İçeriğe geç

Katil Kalp

Bölüm 11 · 14 dk okuma

Katil Kalp

Bölüm 11

Yardım eli

Aradan geçen birkaç saat içinde hazırlıklar tamamlanmış, akşamın o boğucu karanlığı deponun pencerelerine vurmaya başlamıştı. Operasyonun detayları zihnimde netleşirken, asıl sorun Naz’ı o adama nasıl sunacağımızdı. Adamın özellikle nasıl birini istediği, hangi detaylara dikkat ettiği net bir şekilde ortadaydı.

Elimde siyah, kumaşı ince ve vücudu saran iddialı bir elbiseyle odanın kapısına geldim. Kapıyı hafifçe tıklatıp içeri girdiğimde Naz, kırık bileğini koruyarak yatağın kenarında oturuyordu. Elimdeki elbiseyi ona doğru uzattım.

Elbiseyi gördüğü an yüzü ekşidi, kaşları anında çatıldı. Önce elbiseye, sonra bana baktı.

“Bu ne?” dedi, sesinde açık bir itirazla. “Alaz... Bu elbise ap açık ama değil mi? Yani bildiğin sırtı dekolteli, etek boyu da bayağı kısa. Ben bunu nasıl giyeyim?”

Elbiseyi ona verirken homurdandım, içimdeki o rahatsızlığı belli etmemeye çalışarak gözlerimi kaçırdım. “Adamın şartı bu, Naz. Masaya oturacağı kişinin dikkat çekici olmasını istiyor, illaki bunu giysin demiş o sapık piç. Fazla uzatma, giy şunu; işimizi çabuk bitirelim.”

Naz derin bir soluk verip elbiseyi ellerimin arasından çekti, homurdanarak banyoya doğru adımladı. Kapı kapanırken arkasından bakakaldım; o elbiseyi o adamın karşısına giyip çıkacak olması şimdiden beynimde fırtınalar koparıyordu ama başka çaremiz yoktu.

Banyonun kapısı tıkırtıyla açıldığında, gözlerim istemsizce o tarafa döndü. Naz kapı eşiğinde belirdiği an, boğazımda düğümlenen nefesle öylece kalakaldım.

Elbise vücudunu kusursuz bir şekilde sarmıştı; siyah kumaş tenine kontrast oluştururken, üzerindeki o derin dekolte ve diz üstü kesim onu olduğundan çok daha çarpıcı gösteriyordu. Saçları omuzlarına dökülmüş, o renkli gözleri hafif bir şaşkınlık ve rahatsızlıkla etrafta gezinirken,nutkum tutuldu.

Zihnimdeki o plan, o mantıklı gerekçeler bir anda buhar olup uçtu. İçimdeki o karanlık, sahiplenici öfke öyle bir kabardı ki, kanımın şakaklarımda uğuldadığını hissettim.

Hızlı bir adımlarla önünde bitip kollarından tuttuğum gibi onu duvara doğru hafifçe geri ittim. Çene kaslarım öfkeyle seğiriyordu.

"Giydirmiyorum lan sana falan!" diye gürledim, sesim odada yankılanırken gözlerimdeki o delirmiş ifadeyi gizlemedim. "Çıkart şunu hemen! O piçin karşısına bu şekilde çıkmayacaksın, iptal ediyorum planı!"

Naz neye uğradığını şaşırmış bir halde, o renkli büyük gözleriyle yüzümü süzdü. Ardından hemen o her zamanki huysuz ve savruk haliyle bık bık ötmeye başladı: "Ne saçmalıyorsun be sen yine? Planı iptal edemezsin, saatlerdir burada bunun için hazırlanıyoruz! Hem az önce 'başka çaremiz yok' diyen sen değil miydin, şimdi neyi kaşınıyorsun birden—"

Onu dinleyemiyordum bile. Söylediği hiçbir kelime kulağıma girmiyordu.

Çok güzel olmuştu amına koyayım... Gözlerimi üzerinden alamıyordum, ona bakarken resmen deli oluyordum. Ama bu çok yanlıştı. O adamın, o şerefsizin bu bedene, bu görüntüye bakacak olması düşüncesi bile beynimde çanlar çaldırıyordu. Kafayı yiyecektim.

