Deponun geniş ana salonuna adım attığımız an, gözüme ilk çarpan kişi Baran oldu. Masanın üzerindeki küçük lambanın loş ışığında, bir yandan açık olan laptop ekranına bakıyor, diğer yandan elindeki dev sandviçten büyük bir ısırık alarak tıkınıyordu.
Bunu gördüğüm an, bütün yorgunluğum bir anda uçup gitti. Sinsi bir gülümsemeyle Baran'a doğru sessizce adımladım. O tamamen ekrandakilere odaklanmışken, bir hamlede elindeki sandviçi kaptım.
Baran neye uğradığını şaşırdı; ağzındaki lokma boğazına tıkandı, gözleri fal taşı gibi açıldı. "H-hey! Naz—"
Sandviçten kocaman bir ısırık alırken, çiğneyerek hemen laptopun başına çömeldim. "Sağol canım ya, ellerine sağlık. Ne izliyoruz bakalım buralarda?" dedim yine o her zamanki rahat ve arsız tavrımla.
Baran elini uzatıp sandvicini geri almaya yeltenecekti ki, tam o sırada kafamı kaldırıp doğrudan gözlerinin içine baktım.
Yüzümdeki o yaramaz ifade yerini aniden derin ve hipnotize edici bir duruşa bıraktı. Saçlarım omuzlarıma dökülürken, gözlerimi kırpmadan öylece yüzüne baktım; sanki güzelliğimle ve o anki ani hamlemle adamı kısa devre yaptırmak ister gibiydim.
Baran uzattığı elini öylece havada kesti. Ağzı aralık kaldı, söyleyeceği kelimeler boğazına dizildi. Gözlerini benden alamıyor, sanki karşısında devasa bir doğa olayını izliyormuş gibi resmen büyülenmiş bir şekilde bana bakakalmıştı. Yutkundu ama tek bir kelime bile edemedi.
Arkadan bizi izleyen Alaz’ın sabırsızca boğazını temizlediğini duydum. Koyu renkli gözleri Baran’ın o aptallaşmış haline, ardından da bana kaydı.
"Baran," dedi Alaz, sesindeki o tehlikeli ve hafif kıskanç tınıyla. "Çene çalmayı bıraktığına göre, çalışmaya geri dönebilirsin sanırım. Gözlerin ekrandan çok Naz'ın üzerinde geziniyor çünkü."
Baran, Alaz'ın sesini duyunca aniden büyü bozulmuş gibi silkelendi. Başını suçlulukla öne eğip geriye doğru bir adım atarken, "Ş-şey... Ben sadece sandviçi şey yapmıştım patron..." diye kekeledi.
bilgisayara baktığımda ordaki adamı gördüm orta yaşlarda tehlikeli birine benziyordu kolumu baranın omzuna dayayarak daha çok yayıldım koltuğa “adam kim?” dedim bilgisayara bakarak baran yakınlıktan dolayı yutkundu ve alaza döndü “abi bende onu söyliyecektim…cihangir mesaj göndermiş bu adammış sıradaki.” dedi o sırada alaza döndüm oda adama bakıyordu sonra barana döndü “halledilir.” dedi
bende “hangi gün gidiyoruz gençler?” dedim alazın bakışları hemen bana döndü “artık yoksun sen.” dedi kaşlarım çatıldı “ne demek yokum ee anlaşma yaptık o kadar senle ben adamlarla ilgilenicem sende öldürücekti-“ sözüm kesildi alaz tarafından “o gün o göt sana uyuşturucuyla azdırıcı verince anladım o işin bok olduğunu ben ölüyodun amına koyayım.” dedi beni azarlar gibi alaza yükseldim “senin planındı! çok sonra geldin adamı öldürmeye!” alaz koca bir iç çekti “uzatma naz yoksun işte.”
“anlaşmada ben sana yardım edecektim sende beni yaşatacaktın alaz.” dedim anlaşmamızı hatırlatarak
kalp amelyatımı yaptırması lazımdı böyle bozamazdı anlaşmamızı
Bilgisayar ekranına şöyle bir göz gezdirdiğimde, ekrandaki donmuş fotoğrafta orta yaşlarda, sert hatlı, bakışlarından tehlike akın eden bir adam duruyordu. Hiç bozuntuya vermeden kolumu Baran'ın omzuna rahatça attım ve koltukta iyice yayıldım.
