(Bu bölüm Iris’in bakış açısından)
Iris
Çakmağın çıkardığı alevin ışığından yansıdığı kadarıyla yüzünü gördüm. Bu… Bu Alistair! Yüzüne gelen minik ışıktan onu görebiliyordum. Koyu renkli, hacimli ve kulaklarını hafifçe örten gür saçlarının arasından karanlığa rağmen pırıl pırıl parlayan, derin ve sert mavi-yeşil gözleri öfkeyle parlıyordu. Düzgün, köşeli yüz hatları ve belirgin çene yapısı oldukça ciddi bir bakışla tamamlanıyordu. Balıkçı yaka siyah kazağı ve deri ceketiyle daha gizemli ve karizmatik bir duruş sergiliyordu. Tam çakmağı yakmış bize atmak üzereydi ki Kingsley aceleyle bağırdı:
— Dur! Tamam! Tamam! Söyleyeceğim! Ama lütfen söndür o lanet aleti!
Kingsley ilk kez bu kadar korkmuş görünüyordu. Ellerini hızla havaya kaldırmış ve korkudan kocaman olmuş gözleriyle Alistair’e bakıyordu. Alistair bir an tereddüt ettikten sonra çenesiyle hafifçe ileriyi işaret etti ve Kingsley anlatmaya devam etti:
— Biz de bilmiyoruz! Ama muhtemel bir çözüm var!
Alistair:
— Muhtemel mi!? Ciddi misin lan sen!? Benden sevdiğim kadını çalıyorsunuz ve bana ihtimallerle mi geliyorsunuz!?
Bu patlaması beni ürküttü, olduğum yere daha çok sinmiştim ki Naomi’nin sesini duydum.
Naomi:
— Bana bak lan sahte fare! Biz de ne bøklar döndüğünü bilmiyoruz. Sana şu anki tek seçeneğimizi sunuyoruz ve sen tepemize çıkıyorsun. Söylemezsek görürsün gününü! Bir tılsıma sarılır da bir gün sevdiğin kadın geri döner umuduyla yaşarsın! En iyisi beni sinirlendirmesen düzgünce dinle. Yoksa arkamı döner giderim, ne bøk yersen ye.
Bunu öyle bir sinir ve hızla söylemişti ki yutkunmak zorunda kaldım. Alistair’in gözlerinde ise nefret ve öfke yanıyordu. Çenesinden bir kasın seğridiğini gördüm. Dişlerini sıkıyordu, Naomi’ye kontrollü bir öfkeyle bakarken ağzından bir sözcük döküldü:
— Anlat.
Kingsley anlatmaya başladı.
— Benim topladığım bu yapraklar var ya. Hah, işte bunları ben bu ormandaki en yaşlı ve en büyük çınar ağacından kopardım. O ağaç normal bir ağaç değil.
Alistair’in kaşları çatıldı ama sessizce dinlemeye devam etti.
— O ağaç her şeyi yönetiyor. Ruhun gelmemesinin sebebi de sanırım bu. Griselda’ya ne oldu biz bilmiyoruz ama o ağaç biliyor. O ağaç sana ihtiyacın olan her şeyi anlatacak. Bundan sonrası senin işin. Eğer kadını gerçekten seviyorsan yaparsın. Şimdi, bırak bizi gidelim.
Alistair biraz sessiz kaldıktan sonra elinin tersiyle gidin işareti yaptı. Hızla çantamı aldım ve koşarak oradan uzaklaştım. Böyle arkadaşlığın canı cehenneme! Az kalsın ölüyordum lan ben! Tüm gücümle nefes nefese eve koştum. Anahtarımla kapıyı açtım ve sessizce odama girip kapıyı kapattım. Çok şükür ki benim odamda ses yalıtımı vardı. Odama girer girmez kapıyı kilitledim. Adrenalin vücudumda azaldıkça bacaklarım titriyordu. Bir süre sonra dayanamadım ve duvara yaslandım. Sürünerek aşağı doğru düştüm.
