⛓️
Gözlerimi araladığımda üzerime yayılan o tatlı sıcaklıkla gülümsedim. Yatakta, dünkü o beton zeminin aksine mis gibi pamuk gibi bir yerde yatıyordum ve üzerim de en ince detayına kadar örtülmüştü.
Doğrulup esneyerek etrafa bakındım, yüzümde sinsi bir sırıtış belirdi. "Odun bana dayanamamış..." diye mırıldandım sesli bir şekilde. "Ucundan yanmış gibi, dayanamayıp almış yatağa."
Üstümdeki pikeyi kenara itip yataktan kalktım. Deponun ana salonuna doğru yürürken içerideki sessizlik dikkatimi çekti. Alaz ortalarda yoktu. Masanın başında yine sabahki gibi kahve bardağıyla oturan Baran’ı görünce adımlarımı ona doğru çevirdim.
"Günaydın Barancık," dedim ellerimi esneterek. "Bizim katil bey nerede? Yine dağlara mı taşa mı adam avlamaya gitti?"
Baran beni görünce ekranından başını kaldırdı, yutkunarak hafifçe geriye yaslandı. "Günaydın Naz... Şey, Alaz abi erken saatte çıktı. Büyük operasyon için plan hazırlığı yapıyormuş, akşama kadar gelmeyecek."“İyi bari, kafamızı dinleriz,” dedim omuz silkip diğer koltuğa yayılırken. “Adamın olduğu yerde nefes almak bile izne tabiydi zaten.”
Baran hafifçe yutkundu, ekrandan gözlerini ayırmadan önündeki kahvesinden bir yudum aldı. Alaz’ın tembihleri hâlâ kulaklarında çınlıyor olmalıydı ki, bana pek fazla bakmamaya özen gösteriyordu.
Aradan birkaç saat geçmişti ama evde tek başına tıkılı kalmak ruhumu daraltmaya yetmişti. Baran hâlâ bilgisayar başında bir şeyler karıştırırken, ben de odanın içinde bir o yana bir bu yana turlayıp duruyordum.
Dayanamayıp masaya yaklaşarak elimi tahtaya vurdum. “Baran, delikanlı... Sıkıntıdan ten rengim soldu, farkında mısın? Akşama kadar bu dört duvar arasında çürüyecek miyiz?”
Baran kafasını ekrandan kaldırıp bana acıklı bir bakış attı. “Naz abla, vallahi Alaz abi beni oyar. Adam dışarı çıkmamı bile yasakladı, ‘kızı yalnız bırakmayın, başını belaya sokmasın’ dedi.”
Gözlerimi devirdim. “Aman ne de akıllıyım zaten, hemen bir bela mı arayacağım? Sadece deponun etrafında biraz hava alacağım, alt tarafı iki adım atıp döneceğim. Hem Alaz akşam gelecek diyorsun, o gelene kadar çoktan burada oluruz.”
Baran ikircikli bir şekilde bana, ardından deponun kapısına baktı. “Şey... Kısa tutacaksan ve etrafta fazla görünmeyeceksen belki... ama patron öğrenirse beni burun üstü asar.”
Kurnazca sırıtıp Baran’ın omzuna hafifçe vurdum. “Merak etme, aramızda! Katil bey ruhunu bile duymaz.”
Ceketimi omzuma atıp Baran’ın daha fazla itiraz etmesine izin vermeden deponun ağır demir kapısına yöneldim.
Deponun ağır kapısını arkamdan itip dışarı adım attığım an, yüzüme çarpan ayaz dünkü soğuğu rahmet okutacak cinstendi. Ellerimi hemen montumun ceplerine tıkıştırdım, derin bir nefes verdiğimde ağzımdan çıkan buhar havaya karıştı.
"Buz tutacağız anasını satayım," diye mırıldandım dişlerimin arasından.
Alaz’ın o katı kurallarını ve Baran’ın korkulu bakışlarını arkamda bırakmıştım ama şu an en büyük düşmanım soğuk değil, nikotin kriziydi. Sabah uyanır uyanmaz aradığım o lanet paket depoda çıkmamıştı ve sigarasızlıktan beynim uyuşmaya başlamıştı. Buralarda mutlaka kuytuda köşede bir tekel bayii ya da bakkal olmalıydı.
