Alistair
(Bu bölüm Alistair’in gözünden)
Nereye gitti lan bu kız!? Sadece iki saniye gözlerimi üzerinden çektim ve kaybolmuştu!
Okulda onları dinlerken bugün ayin yapacaklarını duymuştum ama bu “arkadaşlarına” hiç güvenmediğim için onu evden çıkana kadar takip etmiştim ve şimdi ormanda izini kaybetmiştim. İzini kaybettim çünkü bir anlığına dikkatim dağıldı. Aptal, tüylü bir yaratık. Gecenin bir yarısı bacağıma dolanıp beni o iki saniyelik dikkat dağınıklığına zorlamıştı. Sırf o kedi yüzünden izini kaybettim. Griselda kedileri canı gibi sevmeseydi, o hayvandan geriye sadece bir leş kalırdı. Ama Griselda seviyordu. Onun ömrü zaten iki şeyden ibaretti: kediler ve şarkılar. Bu yüzden o hayvana dokunmadım. Griselda, kedileri sevmiyor olsaydı şu an bu canlıya hiç bu kadar nazik davranmazdım. Evet, kedileri sevmiyordum. Ama Dünya’m seviyordu, öyleyse şimdilik o canlılara dokunamam. Bir insan nasıl bu kadar kedi bağımlısı olabilir ki? Başımı salladım ve şu anki zamana odaklandım.
Kahretsin! Tüm gücümle ormanda koşuyordum, nefes nefese kalıyordum ama hiçbir şey önemli değil. Asla önemli değil. O benim dünyamdı. Ve birisi benim dünyamı benden koparmaya çalışıyorsa, o ormanı da içindekileri de yakardım. Onu bulmak zorundayım. Kahretsin! Koşuyordum. Ciğerlerim patlayacak gibiydi ama umurumda değildi. Hiçbir şey umurumda değildi. Sadece o. Daha hızlı koşuyorum, yeterli değil gibi geliyordu. Ayağım, bana engel olmak için topraktan fırlamış gibi gözüken bir ağaç köküne takıldı. Yere kapaklandığımda ciğerimden kopan o lanet his tırnaklarımı toprağa geçirmeme sebep oldu. Yetişememiş miydim? Hayır, bu bir ihtimal bile olamazdı. Yumruğumu toprağa geçirdim. Bekle… Gökyüzüne bakarken sadece belirli bir bölgede, ormanın kuzeyinde bulutların garip şekilde yoğunlaştığını fark ettim. Yağmur mu yağacaktı? LAN! Ayin! Ayine başlamışlar!
Hemen kendimi yerden itip ayağa kalktım. Bulutların sıklaştığı noktaya doğru koştum. Dalağımın şiştiğini hissediyordum ama koşmaya devam ettim.
Sonunda ormanda o bulutların toplandığı yerin altına geldim. Hızımı yavaşlatıp sessizce gözlemledim. Bir çalılığın içine saklandım. Kingsley yüzünden tam göremiyordum, hafifçe yan tarafa eğilip Griselda’nın olması gereken yere baktım. Griselda yoktu!? Ve bu şekil olması gereken kare değil, üçgendi! Ne oldu lan bu kıza!? Hani dört kişi birleşeceklerdi!? Bekle… Üçü de buradaysa ve şu an ayin yapıyorlarsa… Griselda üçgenin ortasındaydı! Hemen yerimden fırladım, aceleci ama sessiz adımlarla onlara yaklaştım. Griselda üçgenin ortasında yoktu. Gözlerimin önüne kırmızı bir perde indiğini hissettim. Saklanacak zaman geçmişti; o ormanı da, o üçgeni oluşturan ahmakları da yakma zamanıydı. Çalıların arasından çıkıp tam karşılarında dikildim.
— Griselda! Ne yaptınız ona!? Nerede o!?
Cevap vermeleri için bekledim ama cevap vermediler, ne yaptıklarını bilmiyorlar mıydı bu salaklar!?
— Nerede o!? Çabuk söyleyin! Yoksa hepimizi cehenneme gönderirim!
Cebimde ne olur ne olmaz diye taşıdığım çakmağı yaktım. Iris’in yüzü korkudan bembeyaz olmuştu. Salaktı bu kız. Hışımla Naomi’ye baktım. Cevap vermelerini beklerken sabrım iyice tükeniyordu. Gel, beni yak diye resmen bağırıyorlardı. Ceketimde temizlik amaçlı kolonya taşıyordum. Griselda ellerinin temizliğine sürekli dikkat ederdi, ya ihtiyacı olursa hissinden oluşan bir alışkanlıktı bu aslında. Ama şimdi işime yarayacaktı. Kolonyayı bunların üstüne döktüm.
— Nerede o!? Hepimizi öldürmeden önce söyleyin! Ne yaptınız ona!? Çabuk geri getirin!
Sabrım iyice tükenmişti, çakmağımı yaktım. Korkmuyordum. Alacağım canlar ya da yakacağım bu orman umurumda bile değildi. Benim tek bir görevim vardı: Griselda’yı ne pahasına olursa olsun korumak. O benim karanlığımdaki tek beyaz sayfaydı. O sayfaya bir damla kan bulaştıran herkesi, o kan kurumadan bu ateşte boğardım. Eğer ona zarar verdilerse, eğer canını yaktılarsa bu dünyada parlayacak son ışık bu çakmağın alevi olurdu. Onu korumak için gerekirse kendi ruhumu da buradaki herkesle birlikte bu ateşe atardım. Griselda benim tek sığınağımdı; sığınağımı yıkanların dünyasını başlarına yıkacaktım. Çakmağımı onların üstüne atıyor gibi yapıp konuşmalarını sağlayacaktım. Çakmağım yanarken onların üstüne atıyormuş gibi yaptım ve planım işe yaradı. Kingsley sonunda ağzını açıp konuşmaya başladı.
