Aşağıdaki odadan gelen hırıltılı nefesler, küfürler ve bot sesleri yavaş yavaş uzaklaşıp koridorun öbür ucunda kaybolana kadar hiçbiriğimiz yerimizden kıpırdamadık. Adamlar nihayet gitmişti ama sesleri koridorda hâlâ yankılanıyordu.
Alaz neredeyse içime girecek kadar yakındı; daracık havalandırma boşluğunda gövdesi gövdemi bastırıyor, ağırlığını bana vermemek için kollarını iki yanımda duvara dayamış olmasına rağmen teninin sıcaklığı üzerimdeki ceketin ve elbiselerin içinden bile yakıyordu. Göğsümün altındaki o lanet olası kalp atışlarım kafamın içinde davul gibi vuruyordu. Normalden çok ama çok daha hızlı atıyordu. O an, o heyecandan ve stresten değil, o anki kalp rahatsızlığımdan dolayı kalbimin duracağını, şuracıkta ölüp gideceğimi sandım.
Alaz, sol elini ağzımdan bir milim bile çekmeden, koyu renkli gözlerini gözlerime dikti. Başını hafifçe eğdi, kulak kabartıp adamları dinlemeye çalışırken diğeriyle de soluk al verimi kontrol eder gibi duruyordu. Yutkundum, boğazımdaki o kuruluk nefes almamı zorlaştırıyordu.
Aşağıdaki sesler tamamen kesildiğinde, Alaz sonunda elini dudaklarımın üzerinden yavaşça çekti. Ama geriye çekilmedi; yüzü hâlâ yüzümün hizasındaydı, nefesi dudaklarıma çarpıyordu. Bir süre öylece, karanlıkta birbirimizin gözlerinin içine bakarak kaldık. Zaman durmuş gibiydi.
Nihayet sessizliği bozmak, o boğucu yakınlıktan biraz olsun nefes alabilmek için fısıltıyla, sesim titreyerek sordum:
"Alaz... Ne yapacağız şimdi?"
Alaz koca bir iç çekerek gözlerini devirdi. “Ne yapacağız, siktirip gidice—” derken, tam ağzımdan çıkacak o sert bakışı fark edip aniden cümlesini kesti. Yüzüme bakıp kısa bir duraksamanın ardından, istemeye istemeye, “Pardon,” diye mırıldandı.
Hiç vakit kaybetmeden, geldiğimiz o karanlık boşluğa doğru hamle yaparak aşağı, az önce saklandığımız o odaya pat diye atladı.
Birkaç saniye sonra odanın içinden sesi geldi: "Hadi, atla. Bekliyorum."
Aşağıya baktığımda yükseklik birden başımı döndürdü. Mide bulantısıyla geriye çekildim. "İnemem ben!" diye fısıldadım, sesimdeki panik tonu giderek yükseliyordu. "Yükseklik korkum var lan benim! Baksana aşağısı uçurum gibi görün gözüme, asla atlamam!"
Alaz yukarıya, deliğe doğru baktı. "Saçmalama Naz, tutacağım seni. Atla işte."
"Atlamam diyorum, ödüm kopuyor!" diye inledim, ellerimle havalandırmanın kenarlarına daha sıkı tutunarak.
Alaz, yukarıdan gelen bu inatlaşmama sabrının tükendiğini belli eden bir nefes verdi. "Allah'ım sabır..." diye homurdanarak tekrar deliğe yaklaştı, kollarını yukarı uzattı. "Uzat ellerini, zaten zor durumdayız."
Gözlerimi sımsıkı yumup kendimi resmen aşağıya bıraktım. Düşüşün o saniyelik boşluğunda çığlık atacak gibi oldum ama hemen ardından Alaz’ın demir gibi kolları belimi ve sırtımı sarıp havuza atlar gibi beni yakaladı.
Ayaklarım yere basmak yerine doğrudan Alaz’ın kucağına düştü. Kollarım refleks olarak boynuna dolanırken, ikimiz de dengemizi kaybedip odadaki yıkık masanın kalıntılarının üzerine doğru savrulduk. Alaz, sırtı yere gelmesin diye beni korumaya çalışarak kollarının arasında tuttu; soluğumuz birbirine karışırken, kalbimin o deli atışı bu kez korkudan değil, tamamen bu ani ve yakın temasın yarattığı şoktan hızlanmıştı.
