İçeriğe geç

Katil Kalp

Bölüm 10 · 12 dk okuma

Katil Kalp

Bölüm 10

Unutturma

Direksiyona geçtiğimde ellerimin hâlâ titrediğini fark ettim. Ama bu titreme öfkeden değil, içimde kopan o dipsiz fırtınanın bıraktığı buz kesmiş soğuktandı.

Aracı çalıştırıp karanlık yola çıktım. Dikiz aynasından yan koltuğa gözüm kaydığında, Naz’ın büzüştüğünü, kırık bileğini korumaya çalışarak tek kelime etmeden camdan dışarı baktığını gördüm. Ağlamıyordu; o koca sesli, her şeye laf yetiştiren kız gitmiş, yerine ruhu çekilmiş gibi sessizliğe gömülen biri gelmişti. Zangır zangir titriyordu. Soğuktan mı, yoksa az önce gördüğü o dehşet tablosundan mı bilmiyordum ama o sessizlik, içimdeki ateşi körüklemekten başka bir işe yaramıyordu.

Aklım hâlâ sahilde bıraktığım o iki leşin üzerindeydi. Hak etmişlerdi; o piçlerin o elleri o bedende kaldığı sürece bu dünyada nefes almalarının bir anlamı yoktu. Canına yandığımın kızına uzanan o elleri kökünden sökerdim, nitekim öyle de yapmıştım. Ama bunu Naz’ın gözleri önünde, o vahşetin tam ortasında yapmak... Zihninde nasıl bir iz bıraktığını tahmin edebiliyordum.

Deponun önüne geldiğimizde arabayı sert bir frenle durdurdum. Baran, yüzü gözü morarmış bir şekilde kapıda bekliyordu; az önce yediği yumruğun sersemliği hâlâ üzerindeydi ama telefonda söylediğim şeyin kâbus olmadığını anlayınca hemen arkadaki diğer araca yönelmişti.

Naz’a dönüp kapısını açtım. "İçeri geçelim," dedim, sesim olabildiğince yumuşak çıkmaya çalışsa da hâlâ sertti.

Beni onaylamadı, itiraz da etmedi. Sessizce, kırık kolunu göğsüne bastırarak arabadan indi ve yardımıma gerek kalmadan içeri doğru yürümeye başladı. Onu o halde görmek, kasıklarımda düğümlenen o öfkeyi yeniden tetikliyordu ama şu an önceliğim onun o bileğiydi.

İçeri girdiğimizde onu doğrudan kendi odama götürdüm, yatağın kenarına oturttum. Kendim de hemen karşısına çömeldim.

"Naz," dedim, parmaklarımı sakince milim milim kırık bileğine yaklaştırarak. "Bakayım şuraya."

Gözlerini yüzüme dikti ama yine ses çıkmadı. Sadece yutkundu, o boş bakışlarla bana baktı. O an anladım; bu kız o sahilde sadece bileğini değil, o dünkü dik başlı neşesini de bırakıp gelmişti.

“Kırık gibi… Hallederiz, ben şimdi—”

Daha cümleyi tamamlaymama izin vermeden, Naz mosmor kesilmiş, korkunç bir açıyla bükülen sağ bileğini ellerimin arasından yavaşça çekti. En ufak bir hareketin canını ne kadar yaktığını bilmeme rağmen, bunu yaparken tek kelime bile etmedi.

Hâlâ doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. O koyu renkli gözlerinde ne bir öfke kalmıştı ne de o her zamanki meydan okuyan inat. Sadece bomboş bir bakış, derin bir şokun ve sessiz bir çığlığın izleri vardı.

Elim havada, öylece asılı kaldı.

Onu o halde, o sessizliğe gömülmüş şekilde izlemek içimde bir yerleri sızlatıyordu. Normalde olsa canı yandığı an bana bağırır, söylenir, en kötü ihtimalle ters bir laf ederdi. Ama şimdi... Çıtı bile çıkmıyordu. Titreyen dudakları aralanıyor ama ses vermiyordu.

