(Bu bölüm Iris’in bakış açısından)
Iris
Ağlamaktan bitap düşmüştüm. Nasıl olur da bunun Griselda’ya olmasına izin vermiştim? Kendimi inanılmaz suçlu hissediyordum. Ama yapmak zorundaydım, lütfen anla beni Griselda. Eğer yapmasaydım kızlar benimle artık arkadaş olmaya devam etmeyecekti. Yine o yalnız günlerime dönecektim… Hem bizim zengin olmamız için bir adağa ihtiyacımız vardı. Griselda’nın geldiğini önceden gördüm ama onun yüzüne bakamadığım için başımı eğdim.
— Iris! Ne oldu lan!? Neden ağlıyorsun!?
Griselda… Yalvarırım, sorma şu soruyu. Ne ona cevap verebildim ne de yüzüne bakabildim. Ona bakacak yüzüm kalmamıştı. O hâlâ benim için endişelenirken biz onu kurban olarak sunacaktık. Gönlüm buna el vermiyordu, göğsümde bir baskı vardı ama sanki dilimi kesmişler gibi tek bir kelime bile söyleyemeden yere bakıp ağladım. Evet, sadece ağladım. Aniden Griselda durdu. Ne oluyordu? Griselda’ya zorlukla baktım. Bir ağaca yaklaşıyordu.
S*ktir! Bu Kingsley’in olduğu ağaçtı! Ne yapacağım!? Kingsley ne olur ne olmaz diye ağaçta gözcülük yapıyordu. Eğer Griselda bir şeylerin yanlış olduğunu anlarsa üstüne atlayıp sakinleştirici ile onu bayıltacaktı! S*ktir! Griselda tıkırtıyı duymuş olmalı ki ağaca daha çok yaklaştı. Ellerimin titrediğini hissediyordum. Griselda biraz gözlemleyip geri çekiliyordu. Sonunda… Onun bana döneceğini anladığımda yere baktım. Gözyaşlarımdan dolayı yeri bile net göremiyordum. Griselda bana doğru yaklaştı. Ona bakamadım, bakmamayı seçtim.
— Iris, neler oluyor?
Sorma, lütfen o soruyu sorma bana. Bir bilsen neler olduğunu Griselda…
Tam o sırada tam planımızdaki gibi Naomi ortaya çıktı ve kürekle Griselda’nın kafasının arkasına vurdu. Naomi’nin, Griselda’ya vuracağını bildiğim için gözlerimi kapattım. Naomi’nin sesini duydum.
— Umarım sadece bayılmıştır. Ölüsü bize fayda sağlamaz.
Nasıl oluyor da bu kadar gaddar olabiliyordu? Hışırtı sesi arttı, Kingsley ağaçtan indi. Gözlerimi yavaşça açtım. Kingsley sırıtarak bana bakıyordu.
— Aferin. Bazen cevap vermek yerine susmanın en iyisi olduğunu anlamışsın.
Bu sırıtışı biliyordum. O iğrenç sırıtma… Midemin bulandığını hissettim, gözlerimi yerden kaldırıp yavaşça Griselda’ya baktım. Bayılmıştı…
Naomi:
— Öyle bakağınıza tutun şunu da işimizi yapalım!
Öfkeyle söylemişti. Ürkerek yerdeki çantamdan halatı çıkardım ve Naomi’ye verdim. Kingsley Griselda’nın uzuvlarını bir arada tutarken Naomi Griselda’yı sıkıca bağladı. El ve ayak bileklerinden sıkıca bağlandığını gördüm. Bu his… Sanki birisi iki elini kalbimin üstüne bastırıyor da nefes alamıyormuşum gibiydi. Naomi’nin bana sertçe baktığını görünce onların yanına gittim. Griselda’yı koltuk altından tutup yarı sürükleyerek yarı taşıyarak çizdiğimiz üçgen şeklindeki kazılmış toprağın tam ortasına koydum. Kingsley bu sırada benim çantamı benim yerime taşımıştı. Çantamın içinden tılsımı aldı ve Griselda’nın tam anlına koydu. Eğer Griselda ayinin ortasında uyanırsa diye onu sıkıca bağlamıştık. Ama… Ya ayağa kalkar ve kaçarsa?
— Biz Griselda’yı bağladık ama ya ayağa kalkarsa? Ve kaçarsa?
