İçeriğe geç

Kayıp Aşkım

Bölüm 8 · 8 dk okuma

Kayıp Aşkım

Bölüm 8

Fotoğraf Makinesi

(Bu bölüm Alistair gözünden)

Gözlerimi açtığımda sol tarafımda keskin bir acı hissettim. Kıyafetimi yukarı çekip baktığımda ise derin bir çizik fark ettim. Muhtemelen dün olmuştu ama ani adrenalinden dolayı fark etmemiştim. Ayağa kalktım, banyoya gidip aynada kendime baktım. Sol göğüs kafesimde pençe izleri de vardı. O ahmak kurt… Yüzüme buz gibi su çarptım, olan olmuştu. Sonuçta kurtulmuştum, şimdi sıra Dünya’mı kurtarmaktaydı. Aynada kendime biraz baktım, yara öylece dursa ne olur ki? İltihap kapabilir… Banyoda olan neredeyse tüm kapakları açıp işime yarayacak bir şey aradım. Bir ilk yardım kiti buldum, muhtemelen gazlı bez vardı. Yaramın üstünü suyla temizledikten sonra gazlı bez ile sardım, tişörtümü tekrar giydim. Hadi bakalım Alistair, git ve onu geri getir. Aynada kendime son bir kez daha baktım ve etrafı toplayıp çıktım. Bir markete girdim. Yiyecek reyonundan çikolatalı bisküvi aldım, yan reyondaki sürpriz oyuncak paketlerini görünce istemsizce gülümsedim.

Griselda… Bu tür şeylere bayılırdı. Gerekirse aç kalır da o ilgi çekici bulduğu sürpriz paketini alırdı. Her seferinde çok heyecanlanırdı. Aç kalmasın diye ceketinin cebine az mı para attım? Eşek, sürpriz paket alacağım diye yemek parasını harcardı. Her seferinde de ben onun bazı eşyalarına para bırakırdım; oraya daha önceden koyduğunu, daha sonradan unuttuğunu sansın da yemek alsın, yesin diye. Her şey senin içindi benim gizli aşkım…

Şimdi senin için geliyorum. Hızla bisküvinin yanına enerji içeceği aldım, parasını ödeyip çıktım. Bu kadar rahattım çünkü “baba” denen herif beni zaten takmıyordu. Annem ise… Ah, canım annem. Keşke seni bir kez görmüş olsaydım, keşke bir fotoğrafın olsaydı… “Baba”nın söylediğine göre ben doğarken vefat etmiş. Bu yüzden ben doğum günlerimden nefret ediyorum. Yani ediyordum… Ormana doğru giderken aklım biz 8. Sınıftayken yaşanmış bir anıya kaydı.

Griselda

— Alistair! Alistair!

Yanıma koşarak geliyordu. Elinde ise minik bir kutu vardı.

— Ne oldu Griselda?

Griselda

— Doğum günün kutlu olsun!

Bir anda öyle bir bağırmıştı ki neredeyse herkes bize bakmıştı. Belki inanır diye bir yalana başvurdum.

— İyi de bugün benim doğum günüm değil ki.

Griselda’nın gözleri kocaman oldu ve sanki zaten sesi yeterince yüksek değilmiş gibi haykırdı.

— Ne!? Hayır!

Hızla akıllı saatine baktı, tarihe baktı ve işaret parmağıyla kafama hafifçe vurdu.

— Aptal taklidi yapma Gargamel. Bugün on bir kasım. Senin doğum günün! Hadi, al!

Uzattığı pakete baktım, bana neden Gargamel diyor bu kız? Belki de beni huy olarak Gargamel’e benzettiği içindir. Onu itip odak noktası olmaktan kaçmayı düşündüm. Ama ya kovalarsa? İşte o zaman biterdim. Yavaşça kutuyu aldım, heyecanla bana bakıyordu. Kutuyu açarken zihnimden bir sürü düşünce geçti eğer bu kutunun içinde şakacı veya palyaço ile alakalı bir şey varsa yemin ederim… Düşüncem bile yarım kalmıştı…

Minik boy bir fotoğraf makinesi almış! Neden!? Bu aptal kız neden böyle bir şey yaptı!? Griselda yüzüme yaklaşınca düşüncelerimden sıyrıldım.

— Ne oldu? Beğenmedin mi?

Bu… Hayatımda aldığım ilk ve en güzel hediye. Ama onun şımarmasını istemiyordum bu yüzden yüzümü hafifçe buruşturdum.

— Yani… Gerek yoktu. Sadece para verdiğin için şu an gözünün önünde çöpe atmıyorum. Sana veya hediyene değer verdiğim ya da sevdiğim için değil. Anladın mı beni?

Sözcükler ağzımdan çıkıvermişti. Bunu sözleri ben mi söyledim? Evet, ben söyledim. Çünkü Zarek bana kızların zorba ve havalı erkeklerden hoşlandığını söylemişti. Griselda’ya baktım. Hiç de yanakları kızarmamıştı, gözleri kızarmıştı! Gözleri mi dolmuştu!? Ne!? Neden!? Arkasını dönüp sessizce gitti. Hay ağzıma s*çayım. Peşinden koşup onu tutmak ve bunu kastetmediğimi söylemek istedim ama geri durdum. Çünkü peşinden koşarsam havalı gözükmezdim.