Tam ağzımı açıp o elbiseyi yırtarak üzerinden alacakken, kapı paldır küldür açıldı.

Baran elinde bir klasörle odaya dalmıştı ki, bizi o yakın pozisyonda ve Naz’ın üzerindeki elbiseyi görünce olduğu yerde kalakaldı. Yutkundu, gözlerini hızla kaçırıp yere baktı.

"Ab- abi..." diye kekeledi Baran, yüzü kızararak. "Şey... Birazdan çıkıyoruz, arabayı hazırladım da..."

Öfkeden patlamak üzere olan beynimle başımı Baran’a çevirdim. "Siktir git dışarıda bekle!" diye kükrememle, Baran bir saniye bile durmadan arkasına bakmadan odadan tüydü.

Kapı kapanır kapanmaz tekrar Naz’a döndüm ama o, pişkince omuz silkip makyaj masasının önüne doğru adımladı. Hiçbir şey dememe izin vermeden sandalyeye oturdu ve masanın üzerindeki malzemeleri karıştırmaya başladı.

"Uzatma istersen katil bey," dedi alayla, aynadan bana göz kırparak. "İşimiz var, hadi."

Yumruklarımı sıkarak odanın içinde bir ileri bir geri adımlamaya başladım. İçten içe kuduruyordum, deliriyordum. Gözlerinin önünde yavaş yavaş makyajını yapmasını, o kırmızı ruju dudaklarına sürmesini izlemek beni sabrımın en son sınırında gezdiriyordu. O adamın masasına oturacağı o anı düşünmek bile ellerimi kana bulamak için yeterli bir sebepti ama kendimi zorda olsa tutuyordum.

Gözlerimi ondan bir saniye bile ayırmadan, dişlerimin arasından tısladım: "O adama baktığını bile fark etmeyeceksin, Naz. Yemin ederim o masayı başlarına yıkarım."

Naz, makyajını tamamlayıp kusursuz bir hamleyle ayağa kalktı. Doğrudan önüme gelip durdu, boyu benden kısa olduğu için başını hafifçe yukarı kaldırarak gözlerimin içine baktı.

“Tamam, abilik falan taslıyorsun da…” dedi, sesindeki o inatçı tonda. “Ben de bu işi beni yaşatman için yapıyorum, Alaz.”

Hâlâ Alaz diyordu… Hâlâ bana o piç gibi "abi" diyordu. İçimdeki o kelimeyle birlikte bütün dengem altüst oluyor, beynimdeki tahtalar yerinden oynuyordu.

Dişlerimi öyle bir sıktım ki, çene kemiklerimden çatırtı sesleri geldiğini hissettim. Elimi uzatıp yatağın üzerindeki siyah, kalın deri ceketimi kaptığım gibi hızla Naz’ın üzerine geçirdim. Kollarını zorla kolluklara sokup ceketi omzuna iyice örttüm; elbisenin o açık yerlerini tamamen kapattıktan sonra yüzüne doğru eğilip tısladım:

“Bunu oradan çıkardığını görmeyeceğim, Naz. Yemin ederim o ceketi üzerinden çıkardığını görürsem, o masayı da adamı da başınıza yıkarım.”

Naz gözlerini devirdi, ceketin kollarını çekiştirerek oflayıp püflendi. “İçine battı iyi mi, koca ceketle oturtacaksın beni masaya! Yürüyen çuval gibi olacağım resmen, neyin kafasını yaşıyorsun sen ya?” diye söylene söylene arkasını dönüp kapıya doğru yürümeye başladı.

Homurdana homurdana deponun dışına çıkarken bile söylenmeye devam ediyordu. "Yok efendim ceket giy, yok efendim bakma... İki dakikalık iş için beni mankene çevirdiniz zaten..."