Kingsley bana tepeden bakarak cevap verdi.
— Salak mısın? Ayak bilekleri bağlı. Bizden zıplayarak mı kaçacak bu kız?
Mantıklıydı. Sustum. Kingsley çantamdan parşömeni çıkardı ve içine baktı. Bir süre sonra görev dağılımı yaptık.
Kingsley:
— Naomi, sen burada kal ve Griselda’nın bedenini koru. Iris, bize en yakın dereden biraz su getir. Bu sırada ben, çınar ağacı bulup yaprak toplayacağım. Yirmi dakika sonra tekrar burada buluşalım.
Kingsley’in baktım, çok ciddi gözüküyordu. İçimde olan isyan daha ateşlenmeden sönmüştü. Mataramı yanıma aldım ve ezbere bildiğim ormanda yürümeye başladım. En yakın dereye gidip derenin suyundan biraz aldım. Geri dönüş yolunda bir ağaca bağlanmış kırmızı bir ip gördüm. Yoksa… Yoksa bu… Evet, o ip!
Derenin şırıltısı arkamda kalırken, gözlerim o kırmızı ipte çakılı kaldı. Zihnim aniden beni bugünden kopardı ve o gürültülü, kasvetli ortaokul sınıfına fırlattı.
Sırama kapanmış, uyuyor taklidi yapıyordum ama kulaklarımı gözlerimin aksine kapatmamıştım. Zaten hiç arkadaşım olmadığı için umursayan da olmadı. Etraftaki sesleri dinliyordum. O sırada Griselda’nın sesini duydum. O kız… Arkadaşları vardı ve onlarla konuşuyordu, benim aksime. Aslında tatlı kızdı ama onunla konuşmaya çok utanıyordum. Bu yüzden hiç konuşmamıştık. Onun söylediklerine odaklandım.
Girselda:
— Biliyor musunuz? Ben ne öğrendim? Eğer bir ağaca ip bağlarsak ve bir dilek dilersek o dilek gerçekleşiyormuş!
Heyecanla arkadaşlarına anlatmaya devam etti ama kahretsin ki zil çaldığı için duyamadım. O gece hayatımda ilk büyük riskimi alıp ormana gittim ve gözüme en iyi gelen ağacı bulup ona kırmızı bir ip astım. İpi asarken az da olsa gerçek dostlarımın olmasını dilemiştim. Liseye geçince ise Griselda ile konuşmaya başlamıştık. Dileğim kabul olmuştu.
Boğazımın kuruduğunu hissettim. Bu anı gözlerimi yaşarttı. Özür dilerim, Griselda. Ama yapmak zorundayım, o yalnız halime tekrar dönemem. O yalnızlığı, o dışlanmışlığı sadece yaşanlar anlar. Derin bir nefes aldım ve yoluma devam ettim. Mataramı sıkıca tutup yürümeye devam ettim. Evet, ormanı bu kadar iyi biliyorum çünkü bu benim ilk gelişim değildi. O ip… Derin bir nefes daha alıp düşüncelerimi uzaklaştırmaya çalışıyorum.
Ana toplanma alanımıza gelmiştim, Kingsley elindeki yaprakları üçgenin köşesine yerleştiriyor, Naomi Griselda’nın iplerini sıkılaştırıyordu. Eğer şimdi kaçsam ne olurdu ki? Ama Griselda’yı kurtaramadıktan sonra bir anlamı kalır mıydı? Bu sadece bencillik olurdu çünkü benim yerime gelecek çok insan bulabilirlerdi, daha doğrusu kesin bulurlardı. Ayini devam ettirirlerdi. En iyisi böyle bir şey yapmamak.
Naomi başını kaldırıp bana baktı. Elimdeki dolu matarayı görünce gülümsedi. Eliyle gel işareti yaptı. Yanına gittim, matarayı bir hışımla elimden aldı ve Griselda’nın kafasından aşağı döktü. Bu ayinin bir parçasıydı, dikkat ettim. Tüm suyu değil, sadece bir kısmını dökmüştü. Bu kısmı ben de anlamadım. Sormak için başımı kaldırdım ama Naomi’nin o çatılmış kaşları susmama sebep oldu.