Ne yaptım ben!? Telefonuma gelen bildirimle düşüncelerimden sıyrılmak zorunda kaldım. Telefonuma baktım, bir resim uygulamasından bildirim gelmişti. Takip ettiğim ressam yeni bir resim paylaşmıştı. Otomatik olarak bildirime tıkladım. Resmi görünce gözlerim şaşkınlıkla açıldı.
Kadının belirgin, açık yeşil/elmas rengi gözleri vardı. Sol gözü (bize göre sağda) kırık bir ayna parçasının arkasında kalıyordu. Bakışları oldukça derin, hüzünlü, doğrudan izleyiciye yönelmiş ve anlamlıydı. Üst kirpikleri uzun, kıvrık ve belirgin; kaşları ise koyu renkli, gür ve doğal bir kavise sahipti. Cilt dokusu inanılmaz derecede gerçekti. Burun köprüsü ve yanakların üzerinde hafif çiller (freckles) görünmekteydi. Ten rengi, üzerine düşen sıcak ışıkla birlikte altın-bronz tonlarındaydı. Dudakları doğal pembe/gül tonlarında, hafifçe aralık duruyor ve üst dişlerin çok küçük bir kısmı görünüyordu. Dudak yapısı dolgun ve doğal çizgilere sahipti. Yüzün sol tarafını (bize göre sol) çerçeveleyen, ıslak görünümlü, siyah, belirgin buklelere sahip kıvırcık saçları dikkat çekiyordu. Bazı saç telleri alnına ve yanağına doğru hafifçe dökülmüştü. Kadın, yüzünün sağ tarafını (bize göre sağ) kapatacak şekilde düzensiz, keskin hatlara sahip kırık bir cam parçasını dikey olarak tutuyordu. Aynanın keskin kenarları ve camın kalınlığı, ışığı kırarak parlamalar oluşturuyordu. Aynanın arkasında kalan yüzünün diğer yarısı, camın yarattığı hafif solukluk, parmak izleri ve yüzey lekeleri nedeniyle biraz daha puslu ve karanlık görünüyordu. Bu durum, yüzde ikili bir kimlik ve içsel bir bölünme hissi yaratıyordu. Sağ alt köşede, kadının aynayı tutan eli görünüyordu. Parmakları ince ve uzun; tırnakları ise doğal, temiz, törpülenmiş ve ojesizdi. Görseldeki en çarpıcı unsurlardan biri, yüzün açıkta kalan sol tarafına (bize göre sol) vuran altın saat (golden hour) ışığıydı. Bu ışık, muhtemelen bir tül, panjur veya yaprakların arasından süzülerek yüzde dantelimsi gölge desenleri oluşturmuştu. Yüzün bir tarafı parlak ve sıcak ışıkla aydınlanırken, arka plan ve aynanın arkasında kalan alanlar tamamen karanlığa (gölgeye) gömülmüş durumdaydı. Bu yüksek kontrast, fotoğrafa dramatik ve sinematik bir hava katıyordu. Dominant renkler sıcak taba, altın sarısı, bronz ten tonları ve derin siyahlardan oluşuyordu. Kadının yeşil gözleri, bu sıcak tonlar arasında kontrast bir odak noktası oluşturarak öne çıkıyordu.
Bu resmi görünce baya bir şaşırdım. Belki de beni bu kadar şaşırtan şey resmi görme zamanımdı. Merakla resmi aşağıya kaldırıp “Ressamın Yorumu” kısmına girip ressamın yazdıklarını okudum. Şöyle yazıyordu:
Bu resmi düşünen olarak benim anlatmak istediğim ise şuydu:
Dikkatli bakın, cam tek parça ve pürüzsüz değil. Muhtemelen bir şeyden kırılmış. Tıpkı kadının içi gibi ama kadın bunu dışa vuramıyor. Aslında bütünlükten ayrılan bir kırık cam parçası gibi ama bunu ifade edemediği için susmayı tercih etmiş. Lakin kadının gözleri susamıyor. Camı kullanarak kendini maskelemeye çalışıyor ama cam sadece kadının içini gösteriyor.