Arabanın kapısını açıp homurtular eşliğinde binerken, ben de hemen sürücü koltuğuna geçip motoru çalıştırdım. Yola koyulduğumuzda bile arkadan o bıkkın sesi gelmeye devam ediyordu ama içimdeki o kavurucu öfke, ceket sayesinde biraz olsun dizginlenmişti. O adayın masasına vardığımızda görecekleri vardı, ama önce bu oyunu kurallarına göre oynamamız gerekiyordu.

Mekana geldiğimizde arabadan indik. Naz, restoranın şık kapısına doğru adım atacakken hızla belinden kavrayıp kendime çektim. Vücudu göğsüme çarptı, omuzlarındaki ceketim kaymasın diye kolumu biraz daha sıkılaştırdım. Neye uğradığını şaşırmış, irileşen renkli gözlerle yüzüme bakıyordu.

O şaşkınlığından faydalanıp elimi çevik bir hareketle çantasına daldırdım ve hazırladığım zehir tüpünü iç gözlerden birine sıkıştırıp kapattım. Kulağına eğilip dudaklarımın arasından zehir gibi bir fısıltı döküldü:

"Yemekler yendikten sonra bara geçtiğinizde, içeceğine hepsini koyacaksın. Hepsini, Naz. Hiçbir iz bırakmadan."

Naz bir an yutkundu, bakışları ciddileşti. Omuzlarındaki ceketimi düzeltip "Anladım," diye mırıldandı, sesi bu kez çok daha kararlıydı. Arkasını dönüp restorana, hedefinin olduğu masaya doğru yürürken bakışlarımı bir saniye bile üzerinden ayırmadım.

Baran hemen yanımda belirdiğinde gözlerimi Naz'dan çekip ona döndüm. "Onu izle. En ufak bir terslikte, adamın elinin ters bir hareketinde bile yanındasın," diye emrettim. Baran başını sallayıp mesafeli bir şekilde onları gözetlemek için içeri girdi.

Ben ise rotamı restoranın arka tarafındaki o ağır, çelik kapıya çevirdim. Kumarhanenin olduğu alt kata indim. İçerisi duman altı, ter ve para kokuyordu. Masaların arasında dolaşırken her bir detayı, güvenlik kameralarının yerini ve çıkış yollarını ezberliyordum. İşimi bitirdiğimde burayı yerle bir etmem gerekecekti.

Tam rulet masasının yanından geçerken, yanıma bir ağırlık yaklaştı. Parfümünün ağır ve bayık kokusu burnuma doldu. Uzun boylu, üzerinde yok denecek kadar az kumaş olan bir manken, elinde kadehiyle koluma yapıştı.

"Bu kadar kasvetli bir adam için çok şık görünüyorsun," dedi, sesi cıvık bir yapışkanlıktaydı. Göğsünü koluma sürterek bana sokuldu, cevap bekleyen o aptal bakışlarla süzdü beni.

Kafamı bile çevirip ona bakmadım. Gözlerim mekanın çıkışlarında, güvenliklerin nöbet değişimindeydi. Kadın cevapsız kalmanın verdiği o kendine has kibirle gülümseyip tekrar konuştu, elini göğsümün üzerinde gezdirdi ama ben sadece Naz'ın masadaki durumunu düşünüyordum.

Ona hiçbir şey söylemedim, bakışlarımı bile ona çevirmedim. Varlığı benim için masadaki bir kül tablasından farksızdı. O etrafımda dolanıp dikkatimi çekmeye çalışırken, benim aklım sadece Naz'ın o zehri bardağa damlatacağı anın soğukluğundaydı.

Planı dört dörtlük yapmam gerekiyordu; bu kadının ilgisi, mekanın arka planına sızmam için altın değerinde bir biletti.

Mankenin beline elimi koyup kendime doğru sertçe çektim. Ağzından yayılan o ucuz parfüm ve bayat içki kokusu midemi bulandırsa da, yüzüme sahte bir gülüş yerleştirdim. “Nasılsın yavrum?” diye sordum, sesimi olabildiğince kışkırtıcı kılarak.