Derin bir nefes alıp ayağa kalktım. Bu şekilde oturarak sadece birbirimizi tüketiyorduk.

Dolaptan temiz, kuru bir tişört ve rahat bir eşofman çıkarıp yanına bıraktım. Sessizce, başımı hafifçe başka bir yöne çevirerek odadan çıktım. Kapıyı arkamdan yavaşça aralık bıraktım ki içeriden gelecek en ufak bir hareketi duyabileyim.

Koridora çıktığımda Baran’ın, sahildeki o pisliği temizleyip yeni döndüğünü, yüzündeki morlukla mutfakta buz aradığını gördüm. Beni görüncü irkildi, elleri havada öylece kaldı. Ona doğru iki adım atıp sert ama fısıltıyla seslendim:

"İlk yardım çantasını ve ağrı kesiciyi al, hemen odaya gel."

Baran elinde ilk yardım çantası ve bir kutu ilaçla odaya girdiğinde, Naz hâlâ bıraktığım gibi yatağın kenarında sessizce oturuyordu. Üstünü bile değiştirmemişti; soğuktan ve şoktan titreyen ellerini dizlerinin üzerine koymuş, boşlukta bir noktaya dikmişti gözlerini.

Baran bana ürkek bir bakış atıp çantayı yere bıraktı ve yavaşça odadan sıvıştı.

Derin bir nefes alıp Naz’ın önünde yeniden diz çöktüm. Elimi, o berbat haldeki sağ bileğine doğru uzattım ki, parmaklarım tenine temas ettiği an Naz hızla kolunu geri çekti.

Başını kaldırıp gözlerime baktı. Dudakları titriyordu, boğazından hırıltılı bir nefes koptu ama yine konuşmadı. Sadece kafasını iki yana sallayarak, dokunmama izin vermeyeceğini, yaklaşmamı istemediğini gösterdi.

"Naz, inatlaşma," dedim, sesimdeki o otoriter tonu törpülemeye çalışarak. "Bileğin kırık, o şekilde duramaz. Müdahale etmem lazım."

Ama o, sağlam sol eliyle kırık kolunu adeta bir hazine gibi göğsüne bastırıp benden uzaklaşmaya çalıştı. Gözlerinde alev alev yanan o sessiz reddediş, beni delirtmeye yetiyordu. Tek kelime etmiyor, konuşmayı reddediyordu ama o bakışları "bana dokunma" diye haykırıyordu.

Sabrımın son raddesindeydim ama ona karşı sertleşemiyordum da. Elimi teslim olur gibi havaya kaldırdım.

"Tamam," dedim sessizce, dişlerimin arasından soluyarak. "Dokunmuyorum. Ama bu sabaha kadar böyle kalmaz, Naz. Konuşmuyor olman, bu acının geçeceği anlamına gelmiyor."

"Dokunmuyorum. Ama bu sabaha kadar böyle kalmaz, Naz."

Naz yüzüme baktı. Çatık kaşlarının altındaki o renkli gözleri, tuttuğu onca şeyin ağırlığıyla aniden dolmaya başladı. Dudakları titredi, içindeki o kabuk tutmaya çalışan fırtına göz bebeklerinden taşmak üzereydi. Tek kelime etmeden, o kırık bileğini hiçe sayarak yatakta doğruldu ve ayağa kalkmaya yeltendi.

Gözlerindeki kaçışma arzusunu gördüğüm an, daha fazla sabredecek gücüm kalmamıştı.

Tek bir hamleyle ayağa kalkıp kolundan tuttuğum gibi onu tekrar yatağa, yerine oturttum.

"Oturarak nereye gidiyorsun?" dedim, sesim bu kez barut gibi sert ve öfkeli çıkmıştı. "Bu halde sokağa adım bile atamayacağını biliyorsun."