"Eee, bu amca kim?" diye sordum ekrandaki adama bakarak.
Baran, yanı başındaki bu ani yakınlık ve ten teması yüzünden hafifçe gerildi, yutkundu ve gözlerini kaçırıp hemen Alaz'a baktı. "Abi, ben de tam onu söyleyecektim... Cihangir mesaj göndermiş, sıradaki hedef bu adam."
Başımı hemen Alaz'a çevirdim. O da koyu renkli gözlerini ekrandaki adama dikmiş, zihninde planları kuruyordu. Ardından bakışları Baran'dan ayrılıp bana döndü ve tek kelimeyle kestirip attı: "Halledilir."
Hemen araya atıldım. "Hangi gün gidiyoruz gençler, hazırlık yapayım mı?"
Alaz'ın o keskin bakışları anında ok gibi üzerime saplandı. "Artık yoksun sen, Naz."
Duyduğum şeyle kaşlarım anında çatıldı, doğruldum. "Ne demek yokum ya? Biz seninle anlaşma yaptık o kadar! Ben senin mafyalık işlerine yardım edecektim, sen de o katil adamları—"
Cümlem, Alaz'ın öfkeyle araya girmesiyle yarıda kesildi.
"O gün o adam sana o uyuşturucuyla o sıvıyı verip dengeni bozduğunda anladım o işin bok olduğunu!" diye kükredi, sesi depoda yankılanırken üzerine doğru bir adım attı. "Az kalsın ölüyordun amına koyayım, farkında mısın?!"
Ona aynı sertlikle karşılık verdim, sesimi yükselttim: "Senin planındı ama! Çok geç geldin, adamı tam vaktinde durduramadın!"
Alaz bıkkınlıkla koca bir soluk saldı, ellerini saçlarından geçirdi. "Uzatma, Naz. Yoksun işte, bitti."
Öfkeyle ayağa kalktım, ellerimi belime koyup gözlerinin içine baktım. "Anlaşmada ben sana yardım edecektim, sen de beni koruyacaktım, Alaz! Anlaşmayı öyle kolay kolay bozamazsın!"
İçimdeki o hırsın ve inatçılığın arkasında aslında çok daha derin bir gerçek vardı. O ameliyatı olmam, kalbimi o hastalıklı halinden kurtarmam gerekiyordu; bu adam anlaşmayı bozarsa benim de hayatım biterdi. Bunu ona söyleyemezdim ama bu savaştan geri adım da atamazdım.
Alaz dişlerini sıktı, birkaç saniye boyunca yüzümü inceledi. Gözlerimdeki o inatçı parıltıyı ve kararlılığı gördüğünde, pes edip etmemek arasında gidip geldiğini görebiliyordum. Derin, sarsıcı bir nefes aldı.
"Tamam," dedi sonunda, sesi öfkeden arınmış ama hâlâ gergin bir tonda çıkmıştı. "Kabul. Anlaşma bozulmuyor."
Derin bir nefes vererek rahatlarken, Alaz parmağını uyarırcasına bana doğru salladı: "Ama bir şartla, Naz. Planın dışına çıkmak yok. Adım atacağın her yeri önce bana haber vereceksin."
Yüzümde zafere ulaşmış kocaman bir gülümsemeyle kafamı salladım. Baran şaşkınlıkla bana bakarken, elimde yarım kalan sandviçi hevesle onun ağzına doğru uzattım.
"Hadi ye bakıyım, yarın yoğun bir günümüz olacak," derken Baran bile bu ani samimiyet karşısında şaşırmış, ama biraz da hoşnut olmaya başlayarak usulca lokmasını çiğnemeye başlamıştı.
Daha cümlem tamamen bitmemişti ki, arkamdan uzanan güçlü bir el, tek kolumun altından kavradığı gibi beni havaya kaldırdı.
Ne olduğunu anlayamadan, kendimi bir anda Alaz’ın göğsüne yapışmış halde buldum. Aradaki mesafe o kadar kapanmıştı ki, nefesi doğrudan yüzüme çarpıyordu. Gözlerinde o tehlikeli, karanlık kıvılcımlar çakıyordu; resmen öfkeden kudurmak üzereydi.