Kadın, ilgimi çektiğini sanarak memnuniyetle sırıttı ve iyice bana sokulup boynuma doğru eğildi. “Seni gördüm daha iyi oldum kuşum,” dedi, fısıltısıyla ensemi gıdıklarken.

Daha fazla vakit kaybetmemeliydim. Yüzüne iyice yaklaştım, aramızdaki mesafeyi neredeyse yok ettim. Elim belinden aşağı, kalçasına doğru süzülürken gözlerinin içine baktım. “Kamera odası nerede bebeğim?” diye sordum, sesimdeki o derin tonla onu iyice manipüle ederek.

Tam cevap vereceği sırada, dudaklarını benimkilerin hizasına getirdi, beni öpmek için harekete geçti. İğrenç bir histi ama oyunun bir parçasıydı. İstemeyerek de olsa, yüzümü hafifçe yana çevirdim ve dudağının kenarına kuru, ifadesiz bir öpücük kondurdum. Kadın o anın verdiği zafer sarhoşluğuyla gözlerini kapattığında, aradığım cevabı almanın verdiği soğukkanlılıkla onu hızla kendimden uzaklaştırdım.

Dudağının kenarına değen o yapay nemi, sanki bir lekeyi siler gibi elimle hızla silip attım. Yüzümdeki o sahte gülüş bir anda silindi, yerini buz gibi bir ciddiyet aldı.

"Kamera odası," diye tekrarladım, bu kez sesim bir emir gibi sertti.

Kadın hâlâ şaşkınlıkla bana bakarken, mekanın kuytu koridorlarından birini işaret etti. “Koridorun sonunda, sağdaki ikinci kapı,” diye kekeledi, neye uğradığını anlamadan.

Ona bir saniye daha bakmadım. Yanından bir gölge gibi geçip giderken, üzerimdeki o kadının kalıntılarından kurtulmak istercesine adımlarımı hızlandırdım. Midemdeki bulantı, sadece Naz'ın o masada olması gerektiği gerçeğiyle hafifliyordu. Koridorun sonuna vardığımda, güvenlik sistemini devre dışı bırakıp her şeyi tek hamlede bitirmek için çelik kapıya yöneldim.

odaya girdiğimde bomboştu kameralar şuan sadece kumarhane için çalışıyordu ama biri restoranta o masayı gösteriyordu

lavukla naz yemek yiyordu adamla naz sohbet ediyordu

nazı tanımasam adama yanık sanıcaktım rolünü o kadar güzel oynuyorduki hayran kalmamak elde değildi güzelliğiyle ve gözleriyle en ufak bir bakışıyla adamı ayakta uyutabilirdi

ona biraz baktıktan sonra benden istenen flaş için çekmeceleri karıştırmaya başladım sonunda bulduğumda cebime atıp odadan çıktım

⛓️

Adam, restoranın sahibi Kenan, masanın diğer ucunda oturmuş, aç bir kurt gibi beni süzüyordu. Gözleri sürekli üzerimde, sanki beni yutmaya çalışıyor gibi bakıyordu. Üzerimdeki o koca deri ceket, Alaz’ın izini taşısa da içinde kendimi tuhaf bir özgüvenle dolu hissediyordum.

"Gözlerin..." dedi Kenan, elindeki şarabı yavaşça döndürürken. "Bu kadar etkileyici olduklarını bilseydim, seni çok daha önce bulurdum."

Gülümseyerek hafifçe başımı yana eğdim. Ses tonumu biraz daha yumuşatarak, "İnsanlar genelde beni görmezden gelmeyi tercih eder," dedim, içimden ‘senin sonun olacaklarını bilseler keşke’ diye geçirirken. Rol yapıyordum, hem de o kadar iyi yapıyordum ki kendi oyunculuğuma ben bile şaşırıyordum. Alaz beni görse muhtemelen ne tepki vereceğini kestiremiyordum ama şu an tek hedefim, masanın üzerindeki o lüks yemekten ziyade, Kenan’ın gardını indirmekti.

Yemeğin ortasında, Kenan’ın bir anlık boşluğundan faydalanıp göz ucuyla restoranın köşesinde, sanki sadece bir garsonmuş gibi duran Baran’a baktım. Bakışlarım belli belirsiz bir soru işareti taşıyordu: Alaz nerede?