Sokak aralarında rüzgarla savrula savrula yürümeye başladım. Etrafta pek insan yoktu, zaten buralar sanayi ve eski depo yapılarıyla doluydu. Yaklaşık on dakikalık bir yürüyüşün ardından köşede ışıkları sönmeye yüz tutmuş küçük, eski bir bakkal-tekel tabelası gördüm. Hızlanarak içeri girdim, aradığım paketi kapıp parasını fırlattığım gibi dışarı kendimi attım.
Paketi yırtıp hemen bir sigara yaktım; ilk nefesi ciğerlerime çektiğimde dünyanın en şanslı insanı gibi hissettim.
Sigaranın verdiği o ilk rahatlamayla adımlarımı deniz kokusunu takip ederek sahil tarafa yönlendirdim. Deponun arkasındaki o ıssız sahil şeridine indiğimde, dalgaların kayalıklara vuruş sesi geceyi dolduruyordu. Etrafta kimsecikler yoktu. Büyük, sarp kayalıklardan birine tırmanıp en ucuna oturdum; bir ayağımı aşağı sarkıtıp denizi izleyerek ikinci sigaramı yaktım. Rüzgar saçlarımı savuruyor, içimdeki o huzursuz ama özgür ruhu besliyordu.
Tam sigaranın külünü silkelerken, arkamdaki kumluk yoldan gelen ağır, sürüklenen ayak seslerini duydum.
Başımı hafifçe omzumun üzerinden çevirdiğimde, üstü başı dağılmış, alkol kokusu metrelerce öteden gelen orta yaşlı, sarhoş bir adamın bana doğru sallana sallana yaklaştığını gördüm. Adam gözlerini kısıp sarhoş bir sırıtışla beni süzerek mırıldandı:
"Ooo, güzelim... Bu saatte bu soğukta tek başına bir kız ne arar buralarda? Hayırdır, yalnız mı bıraktılar seni?"
Adamdan gözlerimi hiç istifimi bozmadan çevirdim, içime çektiğim sigara dumanını yavaşça burnumdan bırakırken ukala bir şekilde gülümsedim. "He, dayı, yalnız bıraktılar; dermanı olucan mı?"
Cevabımı daha yeni bitirmiştim ki, arkadaki karanlık köşeden bir gölge daha belirdi. Gelen, ilk adamdan daha genç ama en az onun kadar leş gibi alkol kokan, üzerindeki montu yarıya kadar sıyrılmış başka bir sapıktı.
Genç olan adam beni baştan aşağı pis bir sırıtışla süzerek arkadaşına döndü: "Oha abi, ne yaptın sen? Fıstığa bak, eskort mu bu?"
Gözlerimi devirip ayağa kalktım. Üzerimdeki montun eteklerini silkelerken, "Lan, bir gidin başımdan, sabın sabır sabahın köründe çattık ya!" diye tersledim.
Arkamı dönüp kayalıklardan inmek için adım attığım an, genç olan kolumdan sertçe yakalayıp beni kendine doğru çekti. "Nereye güzellik? Daha yeni tanışıyoruz, iki lafın belini kırardık..."
Diğer yaşlı olan adam da piç bir gülümsemeyle üzerime yürüyüp diğer koluma yapıştı ve pis ellerini çıplak tenime sürtmeye çalıştı. "Haklı valla delikanlı, öyle hemen kaçmak yok..."
İçimdeki bütün o sabır kırıntısı bir anda havaya uçtu. "Bırakın lan ellerinizi!" diye bağırtarak üzerime gelen adamlardan birine omuz atıp ittim. "Sikerim belanızı, çekin pis ellerinizi!"
Gitmek için arkamı döndüğümde yollarını kapatıp bu kez ikisi birden üzerime atıldılar. Genç olanı beni saçlarımdan yakalayıp geriye doğru savurmaya çalışınca, kendimi korumak için refleksle dirseğimi tam karnına geçirdim. Adam acıyla nefesini bırakıp geriye doğru sendeledi. Diğer yaşlı olan üzerime yürüyüp bana sert bir yumruk salladı; yumruktan son anda sıyrılsam da dengemi kaybedip kayalıkların arasından sert toprak zemine ve taşların üzerine düştüm.
Öfkeyle yerden kalkmaya çalışırken, sarhoşun biri ayağıyla doğrudan sağ el bileğime tüm gücüyle bastı.
