İçeriğe geç

Kayıp Aşkım

Bölüm 7 · 5 dk okuma

Kayıp Aşkım

Bölüm 7

Altın Çocuk

(Bu bölüm Griselda gözünden)

Griselda

Gözlerimi açtım. Bana ne olmuştu? Neredeyim ben? Etrafım tamamen maviydi. Üstten beyaz bir ışık vurup gözlerimi kamaştırıyordu. Gözlerimi birkaç kez kırptım. Ne olduğunu anlamaya çalıştım. Lan! Denizdeyim! Hass*kt*r ! Hemen bacaklarımı ve kollarımı çırpıp yüzmeye çalıştım. Yüzeye yaklaşıyordum, daha hızlı çırptım. Ciğerlerim yanıyordu ama yine de devam ettim. Ben ne kadar çabalarsam çabalayım sanki yüzeye bir türlü çıkamıyor gibiydim. Pes etmedim daha çok denedim, bacaklarımı tüm gücümle çırptım. Ben ne zaman yüzeye yaklaşsam sanki biri veya bir şey su seviyesini yükseltiyor gibiydi. Ben her yüzeye çıktım şimdi nefes alacağım derken su tekrar yükseliyor ve yine aynı noktada oluyordum. Güneş suya vurduğu için bir süre sonra iyi görememeye başladım. Bekle… Güneşten olsa gözüm kamaşırdı! Ama benim gözümün önü kararıyordu! Ciğerlerimde olan his artık dayanılmaz olmuştu.

Gücümün azaldığını hissettim, çabalayamıyordum. Buraya kadarmış her şey. Hayatım gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçti…

Ailem geldi aklıma, benim ailem… Annem, babam, ablam Hiromi, erkek kardeşim Octavius ve ben. Octavius’u ilk görüşüm geldi aklıma bana babam “Bak Griselda, sen artık abla oldun” demişti. Onu ilk kez kucağıma alışım… Zihnim hemen başka bir anıya geçti.

Hayatta ilk ciddi akademik başarısızlığım ve başarım… Maddi durumumuz eskiden şimdi olduğu kadar iyi değildi. Bu yüzden burs sınavlarına girmiştim, ilk girişimde 1 puanla kaybetmiştim. Akrabalar bana salak gözüyle bakıp ailem hayal kırıklığına uğramıştı. O hayal kırıklığı ve ablamın öfkesi… Bir çocuk bunu mu hak ediyordu? Cevabı hepimiz biliyoruz. Sadece biraz bir şeyleri başarmış gibi hissetmek için ikinci yılda o bursu kazanmıştım. Bir ortanca çocuk olarak o zaman keşfettim ki… Ailem beni sadece bir şeyleri “başardığımda” görüyordu. Sadece bir başarı elde ettiğimde kısa süreliğine de benimle ilgileniyorlardı. Buna bir süre takıntılı olmuştum. Sürekli bir yetersizlik hissi. Hissettiğim tek duygu yetersizlik oluyordu. Akademik olarak mükemmel olmadıkça duramıyordum. Çünkü benim amacım başarı değil, o sevgiyi görmekti. Bunu çok uzun süre sonra fark etmiştim. Sürekli başarılı, başarılı, başarılı… Evet, o komşu kızı bendim. Evet, o altın çocuk bendim. Ama bu benim istediğim miydi? Elbette değildi. Çünkü benim yaşam amacım ailem tarafından görülmek veya ilgi için başarılı olmak değildi. Ben bundan mutlu değildim. Yine de uzaktan arkadaşlarımın ailelerinde koşulsuz sevgi aldıklarını gördüğümde imrenmeden yapamıyordum. Her şeye ve herkese rağmen sayısalı da dersleri de bıraktım. Kendi hayatıma ait olan ipleri -kendi ellerimle tuttuğum ipleri- bıraktım. Bir boşluğa düştüm. Sonra kendi hobilerimi keşfettim. Kulaklığımı takıp müzik dinlemek bile benim için bir terapi gibiydi. Bunlar gözlerimin önünden hızla geçiyordu ama bu birkaç saniyelik görüntüler benim tam 5 yılımın özetiydi. Hayatımın, yaşamımın amacı olan müziğe yöneldim. Çünkü benim yaşama amacım; müzikti… Zihnim beni aile anılarımdan çıkartıp duygularıma yönlendirdi.

