İçeriğe geç

Katilin Hayalindeki Kız

Bölüm 7 · 4 dk okuma

Katilin Hayalindeki Kız

Bölüm 7

Bölüm-6||Uyanış ve Ötekileştirilmek

Farklılıklarımız bizi biz yapanlar, bizim güzelliklerimiz derler hep. Fakat size bir sır veriyim, bu cümle aslında bütün dünyanın inandığı koskocaman bir yalandan ibaret. Farklılıklarımız bizi biz yapanlar değil bizi 'öteki' yapanlar. Farklıysanız her zaman 'o' veya 'öteki' olacaksınız. Hem de sadece onlar gibi olmadığınız için. Onlar gibi olup yeni tırnaklarınız, hoşlandığınız çocuk, aileniz ile yaptığınız abartılı tatillerden veya diğer insanların aşk hayatlarından vb. konuşmadığınız sürece hep farklı olan, garip olan 'o' veya 'öteki' olacaksınız. Bunları okumak sizi motive etmedi. Size özgüven vermedi. Sizi hayata bağlamadı ama bunlar yalan olmayanlar. Size en başından dediğim gibi, gerçekler acıdır ama onlar sizi asla bırakmaz.

•••••••••••

Yavaş yavaş ıslak olan gözlerimi açıyordum bu lanet dünyaya bir kez daha. Ne zaman gözlerimi ebediyen kapatabilecektim bilmiyordum ama şu an gözlerimi açabildiğim gerçeği ile yüzleşmem gerekiyordu. Gözlerimi açtım beyaz tavan ve etradımda bipleyen ve daha değişik sesler çıkartan makinelerden hastanede olduğumu anlamıştım. Aynı zamanda kolumda hissettiğim serum da hastanede olduğumu doğruluyordu. Tam ailem yanımda mı diye bakacaktım ki buna gerek olmadığını, olsalar da olmasalarda hiç bir şeyin değişmeyeceğini kendime hatırlatarak gözlerimi tekrar kapatıyordum ki gözlerimi açtığımı ve kapatmak üzere olduğumu görmüştü Enes. Görmekle de yetinmeyip hemen anneme ve babama yetiştirmişti.

Hemen gelip elimi tuttular sanki bir işe yaracakmış gibi, sanki bu zamandan sonra acımı hafifletip dindirebilecekmiş gibi. Elimi onlardan çekmek istedim ama hem bedensel hemde ruhsal olarak o kadar yorulmuştum ki elimi iğrendiğim insanlardan bile çekemedim. Hepsi ağlayıp özür dileyip bundan sonra böyle olmayacağını söylüyordu. Benimse aklımda tek bir şey vardı.

Acaba karanlığın zamanı gelmiş miydi? Beni bu kan gölünde tutan neydi? O iplikte kopmamış mıydı? Hepimiz yok olacaktık, ölecektik. Var olmanın şartı günü geldiğinde yok olmayı kabullenmektir. Belkide benim günüm gelmiştir. Ama ben şimdi ye kadar hiç var olmamıştım ki, ben şu ana kadar hiç var olmamışken şu anki yok oluşum neyin şartıydı? Ben ne yapmıştım, neye sahiptim ki var olmadan yok oluyordum. Yok olmak için önce var olmak, kazanmak için önce kaybetmek, bulunmak için önce kaybolmak gerekirdi. Bunlar gözlerinizi dünyaya açtığınız ilk andan beri kabul etmekten başka şansınızın olmadı anlaşmalardır. Biliyorum, size tamamıyla adaletsiz geliyor ama dünyada hiç bir yerde adalet yokken, doğduğunuz anda kabul ettiğiniz ilk anlaşma da adaletli olamazdı zaten.