Kulağımda yankılanan o feci çıtırtı sesiyle birlikte, sağ el bileğimden beynime doğru bin voltluk bir acı saplandı. Çığlığım gecenin sessizliğini ve dalga seslerini bastırırken, gözlerimden istemsizce yaşlar boşandı. Sağ elim tamamen işlevini yitirmişti; bileğim korkunç bir açıyla bükülmüş, kemiklerin yerinden oynadığı o iğrenç hisle nefesim kesilmişti.
Can havliyle hissettiğim o acı, yerini zihnimdeki buz gibi bir öfkeye ve hayatta kalma refleksine bıraktı. Sol elimi kullanarak cebimdeki küçük, sivri metal çakıyı açtım. Üzerime doğru eğilen genç olan adamın bacağı kalktığı an, var gücümle çakıyı bacağının yanına, pantolonuna saplayıp savurdum. Adam korkuyla bir çığlık koparıp geriye yuvarlandı.
Diğer yaşlı herif "Kancı-!" diye bağırıp üzerime atılmaya çalışırken, sol ayağımla bacağını çelmeleyip kayalıkların keskin kenarına kapaklanmasını sağladım. Kafasını taşa çarptığı gibi yere yığıldı.
İki adam da yerde kıvranırken, ben sağ kolumu göğsüme bastırmış, nefes nefese kalmış bir halde geriye çekildim. Sağ bileğimden sızlayan o inanılmaz acı nefes almamı bile engelliyordu; parmaklarım tamamen uyuşmuştu ve bileğimdeki o anormal şişliği görünce midem bulandı.
Ağzımdan akan hıçkırığı ve iniltiyi bastırmaya çalışarak, sol elimle yerden kalkmaya çalıştım. Bu halde o depoya nasıl döneceğimi, Alaz’ın beni bu halde gördüğünde ne yapacağını düşünmek bile istemiyordum.
Daha fazla belaya bulaşmadan, sol elimle sağ bileğimi sımsıkı kavrayıp o lanet yerden uzaklaştım. Karanlık sokaklarda sendeleyerek yürümeye çalışırken, bileğimin rengi şimdiden mosmordu ve en ufak bir temasta gözümden yaş geliyordu. Dişlerimi o kadar sert sıkıyordum ki çenem ağrıyordu.
“Ağlamak istiyorum şu an ya!” diye hırsla söylendim, ama sesim soğuktan ve yaşadığım şoktan tamamen kısılmış, boğuk bir fısıltıya dönmüştü.
Sokak aralarında dolana dolana yürürken etrafa bakındım. Bir süre sonra fark ettim ki depodan iyice uzaklaşmış, yabancı ve ıssız bir mahallede kalmıştım. Yanımda ne konum atacak bir internetim düzgün çekiyordu ne de yol yordam biliyordum; elimde sadece telefonum vardı.
Alaz’ı aramak ise son isteyeceğim şey bile olamazdı. Hem büyük operasyonun hazırlığındaydı, adamı işinden gücünden edecektim hem de o deli katilin elinden azar işitmekle kalmayıp muhtemelen beni ömrümün sonuna kadar o depoya zincirlerdi.
Bölüm Devamı
Zamanın nasıl geçtiğini, o soğuk sokaklarda tek elle nasıl süründüğümü bilemedim. Saatler birbirini kovaladı; rüzgar şiddetini arttırırken gökyüzü yavaş yavaş o kurşuni rengini bırakıp koyu bir karanlığa, akşamın o tehditkar maviliğine teslim olmaya başladı.
Hava tamamen kararmış, sokak lambaları tek tek yanmaya başlamıştı.
Soğuk iliğime kadar işlemişti, sağ bileğimdeki acı ise artık beyin uyuşturan bir boyuttaydı. Depoya kendi başıma yürüyemeyeceğimi, bu halde oraya asla varamayacağımı anladığım o an, başka çarem kalmadığını idrak ettim. Alaz beni öldürecekti ama şu an başka bir alternatifim yoktu.
Titreyen sol elimle cebimdeki telefonu çıkardım. Rehberden o ezberlediğim numarayı bulup derin bir nefes aldım ve arama tuşuna bastım.
Telefon sadece iki defa çalmıştı ki, karşı taraftan Alaz'ın o sert ve tok sesi duyuldu: "Neredesin naz sen? Kızım akşam oldu, hala ortalıkta yoksun? çıkmışsın bu mal barandan izin alıp?"