"Yarın hazırlık var," dedi, sesi neredeyse hırlar gibi, boğuk ve sinirli bir tonda çıkmıştı. Dişlerinin arasından konuşurken yüzüme doğru soluyordu. "Rahat duracaksın, Naz. Ben de yarın hazırlık yapacağım. Baran'la öyle laçka laçka takılmak yok."
Bu kadar yakın ve agresif durması bir an içimdeki bütün o inatçı havayı söndürdü. Kalbim göğsümde hızla çarpmaya başlarken, yutkundum ve istemsizce başımı geriye doğru çekmeye çalıştım.
"Tamam..." diye fısıldadım, sesim ilk defa bu kadar cılız çıkmıştı. Korkmuştum; adamın gözlerindeki o sahiplenici ve sinirli öfke gerçekti.
Alaz birkaç saniye daha gözlerimin içine dik dik baktı, öfkesi yavaş yavaş yerini derin bir nefesle yatışmaya bırakırken beni bıraktı. Bir adım geri çekilip ceketinin yakasını düzeltti ve arkasını dönerek depodaki çalışma masasına doğru ilerledi.
"Yat zıbar şimdi, Naz," dedi arkasını dönük bir şekilde, ama sesindeki o gerginlik hâlâ duruyordu. "Sabah erken kalkacağız."
Baran hemen önündeki laptopa geri sinip sessizliğe gömülürken, ben de yutkunarak arkasından baktım ve homurdanarak kendimi az önce oturduğum koltuğa attım. Yarın bizi neyin beklediğini bilmiyordum ama bu adamla iş yapmanın kalp krizine eşdeğer olduğunu kesin olarak biliyordum.
⛓️
Parmağımı ona doğru sallayarak, sesimdeki en net ve keskin tonla uyarmıştım:
"Ama bir şartla, Naz. Planın dışına çıkmak yok. Adım atacağın her yeri önce bana haber vereceksin."
Kabul ettiğini belirten bir baş hareketinin ardından, yüzünde o piç kurusu gülümsemeyle aniden yanı başındaki Baran’a döndü. Elindeki yarım sandviçi, sanki kırk yıllık sevgilisiymiş gibi Baran’ın ağzına doğru uzattı, elleriyle onu beslemeye başladı. Baran ise şaşkınlıkla birlikte o sırıtışa ayak uyduruyor, bu durumdan hiç de rahatsız görünmüyordu.
İşte o an, şakağımda bir damarın şiddetle attığını hissettim. Öyle bir ağrı saplandı ki, sanki damarlarım sinirden uyuşmuştu.
Gözümün önünde yaşanan o yapmacık samimiyet, içimdeki ateşi körüklemeye yetmişti. Zaten o belalı sokaklardan sağ salim çıkarabilmek için akla karayı seçtiğim kız, şurada on dakika bile geçmeden başka bir adamla cıvıl cıvıl oluyordu.
Daha fazla izleyemedim. Tek hamlede oturduğum yerden kalktım, aradaki mesafeyi adeta uçarak kapatıp tek kolumun altından kavradığım gibi onu havaya kaldırdım.
Ne olduğunu anlayamadan, kendini doğrudan benim göğsümde buldu. Aradaki mesafe sıfırlanmıştı; nefesi yüzüme çarpıyor, gözlerindeki o şaşkınlık parıltısı karanlıkta bile seçiliyordu. Öfkeden deliye dönmüş bir halde, dişlerimin arasından hırlar gibi konuştum:
"Yarın hazırlık var," dedim, sesimdeki sertlik odadaki havayı dondurmaya yetmişti. "Rahat duracaksın, Naz. Ben de yarın hazırlık yapacağım."
Yüzüm yüzüne o kadar yakındı ki, benden uzaklaşmak için yutkunuşunu, göz bebeklerinin korkuyla büyüyüşünü net bir şekilde gördüm.
"Tamam..." diye fısıldadı cılız bir sesle; sonunda o dik başlı hali biraz olsun sinmiş, ürkmüştü.