Griselda… Benim ağzıma s*ç ama lütfen ne sessiz kal ne de benden uzaklaş diye bağırmak geldi içimden ama yapmadım.

Bu anıyı hatırlayınca içimde kendime karşı bir öfke oluştu. Gerizekalı Alistair. O gün onu tutmamıştım, ona doğruyu söyleyememiştim çünkü çok korkaktım. Aslında… Beni kabul etmemesinden, arkadaşlığımızın bozulmasından korkan bir korkaktım. Lisede ona karşı ciddi bir romantik bir şeyler hissetmeye başladığım an ondan uzaklaşmıştım. Çünkü ben bir korkaktım! Aşkını bile itiraf edemeyen bir korkak! Aptal! Hıncımdan o kadar hızlı yürümüşüm ki ormana geldiğimi zar zor fark ettim. Bisküvi paketini açıp birkaç bisküviyi aynı anda ağzıma atıp çiğnedim.

Geçmişte bir sürü hata yapmış olabilirim ama şimdi hepsini düzelteceğim. Eğer onu kurtaramazsam o zaman… Onunla birlikte öleceğim! Evet, yapacağım. Çünkü o uğruna ölünmeye değer biri. Bunu her ne kadar yüzüne söyleyemesem de… Öyle.

Ormanın derinliklerine daldım. O ağacı bulacaktım, bulmak zorundayım!

Kaç saat aradığımı bilmiyorum ama beni durduran şey pes eden bedenimdi. Bir kayalığa oturdum, suya baktım. Güneş artık tam tepedeydi, ışık öyle bir vuruyordu ki ben bile zar zor görüyordum. Burada balık olsam yukarıdaki bir avcıyı göremezdim herhalde. Ne düşünüyorum lan ben!? Balık mı!? Kendime sinirli şekilde ayağa fırladım, enerji içeceğimi açtım ve içtim. Kutuyu bir kenara koydum. Giderken alıp atmak için. Griselda bunu görse delirirdi, çevreye çöp atmasana diye beni döve döve toplatırdı orayı.

Eğer yanımda olsaydı seve seve ondan dayak yerdim. Hatta bunda ısrar ediyorum, sadece sen yanımda ve iyi ol Griselda. Beni dövmene izin vereceğim. Açık olan kutuya bir arı geldi. Önemsemedim ve aramaya başladım, arının orada durmasına izin verdim ve kutuyu elimde taşırken aramaya devam ettim. Arı bir süre sonra uçtu gitti, bense aramaya devam ettim. Aramaya devam ederken aklıma bir anı daha geldi… Bir ilkokul anımız…

Griselda:

— Alistair! Bak! Çok güzel!

Sınıfça gittiğimiz bir piknik alanıydı. Ön planda, yeşil çimenlik bir alan üzerine yerleştirilmiş, göle bakan basit, beton veya taştan yapılmış yalnız bir bank bulunuyordu. Sakin bir göl yüzeyi, gölün karşı kıyısında yoğun yeşil ağaçlar ve ağaçların arkasından batan güneşin sıcak ışıkları yer alıyordu. Batan güneşin altın sarısı ve turuncu ışıkları hem gökyüzünü aydınlatıyordu hem de gölün yüzeyinde parıldayan net bir ışık yansıması oluşturuyordu. Gün batımı ışığı aynı zamanda bankın üzerine de vurmuş durumdaydı. Manzarayı doğal bir çerçeveye alan ağaç yaprakları ve dalları sarkıyordu.

Gerçekten güzeldi. Griselda heyecanla koşarak banka oturdu. Bana baktı ve eliyle gel gel işareti yaptı. Yanına gittim. Bazı arkadaşlarımız çimenlere otururken bazıları ailelerinin getirdiği kamp sandalyelerine oturmuş konuşuyorlardı. İkimiz ise o yalnız bankta oturuyorduk.

Griselda heyecanla kendi beslenme kabını açtı ve içerideki ballı ve şekerli pankek vardı, iki tane çatal çıkartıp birini bana uzattı. İkimizin de ailesi “tam” olarak olmadığı için gelmemişlerdi. Çatalı tereddütle aldım ve yemeye başladım.

— Bunu annem yaptı. Güzel olmuş mu?

— Evet, çok güzel olmuş. Annenin ellerine sağlık.

Sanırım söylediklerinden memnun olmuştu ki çatalı bıraktı, gözlerime baktı. Bu bakışı biliyordum… Kesin iki saat bir şey anlatacaktı. Umarım sıkıcı değildir.

— Biliyor musun, geçen gün ne oldu!?

Pankeki yerken onu dinledim.

— Şimdi geçen gün Bitsy’yi bahçede gezdirmiş kafesine koyup gitmek için dükkana girdik. Tabiki Bitsy’nin kafesi dükkanda. Kafesini almak için girdik dükkana, onu dükkana kapatmak için değil! Neyse işte kuzenlerim bize gelmişti. Maya ve Alexander Harvey!