Baran, belli etmeden hafifçe kafasını arka tarafa, mutfak ve idari ofislerin olduğu koridora doğru çevirdi. Alaz oradaydı. O an içimdeki o tuhaf huzursuzluk yerini bir kararlılığa bıraktı.

"Daha fazla şarap ister misin güzelim?" dedi Kenan, eli elime doğru uzanırken.

Geri çekilmedim, aksine hafifçe gülümsedim. "İsterim," dedim, bakışlarımı kadehimden ayırmadan.

Kenan kadehlerimizi tazelemek için barmenine işaret ettiğinde, çantamdaki o küçük tüpün ağırlığını hissettim. Alaz'ın dedikleri aklımdaydı: Bar'a geçtiğinizde.

"Bu gece, senin için çok özel bir gece olacak, Naz," dedi Kenan, sesini alçaltarak.

"Öyle mi?" dedim, masum bir merakla. "Umarım düşündüğüm kadar özeldir."

Kenan’ın gözleri tamamen üzerimdeydi; ne çantamdaki zehirle, ne de az önce koridordan geçen o soğuk gölgeyle ilgileniyordu. Kendi sonunu hazırlayan bir adamın körlüğüyle, bana sadece bir 'av' olarak bakıyordu. Elim, çantamın fermuarına doğru gitti. Zaman daralıyordu.

Kenan kadehleri tazelerken, barmen arkasını döndüğü o kısacık anda çantamdan çıkardığım zehir tüpünü, sanki bir parfüm şişesini tutar gibi elimde sakladım. Elleri masanın üzerinde, bana hayranlıkla bakan adamın kadehine, sanki bir nezaket göstergesiymiş gibi uzandım.

"Şarabın nefismiş, ama sanki biraz daha aromatik olsa daha iyi olurdu," dedim, gülümseyerek kadehe doğru hafifçe eğildim. Elimdeki tüpün kapağını açıp, kristal bardağın içine zehrin tamamını, o şeffaf sıvıyı, bir saniye bile tereddüt etmeden boşalttım. Kimse görmemişti. Baran, köşede sanki hiçbir şey yokmuş gibi garsonlarla konuşuyordu ama gözlerinin bir ucu üzerimdeydi.

Kenan kadehini havaya kaldırdı. "Senin şerefine, Naz."

Gözlerinin içine bakarak kadehimi onun kadehine tokuşturdum. "Şerefime," diye fısıldadım. Kenan, zehirli şarabı büyük bir iştahla, tek dikişte kafaya dikti.

Bir an için bekledim. Yıkılmasını, gözlerinin kaymasını, en azından bir sendelemesini bekliyordum ama Kenan sadece elini dudaklarına götürüp zevkle şapırdattı. Zehir henüz etkisini göstermemişti; belki bünyesi dayanıklıydı, belki de zaman gerekiyordu.

İçimdeki panikle tam "Bar'a geçelim mi?" diyecekken, Kenan aniden ayağa kalktı. O kadar hızlı, o kadar beklenmedik bir şekilde üzerime doğru hamle yaptı ki, sandalyem geriye doğru gıcırdadı.

"Daha fazla bekleyemeyeceğim," dedi, sesi boğuklaşmıştı.

Daha ne olduğunu anlayamadan, ağır elini enseme doladı. Beni kendine doğru sertçe çektiğinde, dudakları dudaklarıma kaba bir darbe gibi yapıştı. İstemsizce gerildim, midem bulantıyla çalkalandı. Alaz'ın "Yemin ederim o masayı başlarına yıkarım" sesi beynimde yankılanırken, Kenan’ın nefesi sigara ve alkol kokuyordu.

Hemen arkamızdaki loş koridorda bir silüetin belirdiğini, o tanıdık, ölümcül soğukluğu hissettim. Alaz gelmişti.