Bileğine dokunmamla birlikte canı yandı, yüzü acıyla buruştu ama yine de sesini çıkarıp bağırmadı. Sadece dolan gözlerinden süzülen o tek damla yaş, yanağından aşağı kaydı. Gözlerini benden kaçırıp duvara dikti, omuzları hıçkırıkla sarsılmamak için kasıldı.

İçimdeki o taşa basmış gibi sertleşen öfke, yerini tarifsiz bir ağırlığa bıraktı. Onu bu hale getiren o şerefsizlerin o sahil kenarında hâlâ nefes alıyor olması bile midemi bulandırıyordu ama şu an asıl mesele, karşımda sessizce paramparça olan bu kızdı.

Yere çömelip ilk yardım çantasından bir sargı bezi ve ağrı kesici çıkardım. Sesi çıkmıyordu, konuşmuyordu ama bu sessizliği beni o kurşun seslerinden daha çok sağır ediyordu.

"Naz," dedim, bu kez sesimi olabildiğince alçaltarak. Ellerimi yavaşça, hata yapmaktan korkan bir adam gibi onun ellerine, kırık bileğinin hemen çevresine uzattım. "Bana bak. İnat etmeyi kes artık."

Naz bana döndü, burnunu çekip ıslak gözlerini kazağının koluyla kabaca sildi. Derin, titrek bir soluk aldıktan sonra, mosmor kesilmiş o berbat haldeki sağ bileğini isteksizce ama teslim olmuş bir şekilde bana doğru uzattı.

“Al…” dedi, sesi yaşadığı onca şeyin ardından o kadar cılız ve kırık çıkmıştı ki içimdeki taşa çarptım sanki. Kabullenmişti; başka çaresi olmadığını biliyordu.

Bileğini ilk gördüğüm andan beri içimde biriken o sert öfke, bu tek kelimeyle yerini derin bir sızıya bıraktı. Yavaşça elimi uzatıp parmaklarımı bileğine milim milim, canını en az yakacak şekilde sardım. Kemiklerin yerinden oynadığını hissettiğim an yüzü acıyla buruştu, dişlerini alt dudağına geçirip küçük bir iniltiyi bastırdı ama ses çıkarmadı.

"Sık dişini," dedim, sesim neredeyse bir fısıltı gibi çıkmıştı.

İlk yardım çantasından çıkardığım sert ateli ve sargı bezini ellerimle titizlikle sabitlemeye başladım. Bileğini düzeltip sargıyı sararken her hareketimde teninin titrediğini hissediyordum. Onu bu kadar çaresiz, bu kadar savunmasız görmek ruhumu daraltıyordu. İşimi olabildiğince hızlı ama dikkatli bir şekilde bitirip düğüm attım.

"Bitti," dedim, gözlerimi tekrar onun o renkli, hâlâ yaşlı gözlerine dikerek. "Biraz olsun hafifletir ağrısını."

Naz, sarılı olan koluna şöyle bir baktıktan sonra yatağın başlığına doğru sindi, dizlerini karnına çekip başını kollarına gömdü. Tek kelime etmedi ama artık benden kaçmıyordu; sadece kendi kabuğuna çekilmişti.

Ayağa kalkıp ilk yardım çantasını kenara bıraktım, ardından masanın üzerindeki ağrı kesici hapı ve bir bardak suyu alıp yanına döndüm.

"Bunu iç," dedim, bardağı ve hapı uzatarak. "Sabaha kadar o acı uykunu zehir eder yoksa."

Yavaşça kafasını kaldırıp bardağa baktı. Sağ eli işlevsiz olduğu için sol eliyle suyu ve hapı benden aldı, tek kelime etmeden yuttu. Bardağı kenardaki komodine bırakıp yeniden dizlerini kendine çekti.

Onu bu halde, o odada yapayalnız bırakamayacağımı biliyordum. Derin bir nefes alıp yatağın diğer tarafına geçtim, üzerimdeki siyah tişörtü düzeltip yatağa uzandım. Naz gerilip aniden başını bana çevirdi, bakışlarındaki o soru işaretini ve tedirginliği net bir şekilde gördüm.