Hayat bir satranca benzer. Dünya, evren satranç tahtası olur üzerinde yaşarız. İnsanlar taşlar olur hareket eder, birbirlerini yer yani öldürür. Her taş farklı insanaları temsil eder. Şahlar önemli insanalar. Vezirler, Şahların torpil yaptığı üstün insanlar. Fil, At ve Kaleler hepsi Şah ve Vezirin etrafınde döner ve saldırırlar. Peki ya piyonlar? Bir taşı mı yemek, öldürmek istiyorsunuz o kareye piyonu sürün. Yem olarak iş görür. Piyonlar yemlerdir. Ne yazık ki bir satranç piyonsuz oynanmıyorsa, hayat boyunca da yem olarak kullanılaran insanlar gerek demektir. Bende zaten piyonlar dan biriyim. Piyonlar karşı tarafa nadiren sızdığında ise değerlenir. Kimin piyonuysa sevinir. Yani piyon olan insanlar intihar ettiğinde değerlenir.

Tekrardan aynı şey, siz bu satırları okumak için saniyelerce, dakikalarca, saatlerce gözlerinizi sol sağ sol sağ diye kaydırıyorsunuz ama benim bütün bunları düşünmem sadece 15 saniyemi almıştı. Zaten bunları düşünmek bile öteki olmam için yeterliydi. Satranç tahatasını hangi açı ile çekersem kazanıyormuşum gibi gözükür? diye düşünmediğim sürece öteki olmaya mahkûmdum.

En sonunda konuşma kararı aldım.

"Buradan ne zaman çıkıp okula gidebileceğim? "

Annem(annem di ama gerçekten annem miydi emin değildim) :"Boşver sen şimdi bunları. Hadi evimize gidelim. "

Minik ve kısık bir mırıldanma ile onayladım ve onlar her ne kadar yardım etmek istese bile onlardan destek almadan doğruldum kalktım ve arabaya kadar yürüyüp kapımı kendim açıp oturdum.

En nefret ettiğim özelliğim olan çok düşünmekti ve ben hâlâ bir şeyler düşünüyordum. Annem 'Evimiz' demişti. Benim evim var mıydı ki? Ben orada sadece misafir olarak kalıyordum. Reşit olduktan sonra ayrı eve çıkacaktım zaten. Orası onların eviydi. Annem, babam ve Enes'in. Benim değildi. Evet 4 duvarı ve 1 çatısı vardı. Uyurken hepimiz aynı çatıya bakıyorduk ama aynı çatıya bakmak evin herkese ait olduğunu kanıtlamıyordu. Onlar o çatıda yarını planlarken veya hayal kurarken ben de aynı çatıya bakıyordum ama hayal kurmak yerine kendimi boynumda ip ve bedenim sarkarken hayal ediyordum. Buna 'Evimiz' denemezdi. Ben evsizdim. Benim evsizliğime sokaklar bile ev olmuyordu.

Eve vardığımızda her zaman ki gibi odama çekilmeme izin vermediler. Onlarla oturup normal bi insan gibi sohbet etmemi istediler. Neyse ki ben kendimi 'uykum var' bahanesi ile odama gidip uyuyormuş taklidi yaparak neden zamanında o lanet bıçağı bileklerime dayamışken işimi bitiremedim diye kendimi sorgulayabilirdim.

Hayatım boyunca nefretten kaçtım ama artık nefretle bir bütün olmuşken nasıl ondan kaçabilirdim ki? Ben vücut ve nefret gölgem olmuştu. Bütün dünya beni ittiğinde, bana öteki dediğinde nefret o sert fakat sıkı kollarını bana açıp benim ki demişti. Artık hayatta sevdiğim ve sözünü dinleyeceğim tek bir şey vardı ve oda nefretti. O ne derse yapacak, o nereye giderse gidecek, o ne yaparsa yapacaktım. Ben artık nefretin en yakını olmuştum. Ben nefretin öz kızıydım.

Ben nefretin ta kendisiydim aslında...

Ben satranç tahtasında ki sadece intihar ettiğinde değerlenecek olan o piyondum...

Ben maskeydim. Mutluluk, umursamazlık ve güçlü olduğuma dair sergilediğim ve üzerime yapışan o maske. Maskenin altında ne mi vardı?

Maskenin altında kimsenin kurtulamadığı bir enkaz vardı...

Bölüm sonu

1 yorum