İlk aşkım… Zarek… Direkt silüeti geldi gözüme…

Saçları olağanüstü gür, kalın telli ve yüksek hacimliydi. Ön ve tepe kısımları, retro bir jön esintisiyle (pompadour tarzı) geriye ve hafifçe yana doğru dalgalı bir eğimle taranarak kaldırılmıştı. Yan kısımlar da üstlerle uyumlu bir dolgunlukta arkaya doğru yatırılmıştı. Kulak hizasına inen favoriler temiz ve belirgin hatlara sahipti. Işığın vurduğu anlar hariç, saçları tamamen derin ve mat bir koyu siyah/kahverengi tonundaydı. Yüzünün en baskın özelliği, son derece güçlü ve keskin bir çene hattına (jawline) sahip olmasıydı. Çene köşeleri çok belirgindi, bu da yüze net bir kare/dikdörtgen form ve maskülen bir sertlik vardı. Kemikli yüz yapısını destekleyen, ne çok çökük ne çok çıkık, tam kararında ve hatları belli eden elmacık kemikleri mevcuttu. Gözleri hafif çekik ve yuvarlak arası, yoğun ve anlamlı bakan koyu renkli bir yapıya sahipti. Bakışlarında Yeşilçam ve Old Hollywood dramatikliğini yansıtan ciddi, odaklanmış bir ifade vardı. Kaşları oldukça gür, kalın ve koyu renkliydi. Gözlerinin hemen üzerinde düz ve net bir hat oluşturarak bakışlarının derinliğini ve karizmasını iki katına çıkarıyordu. Tamamen düz, ne çok geniş ne çok dar, yüzün tam merkezinde simetriyi sağlayan son derece karakteristik ve düzgün bir burun köprüsü vardı. Dudakları orta kalınlıkta ve hatları son derece net çizgilerle ayrılmıştı. Tamamen sinekkaydı tıraşlıydı.

Evet, bizimle yaşıttı. Hatta Alistair’in sıra arkadaşıydı. Dış görünüş olarak büyük görünüyordu sadece. Onu düşündüğümde bile kalbim biraz hızlı atmıştı. Ama olamaz… Onun bir kız arkadaşı vardı. Bu yüzden ondan uzaklaşmıştım. Silüeti bulanıklaştı, aklıma başka bir anı geldi.

Biz küçükken Alistair ile arkadaştık. Her şey anasınıfında ona oyuncağımı hediye etmemle başlamıştı. Beynim beni geçmişe götürdü.

— Hey?

Alistair dönüp bakmamıştı bile.

— Hey! Sana sesleniyorum!

Bıkkınlıkla başını kaldırıp direkt gözlerimin içine bakmıştı.

— Sen neden bizimle oynamıyorsun da kenarda oturuyorsun?

Bana cevap vermemişti, yere bakmıştı. Tek kelime daha söylememişti. Ama pes etmedim.

— Hadi ama! Seni yiyecek değilim! Neden yanımıza gelmiyorsun?

Birkaç saniye daha sessiz kaldıktan sonra fısıldadı:

— Benim oyun oynayacak oyuncağım yok ki…

Kaşlarımı çattım, elimde sıkıca tuttuğum lakabı “Bombo” olan krem renkli minik ayıcığımı ona uzattım.

— Al, senin olsun. Artık oyuncağın var. Hadi, birlikte oynayalım.

Onu elinden tuttuğum gibi yukarı doğru çekip arkadaşlarımın arasına sürükledim. Birlikte oyun oynamıştık. Anaokulunu, ilkokulu ve ortaokulu birlikte okuduk. Neredeyse birlikte büyüdük. Neredesi yok, birlikte büyüdük!

Neden bilmiyorum ama liseye geçince bir anda benden uzaklaştı. Halbuki ben onun bana “sana her baktığımda, dokunmayı hak etmediğim bir şeyi görüyormuşum gibi hissediyorum. Sen benim evimsin, sen benim ait olduğum yersin” demesini hiç unutmamıştım. Aslında hiç aklımdan çıkmamıştı. Ama bunu o istemişti, benden uzaklaşmıştı.

Gözlerim yavaşça kapanırken son düşüncelerim Alistair idi. Son düşüncem gerçekten o muydu? Ne kadar komik. Beni umursamayan, sadece geçici süreliğine kullanıp liseye geçince bir çöp gibi dışarı atan Alistair… Ne kadar acınası biriyim. Sırıtmama engel olamadım, mutluluktan değildi. Kendime acıyordum artık. Bedenimin gevşediğini hissettim.

Sadece bir saniye sonra başımda garip bir nesne hissettim. Gözlerimi açtım. Başımda balık fanusu mu vardı? Gür bir ses duydum.

— Salak kız! Nefes al! Nefes al!

Ne oluyordu? Denizin altındaydım. Nasıl nefes alabilirdim ki? O gür sesi tekrar duydum.

— Uyan! Komik değilsin! Bana cevap ver! Uyan!

Gözlerimi kırpıştırdım, gözlerimi açtım. Bu sese güvenmekten başka çarem yoktu. Derin bir nefes aldım. Bekle… Gerçekten nefes almıştım! Nasıl mümkün olabilir!? Gür sesi tekrar duydum ama bu sefer bana bağırmıyordu.

— Aferin, şimdi benimle birlikte nefes al. İçeride ve dışarıda…

Sesin dediğini yaptım, birkaç nefesten sonra kendime geldim. Tekrar görüşüm netleşti. Önümde kimse yoktu. O sırada muhtemelen uzun süredir orada olan bir şeyi fark ettim. Omzumda bir ağırlık hissettim. Muhtemelen bir eldi. Kendime geldiğimde arkamı döndüm.

Gördüğüm şey karşısında gözlerim şokla açıldı. Bu… Bu…

Bölüm sonu

1 yorum