"Uyu artık, Naz," dedim gözlerimi tavana dikerek, sesimdeki o karşı konulmaz otoriteyle. "Sabah olduğunda bu oda dahil her şeyi unutmuş olacaksın."

Arkasına yaslanıp benden mümkün olduğunca uzaklaşmaya çalışsa da yatakta başka gidecek yeri yoktu. Odadaki ağır sessizlik yeniden üzerimize çökerken, en azından gözümün önünde güvende olduğunu bilmek zihnimi bir nebze olsun rahatlatıyordu.

"Sabah olduğunda bu oda dahil her şeyi unutmuş olacaksın."

Naz’ın kaşları anında çatıldı, yüzünde o her zamanki itiraz eden ifade belirdi. “O ne demek, ben ney—” demeye kalmadan, ilk yardım çantasından içirdiği ağır ağrı kesicinin ve yaşadığı o büyük fiziksel ve ruhsal çöküntünün etkisi birden bütün bedenini ele geçirdi.

Cümlesi yarım kaldı. Gözleri istemsizce kapanırken, bütün direnci bir anda çekildi ve gövdesi ağır bir şekilde yatağa gömüldü. Derin ve düzenli nefesleri odanın sessizliğine karıştı; ilaç onu zorla da olsa derin bir uykuya mahkum etmişti.

Yatağın üzerinde yanına doğru dönüp yüzünü inceledim. Kirpikleri hâlâ hafifçe nemliydi, uykusunda bile canının yandığı o çatık kaşlarından belli oluyordu.

Bu olaydan sonra asla normal olamazdık. Aramızdaki o ince, tehlikeli sınır tamamen yerle bir olmuştu; ortada artık sadece inatlaşmalarımız değil, kan, acı ve geride bıraktığımız o iki ceset vardı. Çok fazlaydı. Onun gibi bir kız için bu gece yaşananlar, zihninin kaldırabileceğinden çok daha ağır bir yüktü.

İşte bu yüzden ona o ilacı vermiştimsizce; sabaha uyandığında o dehşet gecesini, o sahildeki kanı ve hissettiği o korkunç acıyı kısmen de olsa bulanklaştırmak, yarını biraz olsun hafifletmek istiyordum. En azından bugünkü o kabusu hatırlamamış olacaktı.

Uzanıp üzerindeki pikeyi omuzlarına kadar dikkatle çektim. Sol elim istemsizce yüzüne düşen saç tellerinden birini geriye itti. Parmaklarım tenine değdiğinde hâlâ hafifçe titriyordu.

Gözlerimi kapatıp derin bir soluk aldım. Sabah olduğunda her şey yeniden başlayacaktı ama ne ben o eski Alaz olabilirdim ne de o eski Naz.

⛓️

Gözlerimi araladığımda odadaki sabah güneşinin hafif loşluğu yüzüme vuruyordu. Başımda hafif bir sersemlik vardı anlamdıramadım Esneyerek yatakta doğrulmaya çalıştım ki, sağ kolumdan saplanan o keskin sızıyla yüzüm buruştu.

"Aaah..." diye mırıldandım acıyla.

Sağ bileğime baktığımda kalın bir atelle sıkıca sarılmış olduğunu gördüm. Kaşlarım çatıldı. Ne olmuştu be bana? Dün geceye dair zihnimde sadece sisli, bulanık birkaç kesit vardı; sokaklar, soğuk, belki biraz yürüyüş... Ama gerisi yoktu, tamamen yoktu.

Üstümdeki pikeyi kenara itip yataktan kalktım. Sağ bileğimi sol elimle destekleyerek odadan çıktım.

Deponun salonuna geldiğimde, Alaz masanın kenarında oturmuş, elindeki kahve bardağıyla dışarıyı izliyordu. Beni görünce başını hafifçe çevirdi. Üzerinde her zamanki o sert, mesafeli katil havasıyla bana bakıyordu.

