Hayat size söylenen yalanlar,sizi seviyormuş gibi yüzlere takılan maskeler ve yabancılarla dolu bir cehennemdir.Bu cehennemde siz bile kendinize karşı yabancısınız...
Karşımda gördüğüm kişi yüzünden hala şoktaydım.Hava soğuktu titriyordum ve genzimi yakan bir yumru vardı boğazımda.Savaroz krallığı şu tarihe kadar çıkan savaşlarda tek bir krallığı yenememişti.O krallık da bizim krallığımızdı.
-Sence bize soracağın bir soru yok mu Prenses?
-Neden olsun ki.
Bu cesur tavırlarıma rağmen gerçekten korkuyordum ama belli etmemeliydim.Korkmam normaldi şatodan bile çıkmayan,güçleri olmayan bir prenses korkmayacaktı da kim korkacaktı.Derin bir nefes aldım ve saçma birşey yaptım.Beni tutan muhafıza sanki çok güçlüymüşçesine bir tekme attım ve koşmaya başladım.Elbisem yırtılmış soluk soluğa kalmıştım biraz duraksayıp arkama baktım.Kimse yoktu,onları atlatabilecek kadar hızlı mı koşmuştum gerçekten?Etrafa baktım tam uzaklaştığımı düşünürken bir ses duydum:
-Başka bir yerde,başka bir zamanda Prenses...
Dediklerinden hiçbir şey anlamamıştım.Yorgundum ve geçekten koşacak gücüm kalmamıştı.Bir ağacın altına oturdum ve derin nefesler alarak sakinleşmeye çalıştım.Orman düşüncelerim kadar karanlık değildi.Babamın dedikleri kafamda tekrarlanıyor o mektupsa hiç aklımdan çıkmamıştı.Babam dediklerinde evlatlık olduğumu mu kastediyordu yoksa kalp kırıcı sözleri bir anlık sinirin yansıması mıydı?Prens Artem neden buraya gelmişti anlaşma derken neyi kastediyordu?Şuan annem olsaydı bu sorunların hepsi daha kolay olabilirdi.Gözlerim kapanmanın eşiğindeydi şatoya giden yolu bu karanlıkta bulmam ise daha bi imkansızdı.Bende bu soğukta donarak ölmemeyi umarak çaresizce gözlerimi kapadım.Rüyalarımdaysa tek bir duygu vardı:HUZUR...
Uykulu gözlerimi ovuşturdum ve etrafıma bakındım nerde olduğumu ve dün gece yaşananları hatırlamam kısa süremi almıştı.Güneş doğmak üzereydi,gökyüzü güneşle aydınlanmaya başlamıştı.Yattığım yerden yavaşça doğrulmamla şatonun kulesi görünmüştü.Bu nasıl olabilirdi?Ben çok fazla koşmuştum nasıl şatonun bu kadar yakınında olabilirdim ki?Şuan bunları düşünecek vaktim yoktu.Şatoya girmeyecektim çünkü gerçeklerle yüzleşecek gücüm yoktu.Kasabaya yani şatonun doğusuna doğru yürümeye başladım biraz uzaktı ama yinede yürüyecektim çünkü başka seçeneğim yoktu.Birşey düşünmek istemiyordum ama dün olanlar çok çelişkiliydi.Evet çok olmasada yeterince güçlüydüm ve annemden dövüş eğitimi almıştım ama bir muhafızı alt edecek kadar güçlü olmadığımı biliyordum ama muhafızlar peşimden gelmemişti.Muhtemelen benimle uğraşmak istemediler ve Prens Artem öylece gitmeme izin vermişti.Peki ya neden? Evet güçlerim yoktu ama onlar bizim krallığımızdaydı hemde gecenin bir saati ayrıca onlar düşmanımızdı.Annemin öldüğünü bu kadar çabuk duyduklarını zannetmiyordum ayrıca karanlıkta çok net göremesem de ormanda prens Artem ve birkaç muhafız vardı koca bir ordu değil yani savaş açmaya gelmeleri de mantıksızdı.Neden olduğunu bilmediğim bir şekilde Prens Artem ve söyledikleri aklımdan çıkmıyordu.
'Başka bir evrende başka bir zamanda Prenses..'
Simsiyah bakan gözleri,sözleri ve sesinin tınısı aklımdan çıkmıyordu.Bir şekilde onunla yeniden karşılaşacağımızı umuyordum.Ne olduğunu bilmiyordum ama kendimi çok farklı hissediyordum.Kasabaya yaklaşmıştım ilerideki yoldan sola dönersem oradaydım.Muhtemelen kasabadaki kimse beni tanımayacaktı.Ben ormana gitmek dışında neredeyse hiç saraydan çıkmazdım.Çünkü korkardım ve kendimi çok yabancı hissederdim sarayda bile evimde gibi hissetmiyordum insan evinde bile güvende hissetmiyorsa nerede mutlu olabilirdi ki?
derin düşüncelerimden çıktım ve kasabanın girişinde olduğumu fark ettim.Kasaba oldukça büyük ve genişti genelde kalabalık olurdu ama şuan daha yeni gün doğduğu için dükkanlarını açan satıcılar dışında kimse yoktu.Bomboş bir şekilde yürümeye başladım çünkü ne saraya dönmek istiyordum ne de burada durmak.Param bile yoktu.Kıyafetlerim yırtılmış ve eskimişti belki birkaç satıcı halime acıyıp bana yemek verirdi.Krallığımızın halkının yardımseverliği dillere destandı.İleride bir tane dükkan gördüm,erzak satıyordu.Oldukça acıkmıştım ve de yorulmuştum yavaş adımlarla dükkanın önünde duran adama yaklaştım.