Ve Kenan’ın, dudaklarımdaki baskısını arttırdığı o saniyede, tam tepemizde Alaz’ın o celladı andıran gölgesi belirdi. Kenan'ın henüz zehirden haberi bile yoktu ama o an, hayattaki en büyük hatasını yaptığını dudaklarında hissettiği o baskıyla anlamış olmalıydı.

Kenan’ın dudakları dudaklarıma bir kâbus gibi yapışmışken, aniden enseme inen o sert, buz gibi kavrayış her şeyi durdurdu. Alaz, tam tepemizde bir cellat gibi bitmişti. Kenan’ı yakasından tuttuğu gibi, bir çuval gibi sandalyeden havaya kaldırdı.

"Sana dokunmanı söylemiştim," dedi Alaz’ın sesi, mekandaki müzikten bile daha soğuk ve ölümcüldü.

Alaz, elini bir kırbaç hızıyla savurdu. Tokadın sesi restoranın her yerinde bir patlama gibi yankılandı. Kenan, aldığı darbenin şiddetiyle daha ne olduğunu anlamadan, masanın diğer ucuna doğru uçtu ve kafasını duvara sertçe çarparak cansız bir şekilde yere yığıldı. Zehrin etkisi bile devreye girmesine fırsat kalmadan, Alaz’ın vahşi öfkesi işi bitirmişti.

Dehşet içinde olduğum yerde kalmıştım. Dudaklarımda hissettiğim o yabancı nefes ve baskı yüzünden midem bulanıyordu. Hızla elimi ağzıma götürüp, sanki oraya bir leke bulaşmış gibi dudaklarımı var gücümle sildim, sildim, sildim... Dudaklarım tahriş olup yanmaya başlayana kadar durmadım.

Alaz, yerde yatan bedene bir an bile bakmadan doğrudan bana döndü. Gözlerindeki o ifadenin şiddeti, bir azap gibi üzerime çöktü. Baran anında yanımızda belirdi.

"Baran, al götür Naz'ı. Hemen," dedi Alaz, sesi komut verir gibi değil, bir karar gibi kesindi.

Baran, tek kelime etmeden kibarca ama kararlı bir şekilde koluma girdi. Beni o cesedin, o kan kokusunun ve Alaz'ın o cehennem rengi gözlerinin olduğu masadan uzaklaştırdı. Arka kapıya doğru sürüklenirken, arkamda bıraktığım o kanlı masaya ve Alaz’ın o adamın üzerindeki o yıkıcı duruşuna bakmamaya çalışıyordum.

"Sakin ol," dedi Baran, sesini alçaltarak. "Sadece yürü, arkana bakma."

Dudaklarımdaki o iğrenç tat geçmiyordu. Alaz’ın o anki bakışlarını ise hayatım boyunca unutamayacağımı biliyordum.

Baran’ın koluna tutunmuş, arka kapıya doğru hızla adımlarken birden arkamızdaki karanlık koridordan boğuk ama öfkeli bir ses yükseldi:

“Alaz’ın adamları! Yakalayın!”

Sesin yankılanmasıyla Baran’ın yüzü kireç gibi soldu. Hiç vakit kaybetmeden, tek kelime bile etmeden beni çekiştirerek koşmaya başladı.

Neye uğradığımı şaşırmıştım. Ayaklarımda o lanet olası topuklular vardı ve bu tempoda koşmam imkansızdı. Bileğimdeki o eski sızı yeniden sızlamaya başlasa da, can havliyle Baran’a ayak uydurmaya çalıştım. Koridorun köşesini dönerken, sol ayağımdan gelen o keskin çat sesiyle birlikte dengem tamamen altüst oldu. Yüksek topuğun ince kısmı kırılmış, ayağım bir anda boşluğa düşmüştü.

"Baran!" diye çığlık attım, düşmemek için omzuna tutunmaya çalışarak.

Arkasındaki hareketliliği ve üzerimize gelen adamların ayak seslerini duyan Baran, kaçmakla beni kurtarmak arasında ezici bir saniyede kaldı. Adamlar üzerimize atılmak üzereyken Baran, "Naz, özür dilerim!" diye bağırdı ve hayatta kalma içgüdüsüyle beni kolumdan bırakıp hızla koridorun karanlığına doğru koşarak gözden kayboldu.

