladı:
"Bu kadarı fazla! Burada sıradan bir günmüş gibi atışıyorsunuz, ama ben neden burada olduğumu bile bilmiyorum. Sizse üstüme sorumluluklar yüklüyorsunuz." Sesi, hafif bir titremeyle duraksadı, sonra daha sakin ama belirgin bir sitemle devam etti. "Beni kurtardınız, aranıza aldınız, yedirdiniz, içirdiniz… Bunun için elbette minnettarım. Ama önce beni tanımanız gerekmez mi? Ya da neden bana bel bağladığınızı açıkça söylemeniz…”
Derin bir nefes aldı, gözlerini çevresindekilere tek tek dikerek sordu:
“Mantıklı ve elle tutulur açıklamalar bekliyorum. Kehanetler, rüyalar değil; somut nedenler duymak istiyorum. Söyler misiniz, neden ben? Neden bana güvenesiniz ki? Tüm bu olanların içinde benim rolüm nedir? Siz ne olmasını umuyorsunuz?"
Haldor, derin bir nefes aldı ve sakin bir sesle konuşmaya başladı, "Ceyhun, seninle ilgili çok özel şeyler var. Tüm kehanetler seni işaret ediyor. Uzak diyarlardan gelen sensin ve zamanla bunu sen de anlayacaksın. Rüyacı Elowen, senin lanetli topraklardaki ölümcül sisten zarar görmeden geçebileceğini gördü. Hatta etrafına koruyucu bir aura yaydığını söyledi. Bu aura sayesinde, seninle birlikte olanlar, senden uzaklaşmadıkları sürece, güvenle bu ölümcül siste ilerleyebilecekler. Yani, yalnızca senin liderliğinde bu görevi başarıyla tamamlayabiliriz."
Ceyhun, öfkeyle ellerini yumruk yaptı: "Anlamıyorum. Henüz hiç denenmemiş bir şey için bana bu kadar büyük bir sorumluluk yüklüyorsunuz. Belki ben de ölümcül sise girdiğimde öleceğim. Ayrıca beni tanımıyorsunuz bile. Kötü biri olmadığımı nasıl bu kadar kesin bir şekilde söyleyebilirsiniz? Size yardım edeceğime dair tek bir söz bile etmedim. Neden bu kadar eminsiniz? Bütün bu yaptıklarınız bana son derece mantıksız geliyor."
Haldor, gülümseyerek başını salladı: "Anlıyorum. O zaman, yarın sabah ölümcül sise girdiğinde ne olacağını deneyimlersin. Belki de rüyacımızın asla yanılmadığını o zaman anlarsın." dedi ve toplantıyı terk etti.