— Dur! Tamam! Tamam! Söyleyeceğim! Ama lütfen söndür şu lanet aleti!
Sonunda dize gelmişlerdi. Bunu onlara belli etmemek için yüz ifademi tereddütlü tuttum ve çenemle ileriyi işaret edip konuşmaya devam etmesini bekledim.
Kingsley:
— Biz de bilmiyoruz! Ama muhtemel bir çözüm var!
Zaman kazanmaya çalışıyordu. Kingsley'nin gözlerindeki o korkunun arkasında bir çıkış yolu arayan zavallı bir çırpınış vardı. Kumar oynuyordu ama masadaki bahis benim dünyamdı. Muhtemel bir çözüm, Griselda'yı hemen şimdi karşıma getirmedikçe hiçbir şey ifade etmezdi. Yine de... Eğer o lanet çözüm Griselda'ya ulaşan tek yolsa, o kelimeleri tek tek ağzından söküp alacaktım. Bunu söyletmek için korku işe yarıyorsa onlara en büyük korkuyu yaşatacaktım. Ama bana ihtimallerle geliyorlardı, bu hiç olmadığı kadar sinirlerime dokunuyordu. Bağırarak söyledim:
— Muhtemel mi!? Ciddi misin lan sen!? Benden sevdiğim kadını çalıyorsunuz ve bana ihtimallerle mi geliyorsunuz!?
Bir anda Naomi’nin sesini duydum.
— Bana bak lan sahte fare! Biz de ne bøklar döndüğünü bilmiyoruz. Sana şu anki tek seçeneğimizi sunuyoruz ve sen tepemize çıkıyorsun. Söylemezsek görürsün gününü! Bir tılsıma sarılır da bir gün sevdiğin kadın geri döner umuduyla yaşarsın! En iyisi beni sinirlendirmesen düzgünce dinle. Yoksa arkamı döner giderim, ne bøk yersen ye.
Beni tehdit ediyordu. Arkasını dönüp gitmekle, beni o karanlıkta çaresiz bırakmakla tehdit ediyordu. Haklıydı ve bu haklılık içimdeki o kırmızı perdeyi daha da koyulaştırıyordu. Şu an bu ormanı yakarsam, Griselda'yı sonsuza dek kaybedebilirdim. Bu yüzden o çirkin sesini dinlemek, o aptal gururunu beslemek zorundaydım. Dişlerimi birbirine bastırdım, parmaklarım çakmağın gövdesini ezmek ister gibi sıkılaştı. Sadece Griselda için, onun o kedili ve şarkılı dünyasına yeniden dokunabilmek için bu kadının tepeme çıkmasına izin verecektim.
— Anlat.
Cevap veren Naomi değil, Kingsley oldu.
— Benim topladığım bu yapraklar var ya. Hah, işte bunları ben bu ormandaki en yaşlı ve en büyük çınar ağacından kopardım. O ağaç normal bir ağaç değil.
Ne diyor lan bu? Kaşlarımı çattım, yüzünü inceledim. Kurtulmak için bahane mi arıyordu yoksa gerçek mi söylüyordu? Neyse dinleyelim bakalım, çıkar ortaya.
— O ağaç her şeyi yönetiyor. Ruhun gelmemesinin sebebi de sanırım bu. Griselda’ya ne oldu biz bilmiyoruz ama o ağaç biliyor. O ağaç sana ihtiyacın olan her şeyi anlatacak. Bundan sonrası senin işin. Eğer kadını gerçekten seviyorsan yaparsın. Şimdi, bırak bizi gidelim.
Eğer kadını gerçekten seviyorsan yaparsın, diyordu. Benim ona olan sevgimi ya da onun için neleri göze alabileceğimi sorgulamak bu kadının haddi değildi. Griselda için o lanet ağacın köklerini dünyadan sökeceğimi bilmiyordu. Demek ruhu gelmemişti... Demek o koca gövde Griselda’mı benden saklıyordu. İstediği ipucunu almıştım. Artık bu korkak sürüsüyle işim bitmişti; ne halleri varsa görebilirlerdi. Çakmağın alevini sert bir hamleyle kapattım. Ormanın karanlığı yüzümüze çökerken, zihnim çoktan o ağacın dalları arasına sızmıştı bile. Onları serbest bırakacaktım ama bu bir merhamet göstergesi değildi. Griselda’ya ulaşana kadar kimsenin canıyla uğraşarak kaybedecek tek bir saniyem bile yoktu.
Onlara cevap vermeye bile tenezzül etmedim. Elimle gidin işareti yaptım. Iris sanki bunu bekliyormuşçasına çantasını aldı ve resmen kaçtı. Diğerleri de gittikten sonra düşüncelerime daldım. Bu ormanı baştan sona aramam gerekse bile o ağacı bulacaktım. Griselda buna değerdi. Çakmağımı tekrar cebime koydum ve yola koyuldum. O ağacı bulup sevdiğim kadını geri getireceğim. Bir kurdun uluma sesini duydum. Ananı satayım! Gece vakti ormanda tabi böyle haltlar olacaktı. Ebenin… Karşımda kurt vardı!