"Seni şerefsiz piç! Beni burada bıraktın ya, elime bir geç…!" diye arkasından saydırıp söverken, adamların sesleri gitgide yaklaşıyordu.

Sol ayağımda tek topuklu, diğeri düz basan bir halde topallayarak kendimi hemen yanımızdaki boş odaya attım. Kapıyı arkamdan çarparak kapattım ve kilidine uzandım ama kilit bozuktu, dönmüyordu. Dehşet içinde etrafa bakındım; içeri girmelerini engellemek için ne bulduysam kapıya doğru ittirmem gerekiyordu.

"Lanet olsun, lanet olsun!" diye mırıldanarak kapının önüne ağır ahşap bir masa falan çekmeye çalıştım. Gücümü toplayıp masayı kapıya dayadım, yetmedi üstüne birkaç sandalye ve ağır bir demir vazo fırlattım.

Ellerim titriyor, nefesim boğazımda düğümleniyordu. Kapının dışından gelen ayak sesleri tam önümüzde durdu. Biri kapının kolunu sertçe aşağı yukarı salladı ama önündeki yığın yüzünden kapı açılmadı.

"İçeride! Kırın şu kapıyı!" diye kükredi kalın bir ses.

Sırtımı kapının yanındaki duvara yaslayıp dizlerimin üzerine çöktüm. Soluk soluğa, Baran’a, Alaz’a ve bu duruma düşmeme neden olan herkese içimden saydırırken, kapıya vurulmaya başlanan o korkunç yumruk sesleri kulaklarımı sağır ediyordu.

Kapıya inen yumruklar ve tekmeler ahşap paneli her an kıracakmış gibi sarsarken, kulaklarımı sağır eden gürültünün ortasında aniden yukarıdan metalik bir gürültü kop tu.

Başımı hızla tavana çevirdim. Odanın tavanındaki dar havalandırma kapağı şiddetli bir darbeyle içeri doğru çöktü, vidaları koparak yere düştü. Karanlık boşluktan sarkan eller ve o anki karaltı gözlerimi korkuyla büyüttü. Tam çığlık atacakken, delikten sarkan güçlü bir el doğrudan aşağı uzandı ve parmaklarını işaret edercesine dudaklarına götürdü.

Sessiz ol.

Alaz’dı. Gözlerindeki o tanıdık ve ölümcül sakinlik, odadaki tüm paniği bir anda kesti.

Hiç düşünmeden, var gücümle ayağa kalkıp uzandığı eli sıkıca kavradım. Sağ bileğimdeki sızıyı unutturan bir çeviklikle beni yukarı, havalandırma boşluğuna doğru çekti. Bedenimi daracıcık boşluğa çıkardığı an, arkadaki kapı pat sesiyle içeri çöktü. Adamların küfürleri odada yankılandı ama biz çoktan tavanın o karanlık, tozlu labirentindeydik.

Alaz hemen arkamdan gelip beni kendine çekti ve tavan arasının dar, basık köşesine yatırdı. Adamların sesleri hemen altımızdaki odadan gelirken, Alaz nefes sesimi bile duymamı engellemek ister gibi sol elini sertçe ve kararlılıkla ağzımın üzerine bastırdı.

Sadece dudaklarımın üzerinde o elin sertliği ve sıcaklığı vardı. O kadar yakınındaydım ki, ceketinin o keskin kokusu ve nefesi yüzüme çarpıyordu. Kalbimin atış kulaklarımda uğulduyordu; aramızda milimler bile kalmamıştı. Gözlerini gözlerime dikmiş, en ufak bir hareket yapmamı engelleyen o koyu karanlık bakışlarıyla beni sabitlemişti. Aşağıdaki adamların "Burada kimse yok, yukarı kaçtılar!" bağırtıları yankılanırken, Alaz’ın elimin altındaki varlığı ve bu tehlikeli yakınlık nefesimi tamamen kesmişti.

—Bölüm sonu—

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.