-Merhaba bayım şuan yanımda para yok bana yemek verebilirmisiniz size sonra parasını vereceğim.
Yaşlı adam önce bana baktı ve gülümseyerek konuşmaya başladı.
-Sorun değil içeri gir ve ne istersen al.
-Teşekkür ederim.
İçeride erzaklar ve oldukça fazla bitki vardı.İçeri girip en yakın raftaki ekmekten aldım.Tam teşekkür edip çıkacaktım ki yaşlı adam bana döndü.
-Hemen gitme kızım içerideki bitkilerden çay yapmıştım biraz bekle sana da veriyim.
İlerideki masayı gösterdi ve gülümsedi.
-Teşekkürler bayım.
Bende hemen kabul etmiştim çünkü çay içmek fena olmazdı ayrıca buradan ayrılırsam saraydan başka gidecek yerim yoktu.Adamın bakışları samimiydi. İki bardağa çayları kattıktan sonra çayları masaya koydu ve karşıma oturdu.Kısa da olsa düşünceli bir şekilde bana baktı ve konuşmaya başladı.
-Gelecekten korkar mısın?
Sorduğu soru beni afallatmış ve kaşlarımı çatmama sebep olmuştu.Çayımdan bir yudum aldım ve adama döndüm:
-Evet kim korkmaz ki?
Adam usulca gülümsedi.
-Gelecekten sadece kaybedecek hiçbirşeyi olmayanlar korkmaz çünkü hayat onlardan herşeyini almıştır ve onları değiştirmiştir.
-Gözlerine bakınca kaybedecek birşeylerin olduğunu görüyorum.
Konuşmanın nereye vardığını anlamamıştım ama adamın dediklerini anlayabiliyordum.Ben daha cevap vermeden yeniden konuşmaya başladı
-Fedakarlık,cesaret ve ihanet çok yakın sana bunu hissedebiliyorum kızım.Kaybedeceğin şeyler çok fazla ama kazanacağın en iyi ödül de Tanrıların sana vermiş olduğu ama senin kalbine gömdüğün cesaretin...
-Fakat birşeye de çok uzaksın hissetmemiş,yaşamamış ve görmemişsin.
-Neyi efendim?
Buruk gözlerle bana bakarak şöyle dedi:
-Aşka çok uzaksın kızım ama merak etme herşey kaderin senin için planladığı gibi gidiyor.
-Beni neredeyse hiç tanımıyorsunuz ve dediklerinizden pek birşey anlamadım.Ben artık gideyim efendim ekmek ve bitki çayı için minnettarım.
Ayağa kalktım ve şifacı dükkanından çıktım ama yaşlı adam hala arkamdan bakıyor ve gülümsüyordu.Beni tanıması neredeyse imkansızdı ve dedikleride çok anlamsızdı.Adamın ssöylediklerini zihnimin derinliklerine gömüp hızlı adımlarla yürümeye başladım güneş bu soğuk günde yüzünü göstermiş ve her yeri ısıtmıştı ayrıca kasaba halkının hepsi tezgahlarını açmış ve satışa başlamışlardı etrf öncesine göre biraz daha kalabalıktı.Hala şatoya gitmeyi düşünmüyordum ve kasabada daha fazla dolaşmak istemiyordum.Neden olduğunu bilmediğim şekilde gergindim ve moralim bozulmuştu.Tabi bunda o garip dükkandaki yaşlı adamın sözlerinin etkisi çok büyük.Ben bunları düşünürken kasabadan biraz uzaklaşmıştım.İleride gördüğüm ilk ağacın gölgesine oturdum ve çevreme bakınmaya başladım.Kasabadaki birkaç dükkan gözüküyordu ve daha çok ormanlık bir alandı yani burada kafamı dinleyebilirdim.Bu iki günde olanlara inanamıyordum önce gizemli bir mektup bulmuş sonra annemi kaybetmiş babamın söylediklerinden sonra şatodan kaçmıştım.Annem aklıma geldiğinde gözlerimden akan yaşlara engel olamadım.
Gözlerimden akan yaşları sildiğimde arkamda bir nefes sesi duydum ve ben daha arkama bakamadan bir el ağzımı kapatmıştı.Nefes alamıyordum ve paniklemeye başlamıştım.Zavallıca çırpınıyordum ve arkamdaki el beni daha sıkı tutuyordu.Gözlerim kararmadan önce gördüğün en son şey solumdaki ağacın kenarından çıkan bir siluet ve kömür karası gözlerdi...