Telefonun sesini duyar duymaz içimdeki o tuttuğum hıçkırık ve acı dışarı taştı. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken, sesim titreyerek ve neredeyse duyulmayacak kadar cılız bir şekilde telefondan döküldü:
"Alaz... Ben... Şey oldu..."
"Naz?" dedi Alaz, sesindeki o saniyelik şaşkınlık yerini anında buz gibi bir öfkeye ve paniğe bırakmıştı. "Nerdesin, Naz? Konum at, çabuk!"
Hıçkırarak, bileğimin kopuyormuş gibi yandığı o acıyla nefes almaya çalıştım. "Tamam... Atıyorum... Bekle," diye mırıldandım titreyen sol elimle telefonu tutmaya çalışarak.
Hemen WhatsApp'a girip bulunduğum sokağın konumunu ona fırlattım. Telefonu cebime tıkıştırıp dizlerimi karnıma çektim ve karanlık bir duvarın dibine çömeldim. Soğuktan ve acıdan bütün vücudum zangır zangır titriyordu.
Dakikaların nasıl geçtiğini bilmiktim ama aradan çok geçmeden, karanlık sokağın başında yankılanan o kulak tırmalaycı lastik sesiyle kafamı kaldırdım. Simsiyah araba son gaz virajı alamadan sokağa daldı, önümde sert bir frenle durdu.
Kapı açıldığı gibi Alaz arabadan fırladı. Yüzündeki o korku ve öfke karışımı ifade, beni o halde gördüğü an donakaldı. Hızla yanıma çömeldi, ellerini omzuma koydu.
"Naz! Ne oldu sana böyle? İyi misin?" diye sordu, sesi normalde duyduğum o sert tondan çok uzaktı; endişeden titriyordu.
Hemen sağ kolumu, morarmış ve şişmiş bileğimi arkama saklamaya çalıştım, yüzümü buruşturarak başımı salladım. "İyiyim... Bir şey yok, düştüm sadece. Hadi gidelim buradan."
Ama Alaz beni takmadı bile. Gözleri anında arkaya sakladığım sağ elime kaydı.
"Çek elini arkadan," dedi, sesindeki o emir kipi bu kez karşı konulamaz bir tehlike taşıyordu.
"Yok bir şey dedim ya, hadi Alaz—"
Cümlemi bitirmeme izin vermedi. Sert ama dikkatli bir hareketle sol bileğimden tutup sağ kolumu öne doğru çekti. Gözlerinin önünde yatan o korkunç manzarayı, mosmor kesilmiş, garip bir açıyla bükülmüş ve şişmiş bileğimi gördüğü an, yüzündeki kanın çekildiğini net bir şekilde fark ettim.
Alaz’ın göz bebekleri büyüdü, çene kasları öfkeyle seğirmeye başladı.
"Bunu sana kim yaptı?" diye fısıldadı, sesi odadaki bütün havayı donduracak kadar kısıktı ama içindeki o patlamaya hazır volkanı hissedebiliyordum.
“Alaz, düştüm be—”
“Naz!” diye kükredi sanki, ses o kadar ani ve sert çıktı ki korkuyla irkilip geriye doğru sindim.
Yaptığım hatayı, o anki korkumu yüzümde gördü. Alaz hemen durdu, derin bir soluk alıp kasılan omuzlarını serbest bıraktı ve öfkesini bastırmaya çalışarak sesini olabildiğince yumuşattı.
“Kızım…” dedi, parmakları nazikçe ama kararlı bir şekilde titreyen kolumu tutarken. Sesindeki o sert katman gitmiş, yerine derin bir endişe ve sabırla harmanlanmış naif bir ton gelmişti. “Kim yaptı dedim ya... Anlat bana.”
Yutkundum, genzimi yakan o acıyla birlikte gözyaşlarım yeniden yanaklarımdan süzüldü. Hıçkırığımı bastırmaya çalışarak kesik kesik konuşmaya başladım:
“Laf attılar… Sonra kavga çıktı… Kendimi savundum ama…”
Gerisini getiremedim. Bileğimdeki o dayanıksız sızı beynime vuruyor, her nefeste canımı daha çok yakıyordu.
Alaz’ın çene kaslarının yeniden gerildiğini, gözlerindeki o sakinliğin yerini tekrar tehlikeli bir karanlığa bıraktığını gördüm. Ama bana karşı hâlâ inanılmaz dikkatli davranıyordu. Hiçbir şey söylemeden, tek kolunu belime, diğerini bacaklarımın altına dolayarak beni yerden kaldırdı.