Kingsley, üçgenin bir ucuna oturdu ve tılsımı oturduğu yerin altına gömdü. Ayin cidden başlamıştı. Terlediğimi hissettim. Ama kelimeler dilimden dökülemeden önce dilimi ısırıp sustum. Naomi de kendi yerine geçip bir kağıt gömdü, içinde ne yazıyordu okuyamadım. Sonra bana baktıklarını gördüm.
Daha fazla tereddüt etmeden yerime oturdum. Benim görevim olan kurbana ait bir eşya gömme görevi için hazırlandım. Çantamdan bir bileklik çıkardım. Griselda’nın bilekliği…
Ana gövdeyi oluşturan çok sayıda, küçük ve renkli plastik boncuk vardı. Yoğunluklu olarak koyu pembe, açık pembe ve lila/mor tonlarındaki boncuklar vardı ama aralara canlılık katmak için yer yer mavi ve sarı boncuklar da dizilime dahil edilmişti. Boncuklar esnek, şeffaf bir lastik ip üzerine sıralı şekilde dizilerek yuvarlak bir form oluşturulmuş. En dikkat çekici kısım ise bilekliğin tam ortasında beyaz boncukların üzerinde siyah harflerle yazılmış “GRISELDA” yazısıydı.
Bu bilekliği biliyorum. Özellikle bunu almıştım çünkü ayinin gerçekten olması için eşyanın özel olması gerekiyordu. Griselda ile konuşurken anlatmıştı. Bu bilekliği doğduğunda babası onun için özel yaptırmıştı. Sadece onun için… Hatta ablası kıskanıp bilekliğin diğer yüzüne kendi ismini yazmış. Bende neden böyle bir bileklik yok diye yapmış. Ablası ise ondan sadece 4 yaş büyük. Yani Griselda doğduğunda ablası 4 yaşındaymış, bu yüzden kıskanma bana normal gelmişti.
Bunları hatırlarken yavaşça ellerimle toprağı kazıp bilekliği gömdüm. Naomi sözcükleri söylerken ayin başlamıştı artık geri dönüş yoktu. Sözcükler döküldükçe gökyüzünde bulutlar oluşuyordu. Korkuyordum ama kıpırdamaya cesaret edemedim. Saçlarımın havaya uçuştuğunu hissettim. Kızların da saçları havaya uçuşuyordu. Naomi gözlerini kapatmış anlamadığım bir dilde sözcükler söylüyordu. Başımı önüme eğdim. Ormanda koşma sesleri duydum ama gözlerimi kapatmakla yetindim. Gözlerimi kapatınca Dünya’nın döndüğünü hissettim. Griselda’nın kıpırtı sesini duydum, gözlerimi daha sıkı kapattım. Gözlerimden yaşlar geliyordu. Aniden o ses durdu ve ani sessizlikten dolayı gözlerimi açtım. Karşımda nefes nefese bir genç adam gördüm, gözlerinden neredeyse alev fışkırıyordu. Adam ortamıza bakıyordu, gözlerim Griselda’nın olduğu yere kaydı. Bekle… GRISELDA! YOKTU! Şaşkınlıkla gözlerim açılırken o genç adamın tanıdık sesi doldurdu tüm ormanı:
— Griselda! Nerede o!? Ne yaptınız ona!?
Korkuyla Naomi’ye baktım. Naomi şimdi susmuş şaşkınlıkla eskiden Griselda’nın durduğu yere bakıyordu. İyi de ne ruh gelmişti ne de bir şey olmuştu. Nereye yok oldu bu kız!? Bizim sessiz kaldığımızı gören genç adam hızla ceketinin cebinden bir şey çıkardı, tam göremedim. Ama onun bağırış sesi neredeyse zihnimde yankılandı:
— Nerede o!? Çabuk söyleyin! Yoksa hepimizi cehenneme gönderirim!
Ellerine baktığımda ise bir çakmak vardı, çakmağı yakmış ve ellerinde tehlikeli şekilde sallanıyordu. Korkuyla konuşamazken adam kolonya olduğunu anladığım sıvıyı bize doğru attı ve tekrar bağırdı:
— Nerede o!? Hepimizi öldürmeden önce söyleyin! Ne yaptınız ona!? Çabuk geri getirin!
Kötü olan şu ki biz de bilmiyorduk, kimseden ses çıkmadı. Adam gözlerini kıstı:
— Peki…
Çakmağı yaktı ve…