Hiçbir şey söylemeden gidip karşısındaki koltuğa yavaşça çöktüm, sarılı olan sağ bileğimi masanın üzerine koyup yüzümü buruşturdum.

"Alaz..." dedim sesimdeki o uyku sersemliğiyle. "Bileğime ne oldu ya? Acıyor bayağı, üstelik sargılı falan..."

Alaz elindeki bardağı masaya bıraktı. Yüzündeki soğukkanlılıkla bakıyordu

Sakin bir ses tonuyla, "Dün dışarıda kafana göre takılırken dengeni kaybedip merdivenlerden mi, yoksa kayalıklardan mı ne düştün," dedi. Omuz silkti. "Hatta bayağı sert düşmüşsün, bayılmışsın bile. Ben bulup getirdim, bileğin de çatlamış ya da burkulmuş işte."

Kaşlarım daha da çatıldı. "Öyle mi? Hiç hatırlamıyorum..." dedim alnımı ovuşturarak. "İlaç falan mı verdin, kafam biyonik gibi bomboş çünkü."

"Ağrı kesici içirdim sızıp kaldın," dedi hiç istifini bozmadan, gözlerini gözlerime dikerek. "Hafızanı sildik sanırım ama balık hafızalısın zaten, şaşırmamak lazım."

Sağlam olan sol elimle omzuna zayıfça vurup gülümsedim. “Sensin balık, bana diyene bak!” diye çıkıştım, sesimdeki o eski huysuz ton nihayet yerine gelmişti.

Alaz, yediğim bu minik darbeyi umursamadan hafifçe sola kaydı, ama o an gözüm hemen önündeki taze kahve bardağına takıldı. Sabah kahvesi kokusu burnuma dolduğunda canım nasıl çektiyse, istemsizce bardağa doğru uzandım.

"Ver bakayım şunu," dedim, elimi bardağa uzatırken. "Zaten başım çatlıyor, bir yudum alayım."

Alaz hemen kahve bardağını benden kaçırıp diğer eline aldı. Çatık kaşlarıyla bana bakarak, "Olmaz," dedi. "İçtiğin o ağır ilaçlar mideni mahvetti, kahve falan yok sana."

Gözlerimi devirdim. "Altı üstü bir yudum alacağım, ne abarttın be katil bey! Alt tarafı kafein."

"Yok dedim, Naz. Zorlama."

O sırada Baran kapıdan içeri yeni giriyordu, elindeki dosyaları masaya bırakmak üzereydi. Gözlerimi hızlıca Baran'a çevirip parmağımla arkasını işaret ettim. "Oha Baran, arkanda ne var öyle?!"

Alaz anlık bir refleksle başını arkaya, Baran’ın olduğu tarafa doğru çevirdiği an, aradığım fırsatı yakalamıştım. Hızlı bir hamleyle sol el uzatıp Alaz’ın elindeki kahve bardağını kaptığım gibi kendime çektim ve hemen bir yudum aldım.

Kahve boğazımdan aşağı inerken yüzüm ekşidi ama zafer kazanmış gibi sırıtarak bardağı masaya bıraktım.

Alaz başını tekrar bana çevirdiğinde, kahvenin yarısının içilmiş olduğunu ve dudğumun kenarındaki lekeyi gördü. Gözlerini kısarak bana baktı, yüzünde hem sinirli hem de inanamayan bir ifade vardı.

"Sen gerçekten uslanmazsın," dedi başını iki yana sallayarak, ama sesindeki o gizli tebessümü saklayamıyordu.

Yüzümdeki o zafer sırıtışı, Baran’ın elinde dizüstü bilgisayarla salona girmesiyle dondu. Baran bana baktı; kaşları hafifçe çatılmıştı, sanki yüzümde ya da halimde bir gariplik varmış gibi dikkatle süzüyordu.

Gözlerini üzerimde gezdirmesine sinir olarak kaşlarımı çattım. “Ne bakıyorsun be?” diye çıkıştım.