Onu yavaşça serbest bıraktığımda, içimdeki o kavurucu kıskançlık dalgasını bastırmak için arkamı dönmek zorunda kaldım. Kendi kendime dişlerimi sıktım. Bu kızın yanında akıl sağlığımı korumam imkansızdı, ama onu başkasıyla yan yana görmek de ömrümden ömür alıyordu.
⛓️
Alaz arkasını dönüp homurdanarak kendi odasına doğru yürümeye yeltendiğinde, yerimde bir saniye bile duramadım. Hızla ayağa fırlayıp peşinden adımlamaya başladım.
"Naz, zıbar dendi sana, sözümü dinle!" dedi arkasını bile dönmeden, sesindeki o otoriter tınıyla.
Ama onu dinleyen kim? Adımlarımı hızlandırıp peşinden odaya girmeye çalışırken, kapının önüne geldiğim an Alaz kapıyı öyle bir hızla kapattı ki, burnumun dibinden çarpıp yüzüme kapandı.
O an beynimdeki şeytan koltuğa oturdu ve en iyi bildiğim şeyi, yani o malum rol yeteneğimi konuşturma vakti geldiğini fısıldadı.
"Off! Ne yaptın ya!" diye acıyla inledim bütün oyunculuğumu konuşturarak. Elimle kapıya çarpmış gibi yapıp parmaklarımı sımsıkı kavradım ve yüzümü buruşturdum. "Koptu parmağım, yemin ederim koptu!"
Yalancılığım o kadar inandırıcıydı ki, aradan bir saniye bile geçmeden kapı sertçe, bu kez telaşla yeniden açıldı. Alaz, yüzündeki o öfkeli maskenin bir anda yerini derin bir endişeye bıraktığı ifadeyle dışarı adımladı.
"Ne oldu? Göster elini," dedi, sesi az önceki hırıltılı halinden çok uzaktı. Hızla uzanıp tuttuğum parmaklarımı kendi ellerinin arasına aldı ve incelemek için bana doğru bir adım daha yaklaştı. Aramızda nefes alacak mesafe bile kalmamıştı.
Gözleri endişeyle parmaklarımda gezinirken, ben ise bu yakınlığın ve oyunumun tadını çıkarıyordum. Ama bu sahte dramın çok uzun sürmeyeceğini hesap edememiştim. Alaz parmağımda en ufak bir morluk, kızarıklık veya şişlik olmadığını anında fark etti.
Yavaşça başını kaldırıp doğrudan gözlerimin içine baktı. O koyu renkli gözlerdeki endişe dalgası saniyeler içinde yerini buz gibi bir fark edişe, ardından da tehlikeli bir öfkeye bıraktı.
Yalandan parmağını acıtıyormuş gibi yaptığım elimi, sanki zehirli bir yılan tutuyormuş gibi hızla bırakıp bir adım geri çekildi.
"Sen..." dedi dişlerinin arasından, sesindeki o tehlikeli tını odada yankılanırken. "Sen gerçekten akıllanmayacaksın, değil mi? Beni kandırmaya çalışıyorsun."
Yüzümdeki o sahte acı ifadesi anında yok oldu, yerine kurnaz bir sırıtış bıraktım. "Ne kandırması be! Kapıyı kafama... yani parmağımın üstüne çarptın resmen!" derken, omuzunun üzerinden geçip çoktan odanın içine adım atmıştım bile.
"Çık dışarı, Naz," dedi Alaz, eliyle kapıyı işaret ederek. Sesi sakin görünmeye çalışsa da damarlarındaki sabrın son damlasının da tükendiğini görebiliyordum. "Odaya girmek yok, dinlenme vakti dedim."
"Asla!" dedim kollarımı göğsümde kavuşturup odanın ortasında dikilerek. "O kadar koştuk, o kadar toz yuttuk, sabah beri katil beyin kaprisini çekiyorum; şimdi de odasında iki dakika soluklanamayacak mıyım? Anlaşmamızda 'odama giremezsin' diye bir madde yoktu, Alaz Bey!"
Alaz derin bir nefes alıp ellerini ensesinde birleştirdi, başını yana eğip bana baktı. Bu inatlaşmamın sonunun nereye varacağını tartıştığı o bakışını çok iyi biliyordum, ama bu sefer geri adım atmaya hiç niyetim yoktu.