“Şşş, tamam,” diye mırıldandı kulağımın dibine doğru, sesi bu kez neredeyse fısıltı halindeydi. “Bitti, buradayım.”
Beni arabanın ön koltuğuna dikkatle yerleştirdikten sonra kapıyı kapattı. Kendi tarafına geçip aracı çalıştırdığı an, deponun yolunu tuttuğumuzu anladım; ama gözlerindeki o ifade, o iki sarhoş adamın sabaha çıkamayacağının yeminini eder gibiydi.Arabada çıt çıkmıyordu. Kulakları tırmalayan tek ses, iç çekişlerimin ardından gelen kesik, küçük hıçkırıklarımdu. Ağlamıyordum, gözlerim kuruydu ama içten içe yaşadığım korku ve şok bütün bedenimi titretiyordu. Yolculuk ne kadar sürdü bilmiyorum; kısa süre içinde deponun önüne geldiğimizde Alaz tek kelime etmeden arabadan indi.
Ben hâlâ arabanın içinde, kırık bileğimi göğsüme bastırmış, inmeye yelteniyorken kapının önünde bekleyen Baran’ı gördüm. Baran meraklı ve endişeli gözlerle arabadan inen Alaz’a bakıyordu. Alaz ise yüzünde en ufak bir mimik olmadan, hiçbir şey söylememe kararlılığıyla doğrudan Baran’a doğru yürüyordu. Ta ki ellerine, sıktığı o bembeyaz olmuş yumruklarına bakana kadar... Yüzündeki fırtınayı sezdiğim an kalbim tektti.
Hızla arabanın kapısını açıp dışarı fırladım. “Alaz, hayı—”
Daha lafımı bitirmeme bile izin vermeden, Alaz öyle bir hızla hareket etti ki, Baran’ın yüzüne patlayan koca bir yumruk ortalığı sarstı.
Koşarak yanlarına ulaştığımda Baran tek yumruğun şiddetiyle bilincini kaybetmiş, yere yığılıp kalmıştı. Alaz ise yerde baygın yatan adama yukarıdan, buz gibi bir nefretle bakıyordu. Deliye dönmüş bir halde koşup Alaz’ın koluna yapıştım.
“Ne yapıyorsun sen ya? Öldüreceksin adamı! Canavar mısın sen?!” diye bağırmamla, Alaz’ın başını bana çevirmesi bir oldu.
Gözleri tamamen kararmıştı. O kadar koyu, o kadar dipsiz bir karanlıktı ki bu; insan baksan içine düşer, bir daha asla çıkamaz, orada boğulup ölürdü. Gözü dönmüş, kimseyi göremeyecek, kimseyi tanımayacak bir raddeye gelmişti.
Bileğimin acısını bile unutturan bir sertlikle, sağlam olan sol elime yapıştı. Gözlerindeki o dehşet verici öfkeyle beni sürükler gibi arabaya doğru çekiştirmeye başladı.
“Alaz, bırak! Ne yapıyorsun, canım yanıyor!” diye çırpındım ama beni duymuyordu bile.
Beni zorla arabanın ön koltuğuna tıkıştırıp kapıyı sertçe çarptı. Kendi tarafına geçip aracı çalıştırdığı an motor kükredi, lastikler asfaltı ağlatarak depodan dışarı fırladı.
Direksiyonu tutan elleri öfkeden titriyordu. Dişlerini o kadar sert sıkıyordu ki çene kasları dışarı fırlamıştı. Yüzüne bile bakmaya korktuğum bir sesle, zehir akıtarak sordu:
“Nerede?” dedi, sesi sanki yerin yedi kat dibinden, cehennemin ortasından geliyordu. “Nerede kavga ettin o sarhoş piçlerle? Tam olarak hangi sokakta, hangi kayalıklarda lan? Söyle!”
Korkudan yutkunarak fısıldadım: “Sahilde... İlerideki o ıssız kayalıklarda...”
Alaz tek kelime daha etmedi, gaz pedalına öyle bir yüklendi ki araba karanlık sokaklarda adeta uçuyordu. Aklını kaçırmış gibiydi; o adamları bulmadan, o sahili başlarına yıkmadan durmayacağı her halinden belliydi.