Baran, suçüstü yakalanmış gibi apar topar gözlerini benden kaçırıp hemen Alaz’a döndü. “Abi… Akşam planladığımız yemek var, unutmayalım,” dedi, konuyu değiştirmeye çalışarak.

Onun bu haline göz devirip hemen Alaz’a döndüm. “Aa, doğru… Yemek vardı,” dedim, planı hatırlayarak.

Alaz kafasını hafifçe sallayarak onayladı. “Her şey planlandı,” dedikten sonra aniden bana döndü. “Gel bakalım sen benimle.”

Sağlam olan sol bileğimi yavaşça ama karşı konulmaz bir sertlikle tutup beni ayağa kaldırdı ve salondaki ikili koltuğa yönlendirdi. Beni koltuğa oturttuktan sonra kendisi de karşımdaki tekli koltuğa yerleşti. Masanın üzerindeki kahve kupasını alıp önümüze koyduktan sonra ciddi bir ifadeyle konuya girdi:

“Akşam bir adamla yemek yiyeceksin, olay bu.”

Kafamı salladım. “Yemek yiyeceğim… Sonra?” diye sestim, her detayı zihnime kazımak isteyerek.

Alaz, detayları sakin ama keskin bir sesle açıklamaya başladı: “Bir restoranda buluşacaksınız. Adam zaten o restoranın sahibi, ama mekanın altında illegal bir kumarhane işletiyor. Benden de bu adamın fişini çekmemi istiyorlar.”

Olayları tamamen kavrayabilmek için sessizce dinledim, ardından merakla kaşlarımı kaldırıp sordum: “Nasıl çekeceksin fişini katil bey? Arkada falan mı halledeceksin?”

Alaz kaşlarını havalandırıp indirdi; olumsuz anlamda başını salladı. “Kan çıkardığımda temizlemek için zamanım olmaz. Bu yüzden bu mevzuda kan çıkmayacak... Konuya sen giriyorsun.”

Şaşkınlıkla kaşlarım havaya kalktı. “Ben mi? Nasıl yani?”

Alaz kafasını hafifçe sallayıp o buz gibi soğukkanlılığıyla asıl planı patletti: “İçkisine fare zehiri koyacaksın.”

Olduğum yerde kalakaldım. Gözlerim irileşti, hızla başımı iki yana sallamaya başladım. “Ne?! Fare zehiri mi? Kafayı mı yedin sen ya! Ben adam zehirlemem, duymamış olayım! Hem ben yanlışlıkla falan dökerim, adamı öldüreyim derken kendi ellerimle katil olurum!” diye mırın kırın etmeye başladım, kollarımı göğsümde birleştirip arkaya yaslandım. “Asla yapmam, başka birini bul.”

Alaz ise kollarını dizlerine dayamış, sabırla beni dinliyordu. Hızla ayaklanıp üzerime doğru eğildi, o koyu renkli gözlerini gözlerime dikti.

“Zorundayız, Naz. O adamın o kumarhanede döndürdüğü dolapları ve arkasındaki pislikleri temizlemenin tek yolu bu. İz bırakmadan, sessizce halletmemiz gerekiyor,” dedi, sesindeki o ikna edici ama karşı konulamaz tonla. “Sağlam bir plan bu, sadece bardağa koyacaksın ve kalkacaksın. Hepsi bu.”

Yüzümü buruşturarak bir süre yüzüne baktım. İtiraz etmek istiyordum, içimdeki o vicdan sesini susturamıyordum ama Alaz’ın gözlerindeki o kararlılığı görüncysten kaçışım olmadığını da çok iyi biliyordum.

Omuzlarım çöktü, derin bir nefes vererek pes ettiğimi belirten bir mırıltı çıkardım. “Tamam ya… Yaparız,” dedim yüzümü buruşturarak. “Ama ters giderse benden bilme katil bey!”

“eyvallah.” dedi kısaca ve önümden kalktı alaz.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.