Maya ve Alexander Harvey, Griselda’nın dayısının çocuklarıydı. Maya, Griselda’dan 4 yaş küçüktü ama en sevdiği kuzeniydi. Lex ise Griselda’dan 1 yaş küçüktü. Alexander Harvey ismi çok uzun olduğu için kısaca ona Lex diyorlardı. Muhtemelen. Bitsy ise Griselda’nın tavşanıydı. Acaba ne olmuştu?

— Maya ve ben bizim dükkana girince Lex dışarıda kaldı. Bir anda kapı kapandı. Ama anahtar bizde değildi. Lex dışarıda biz ise içeride kalmıştık. Maya çok korkunca onu yanıma aldım, Lex bize güldü! Maya’nın korkması için yapmış! Sonra aklıma bir fikir geldi! Sanki bize bir şey olmuş gibi Maya ile çığlık attık! Lex bize seslendi, cevap vermedik. Biz cevap vermeyince kapıyı açtı! Sonra…

Bunu neden bana anlattın ki? Neyse en azından pek sıkıcı değildi. Gülümsedim, heyecandan yanakları kızarmıştı. Çok hızlı anlatmıştı, bir şeyler anlatırken çok heyecanlanıyordu. Bir saniye… Neden devam etmiyordu? Boğazını tutuyordu. Ne olmuştu bu kıza? Bir şey söylemiyordu. Ya da söyleyemiyordu. Ona daha dikkatli baktım, ne oluyordu? Hırıltılı nefes alıyordu. İçimde bir korku hissettim. Garip bir histi.

— Öğretmenim! Öğretmenim!

Öğretmenimizin yanına tüm gücümle koştum.

— Öğretmenim! Griselda’ya bir şey oluyor! Öğretmenim, yardım edin! Öğretmenim!

İçimde garip bir his doldandı. Sonrasını fazla hatırlamıyorum, bir ara bir ses duydum.

— Şşşş, sakin ol. Nefes al, çocuk.

Karşımda tanımadığım biri duruyordu. Ben… Kontrolümü mü kaybetmiştim?

— Griselda! Ona ne oldu!?

Karşımdaki kadın yanımdaki yatağa baktı.

— Sorun yok, iyileşecek.

Etrafa baktım, hastanedeydim. Sonradan bana söylediklerine göre çıldırmış gibi her yere koşmuş ve Griselda’nın başında nöbet tutmuşum. O gün öğrendim ki… Griselda’nın böcek ısırığına alerjisi varmış ve pankekteki aromalar yüzünden arı gelmiş, Griselda fark etmeden anı anlatmanın heyecanıyla arıya zarar vermiş olmalı ki Griselda’nın boğazından arı sokmuş…

Bu anıyı hatırladım. Aklıma enerji içeceğime gelen arı geldi. O arı bana bu anıyı hatırlatmıştı. Derin bir nefes aldım. Aramalarım sonunda sanırım sonunda o ağacı buldum. Gözüme gelen en büyük ağacın önünde durdum. Seni geri getireceğim, Dünya’m… Ağacın önünde durdum.

— Ey, köklü çınar! Benim olanı bana geri ver!

Bekledim. Hiçbir şey olmadı, neden olmadı? Kingsley o ağacın bana yardım edeceğini söylemişti. Acaba çok mu kaba söyledim? İyi de bir çınar ağacıyla nasıl konuşulur, nerden bileyim ben!? Neyse. Ne diyecektim ki?

— Ey, çınar ağacı! Senden yardım istemeye geldim! Bana yardım et!

Yine hiçbir şey olmadı. Ağaç mı bozuk lan!? Yoksa Kingsley bana yalan mı söyledi!? Öyleyse… Buna inanmaya devam edeceğim, bu benim tutunacak tek dalım. Belki de bu ağaç en büyüğü değildi. Başka bir ağaç bulmalıydım. Yerde bir deniz kabuğu gördüm. Umursamadım. Arama yapmaya devam ettim. Kaç saat oldu, bilmiyorum. Yorgunluktan bir ağaca yaslandım ve oturdum.

Ben… Onu kurtaramayacak mıyım? Çok uzun süre sonra ilk kez gözlerimin dolduğunu hissettim. Başarısızlık, kendime öfke ve sevdalım için. Onun o güzel saçları. Boncuklu saçları… Bekle…

Boncuklu saçları! Evet! Yerde deniz kabuğu şeklinde boncuk görmüştüm! Bu onundu! Koşarak o boncuğu gördüğüm yere gittim. Boncuğu bulduğumda başımı kaldırıp tam kuzeye baktım. Bu… Bu ne lan!?

Sabah böyle bir çınar ağacının burada olmadığına yemin edebilirim. Önümde dallarıyla gökyüzünü bile kapatan 70 metreden daha uzun, yetişkin bir fil kadar kalın gövdesi olan bir çınar ağacı vardı! Bu ne lan böyle!?

Bölüm sonu

1 yorum