Dakikalar içinde arabayı sahil şeridindeki o kayalıkların bittiği karanlık kumluk alanda, lastiklerin çığlığı eşliğinde kaydırarak durdurdu. Kapıyı açıp fırlarcasına araçtan çıktı. Ben de arkasından sol elimle kapıyı açıp indik.
Karanlıkta gözlerimi gezdirdiğimde, denizin kenarındaki o kayalıkların hemen dibinde ateş yakmış, ellerindeki şişelerle sarhoş bir şekilde kahkaha atarak oturan iki silueti gördüm. Gündüz bana saldıran o iki aptal, hâlâ orada, hiçbir şeyden habersiz içmeye devam ediyorlardı.
Alaz onları gördüğü an, üzerindeki ceketi bir hamlede çıkarıp yere fırlattı. Gözlerini o adamlara dikip yürümeye başladığında, arkasından bakarken bile içim ürperdi. O adamlar bu geceden sağ çıkamayacaktı.
Alaz’ın o dev adımlarla sahile doğru yürüyüşünü gördüğüm an, içimdeki korku dalga dalga büyüdü. "Alaz, dur! Yapma, hayır!" diye seslenmeye çalıştım ama sesim o kadar cılız çıkmıştı ki, dalga sesleri arasında kaybolup gitti. Sağ bileğimdeki o korkunç acı ve şok, hareket etmeme bile izin vermiyordu; sadece yerimde çivilenmiş gibi kalakalmıştım.
Ateşin başında oturan o iki sarhoş adam, üzerlerine gelen siyahlar içindeki gölgeyi fark edip başlarını kaldırdıklarında her şey çok hızlı gelişti.
Genç olanı ayağa kalkmaya yeltendi ama Alaz aradaki mesafeyi öyle bir öfkeyle kapattı ki, adamın ne olduğunu anlamasına izin bile vermedi. Tek hamlede yakasından tutup yüzüne indirdiği o vahşi yumrukla adamı yere serdi. Diğer yaşlı herif şişeyi eline alıp ayağa kalkmaya çalışırken, Alaz elini cebinden çıkardığı soğuk demir bir bıçakla adamın üzerine atıldı.
Gördüğüm manzara karşısında midem bulandı, nefesim kesildi. Gözlerimi sıkıca yumdum, ellerimle yüzümü kapatıp başımı başka bir yöne çevirdim. Kulaklarımda adamların boğuk çığlıkları, boğuşma sesleri ve denizin uğultusu birbirine karışıyordu. O katil, gözü dönmüş halini daha fazla izleyemezdim; engel olmaya gücüm yoktu, sadece titriyordum.
Birkaç dakika süren o dehşet verici sessizliğin ardından, adımların bana doğru yaklaştığını hissettim.
Gözlerimi araladığımda Alaz’ın ellerinin, hatta gömleğinin bazı yerlerinin koyu bir kızıllıkla kaplandığını gördüm. Yüzündeki o insan dışı öfke hâlâ dinmemişti; göğsü hızla inip kalkıyordu, nefes alış verişleri vahşi bir hayvanı andırıyordu.
Önümde durdu, birkaç saniye yüzüme baktıktan sonra cebindeki telefonu çıkırdı. Parmağıyla ekranı tuşlayıp kulağına götürdü. Telefonun diğer ucunda bayıttığı için muhtemelen yeni kendine gelen Baran açmıştı ki, Alaz hiç vakit kaybetmeden zehir gibi, buz gibi bir sesle konuştu:
"Dinle beni," dedi, sesi o kadar net ve korkutucuydu ki. "Hemen arabayı alıp sahilin ucundaki o ıssız kayalıklara geliyorsun. Yanına da ne gerekiyorsa al."
Karşı taraftan Baran'ın ne söylediğini duymuyordum ama Alaz'ın cevabı her şeyi özetliyordu:
"Burada iki tane ceset var, Baran," dedi, gözlerini benden bir saniye bile ayırmadan. "Gel, bu bokluğu temizle. Çabuk olun."
Telefonu yüzüne kapatıp cebine tıkıştırdı. Hiçbir şey söylemeden, tek koluyla beni yeniden kucaklayıp arabaya doğru taşıdı. O vahşi adamın ortasında, kırık bileğimle ve kalbimdeki o tarifsiz korkuyla arabaya binerken, bu gecenin hayatımızda hiçbir şeyi eskisi gibi bırakmayacağını çok iyi biliyordum.
—Bölüm Sonu—