“Ya Baran'ın yanında mı yatacağım ben?” diye mızmızlandım ellerimi iki yana açarak. “Tamam, dün yerde yatırdın o mükemmel misafirperverliğinle, şimdi de bari en azından alıştığım yerde yatayım!”
Alaz koca bir iç çekti, omuzları bıkkınlıkla aşağı düştü. Benimle baş edemeyeceğini anladığı o anlardan biriydi yine. Hiçbir şey söylemeden odanın kapısını kapattı, kilitledi ve soğuk bir sesle, “Tamam,” dedi. “Git yat yerde.”
Beklemediğim bu ani ve kolay teslimiyet karşısında bir an bocaladım. Pislik, manyak! Hiç ikiletmeden beni yine yere postalamıştı.
“İyi, tamam be! Yatarız, ne olacak? Dün de yattık, ölmedik ya!” diye homurdandım, sinirimden yerdeki halıya bakarak. Ardından inadına Alaz'ın devasa yatağına doğru adımlayıp en yumuşak yastığı kaptım ve sertçe yere, dün yattığım köşeye fırlattım. “Keyfimden kalmıyorum zaten!”
Kendimi homurdanarak yastığın üzerine attım, kollarımı göğsümde kavuşturup sırtımı ona döndüm.
Odada çıt çıkmıyordu. Arkamdan gelen hışırtı sesleriyle Alaz'ın dolaba yöneldiğini anladım. Gözlerimi kapatıp uyumaya çalışırken, arkamda bir kumaş hışırtısı koptu. Göz ucuyla ne olduğuna bakmak için kafamı hafifçe çevirdiğim an, gördüğüm manzara karşısında az kalsın küçük dilimi yutacaktım.
Alaz üzerindeki siyah tişörtü kafasından sıyırıp bir kenara fırlatmıştı bile. Geniş omuzları, sırtını kaplayan hafif kaslı hatlar ve kusursuz V vücudu, odanın loş ışığında tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilmişti.
Ağzımdan istemsizce kaçan o tiz sesle yerimden sıçradım:
“Çüş ama! O nasıl giyinme adabı, insan bi haber verir!”
Hızla tekrar arkamı döndüm ama yanaklarımın alev alev yandığını, o görüntünün beynime kazındığını çok net hissedebiliyordum.
Arkamdan Alaz'ın o tok ve alaycı sesi duyuldu: “Kendi odamda üzerimi değiştirirken senden izin mi alacağım, Naz? Bakmasaydın.”
Yastığa gömülüp homurdandım. “Gözüm kaydı resmen, kör oldum sanırım! Tövbe tövbe...” dediğimi duymazlıktan gelerek yatağına geçtiğini hissettiğimde, içimdeki o sinir ve utanç karışımı duyguyla yastığı kafama geçirdim.
Odanın loş sessizliğinde üzerimdeki tişörtü tamamen çıkarıp bir kenara fırlattım ve yatağa uzandım. Yastığa başımı koyduğum an, gözlerim istemsizce odanın diğer köşesine, yerde kıvrılıp yatmış olan o belalı kıza kaydı.
Yine homurdanarak, mızmızlanarak kendi çapında bir şeyler söylemiş, en sonunda yastığı kafasına geçirip susmuştu.
Gözlerimi kapatıp uyumaya çalıştım ama birkaç dakika geçmesine rağmen, yerdeki o hafif kıpırtılar ve diş gıcırtısına benzer sesler dikkatimi dağıtmayı başardı. Gözlerimi yeniden aralayıp karanlıkta oraya doğru baktım.
Naz, yerde sırtını bana dönmüş, bacaklarını karnına doğru çekmiş ve ellerini birbirine kenetlemişti. Ama mesele sadece bu değildi; bütün vücudu, özellikle de parmakları ve elleri zangır zangir titriyordu. Deponun beton zemini gece soğuğunu doğrudan içine çekiyordu ve o ince kıyafetlerle bu soğuğa dayanması imkansızdı.
İçimde bir yerlerin sızladığını hissettim.