Bunu okuyunca öylece donakaldım. Bu… Bu kadın dış görünüş olarak bana benzemese de acımız ortaktı. Resmen kendimi görmüştüm o kadında. Telefonumu sıkıca tutarken ayağa kalktım ve penceremin kenarına geçip oturdum. Gözüm kemanıma kaydı. Evet, keman çalıyordum. Zaten bu yüzden odamda ses yalıtımı vardı. Gecenin bir yarısı sakinleşmek için keman çalarken komşular rahatsız oluyordu. Kemanıma baktım ve istemsiz bir gülümseme belirdi dudaklarımda. Tekrar telefonuma baktım, resme daha fazla bakmaya dayanamadım. Telefonumu kenara koyup elimi çenemin altına koyup elime yaslandım ve öylece dışarı baktım. Sonunda sessiz bir ortamda düşüncelerim bölünmeden düşünebilecektim.
Ben bunu neden yaptım ki? Neyse yedim bir halt şimdi çözmem gerek. Ama çözmek zorunda mıyım? Hayır, ben yok olmadım sonuçta. Ama o benim arkadaşımdı, onun söylediği kehanet sayesinde yalnızlıktan kurtuldum. Hayır, bunu kendim dinlediğim ve cesaretim sayesinde yaptım. Tanrım!
Başımı iki elimin arasına alıp ellerimle başıma baskı uyguluyorum. Kafamdaki bir ses ne derse diğeri tam tersini söylüyordu. Bunlardan hangisini bendim? Hangisi benim düşüncem? Ayırt etmek çok zorlaşıyordu. Bir tarafım benim de suçlu olduğumu söylüyordu, vicdan azabı çekiyordum ama diğer tarafımsa ya kurtarmaya çalışırken ben de batarsam diye beni geriye çekiyordu. Ne yapacağım? Griselda’yı nasıl geri getirecektim ki? Yani… Çınar ile konuşup belki halletme ihtimalim vardı ama ya bu sahte bir rivayetse? O zaman ben de ya aklımı kaybederdim ya da ölürdüm. Gülüyorum. Çünkü en iyi ihtimalim aklımı kaybetmekti. Gözüm masamdaki çekmeceme kayıyor… Ben… Yine mi? Evet, yine!
Neredeyse zıplar gibi ayağa kalkıp masamdaki çekmecemi açtım. Oradan bazı “mutluluk haplarımı” aldım. Daha fazla düşünmeden suya bile ihtiyaç duymadan yuttum. Artık alışmıştım, bu “mutluluk hapı” adını verdiğim antideprasanlara. Yine penceremin önüne geçtim. Ben yapamasam bile onu kurtararak bir sevdiği vardı. İyi ki ben adak değildim. Benim arkamdan ağlayan bile olmazdı. En azından onu kurtarmak için çabalayacak biri var hayatında. O kişi de ben değilim. Alistair… Onun Griselda’yı sevdiğini adım gibi biliyordum. Seviyordu lan. Hem de sessizce uzaktan uzaktan. Yakalamıştım onu, sevmeyen adam sırf Griselda müzik dinlemeyi çok seviyor diye yaz ayında çalışıp para biriktirip onun gideceği sanatçının konserine bilet alır mıydı? Orada bile uzaktan onu izlemişti. Harbi bu niye sürekli uzakta? O da mı korkuyor? Saçmalama Iris, herkes sen mi?
Derin bir iç çektim, umarım sevdiğin kadın için ne kadar ileri gideceğini biliyorsundur Alistair. Alistair yapardı, çekip kurtarırdı onu. Değil mi? Yoksa bunlar kendimi rahatlatmak için söylediğim sahte sözler miydi? Artık hiçbir şeyden emin değildim. Göz kapaklarımın ağırlaştığını hissettim. Uykuya dalmadan önce aklımdan geçen son şey “Ben yapamam ama umarım onu sen kurtarırsın Alistair. Kurtarırsın umarım onu. Kurtarırsın, değil mi?” idi.