Sessizce yatakta doğruldum. Birkaç saniye boyunca kendi kendime bırak donsun, akıllanır demeye çalıştım ama ellerinin o titreyişi gözümün önünden gitmedi. Koca bir nefes verip yataktan kalktım. Ayaklarımı betona bastığımda çıkardığım hafif ses haricinde hiç ses çıkarmamaya özen göstererek onun yattığı yere doğru adımladım.
Tam başucunda durduğumda, soğuktan iyice büzüştüğünü ve uykusuyla uyanıklık arasında titreyerek mırıldandığını gördüm.
Eğilip tek kolumu bacaklarının altından, diğerini sırtından geçirdiğim gibi onu kaldırdım. Ne olduğunu anlayamayarak uykulu bir sesle mırıldandı, refleks olarak elleri göğsüme tutundu. Hiç ses çıkarmadan, onu kollarımın arasında taşıyıp kendi yatağıma yatırdım.
Yastığa başı değdiği an rahat bir nefes alıp uyumaya devam etti. Üzerine pikeyi örttükten sonra kenarda biraz durdum; yatakta ona yer açarak hemen yanına, yatağın diğer kenarına uzandım.
Sabaha kadar o soğuk yerde titreyeceğine, burada gözümün önünde olması en azından içimi rahatlatacaktı.
Gözlerim istemsizce yanımda mışıl mışıl yatan o kızın üzerinde gezindiğinde, kaşlarım çatıldı.
Bir insan uyurken bu kadar güzel, bu kadar huzurlu görünebilir miydi? Yüzündeki o sert, her an kavgaya hazır o inatçı maske düşmüş; yerine masum, çocuksu bir ifade gelmişti. Sabah binayı birbirine katan o kızla, şu an hemen yanımda nefes alan kız aynı kişiyken, nasıl bu kadar kusursuz bir görüntü çizebildiğini aklım almıyordu.
Uzun kirpikleri yanaklarının üzerine gölge düşürüyor, her nefes alışında dudakları hafifçe aralanıyordu. Bir an elim istemsizce uzandı, saç tellerinden birini yüzünden kenara çekmek istedim. Ama parmaklarım havada asılı kaldı.
Kendime gelerek elimi hızla geri çektim.
Ne yapıyordum ben? Buraya onu korumak, güvende tutmak için getirmiştim; yatağımı paylaşmak için değil. Bu kadar yakınında olmak, kokusunu içime çekmek zihnimi bulandırıyordu. Aramızdaki o tehlikeli çizgiyi aşmaya başladığımı hissettiğim an, içimdeki o mantık sesi alarm vermeye başladı. Bu yanlıştı. Hem de çok yanlıştı.
Hızla yataktan doğruldum. Üzerime siyah bir tişört geçirip odadan sessizce dışarı adım attım.
Koridora çıktığımda, deponun ortak alanındaki masada hala açık olan laptopun başında uykulu gözlerle bir şeyler inceleyen Baran’ı gördüm. Beni bu saatte ayakta ve odadan çıkarken görünce irkildi, hemen ayağa kalkmaya yeltendi.
"Abi? Bir şey mi oldu?" diye sordu sesindeki uyku sersemliğiyle.
Adımlarımı ona doğru yönelttim. İçimdeki o gerginliği ve öfkeyi atacak bir yer arıyordum; Baran'ın o an orada olması, hedef tahtası olmasını sağlamıştı bile. Tam önünde durup ellerimi tezgaha yasladım ve sert, uyarıcı bir sesle fısıldadım:
"Baran," dedim dişlerimin arasından. "O gözlerini bundan sonra Naz'ın üzerinden tamamen çekiyorsun. Bir daha onunla öyle laçka konuştuğunu ya da ona baktığını görmeyeceğim. Duydun mu beni?"
Baran gözleri fal taşı gibi açılmış bir halde kafasını salladı. "T-tamam abi, emredersin..."
Arkamı dönüp derin bir nefes alırken, kafayı sıyırmak üzere olduğumu çok iyi biliyordum. Naz, bu deponun altını üstüne getirdiği yetmezmiş gibi, şimdi de kafamın içindeki bütün dengeleri altüst ediyordu.
—Bölüm sonu—