Alaz’ın kucağından hızla doğrulup ayaklandım, üzerimdeki o koca deri ceketini çekiştirerek nefes nefese etrafa baktım. "Hadi," dedi Alaz, sesindeki o sert ve kararlı tonla kolumdan tutup beni kapıya yönlendirerek. "Burada daha fazla kalırsak o piçlerin arkası kesilmeyecek."
Arka kapıdan çıkıp doğrudan loş sokaklara yöneldik. Baran ortalıkta yoktu, muhtemelen çoktan önceden kararlaştırdığımız acil durum buluşma noktasına gitmişti. Alaz’ın arabasına ulaştığımızda hızla bindik. Motor homurdanarak çalıştı ve karanlık sokakları arkamızda bırakarak hızla uzaklaşmaya başladık.
Araba hızla akıp giderken kabinin içindeki sessizlik üzerime bir ağırlık gibi çöktü. Derin bir nefes almaya çalışırken sol bileğimdeki sızı birden arttı. Başımı eğip baktığımda, o kargaşada ateli sabitleyen sargı bezinin tamamen çözüldüğünü, kumaşın gevşemiş bir şekilde bileğimden sarktığını gördüm.
Acıyla yüzüm buruştu. Sağ bileğim, o ilk andaki gibi şişmeye ve zonklamaya başlamıştı.
Alaz direksiyonu tek elle tutarken gözü anlık olarak yan aynadan ve ardından sol bileğime kaydı. Arabanın içindeki o gergin sessizliği, yola odaklanmışken boğuk ve sert ses tarihiyle böldü:
"Sargın açılmış," dedi, sesinde belli etmemeye çalıştığı ama o sızıya karşı duyduğu huzursuzlukla. "Çok mu ağrıyor?"
cevap vermedim o an aklıma kenanın beni öpüşü geldi ve hızla dudaklarımı sildim “bu gün ölmediğime dua ediyorum!” dedim birden patlayarak alaz bana döndü hemen “ben ne yaptım ya—“ sinirlerim çok bozuktu
Direksiyondan bir anlığına gözlerini ayırmadan bana ters bir bakış attı, ama hemen önüne döndü. Öfkeden kuduruyordum; yaşadığımız o cehennem gecesi, o iğrenç herif, az önceki kovalamaca ve sol bileğimdeki o keskin sancı aynı anda patlamıştı.
Oflayıp puflayarak kollarımı göğsümde kavuşturdum, sırtımı koltuğa yaslayıp iyice köşeye sinerek homurdandım:
"Sus! Bir de konuşuyor! Bir eve gideyim, ben size göstereceğim!"
⛓️
Gözlerimi yoldan ayırmadan direksiyonu sıkıca kavradım. İçimdeki o kavurucu öfke, Kenan'ın o herifini yere serdiğim an sönmüştü sanıyordum ama Naz’ın o isyankâr halleri ateşi yeniden körüklüyordu. Az önce ölümden dönmüşüz, hâlâ bana tehditler savuruyordu. Çocuk gibi arkasına yaslanıp küsüşünü, omuzlarındaki benim koca deri ceketimle içerde kayboluşunu yan gözle süzdüm.
O an, karanlıkta yüzümde istemsiz bir sırıtış belirdi; Naz görmesin diye başımı hemen yana çevirdim. Belki de hayatımda ilk defa her şey planlandığı gibi gitmemişti, ama bu huysuz kızın yanımda sağ salim oturuyor olması... Kulağımda hâlâ o "bize göstereceğim" tehditleri yankılanırken, dudaklarımdaki o keyifli kıvrımı bastırmak zor olaraktan yola odaklandım. O eve bir varalım, o tehditlerinin hesabını nasıl soracağımızı görürdük.
Araba evin önüne yanaşır yanaşmaz, kapıyı açıp Alaz’ın tek kelime etmesine bile izin vermeden hızla indim. Sol bileğimdeki acıyı tamamen unutmuştum; içimdeki o öfke, adrenalinle birleşip tüm bedenimi sarmıştı. Alaz motoru durdurup arabadan inene kadar ben çoktan kapıya varmış, kapıyı öfkeyle itip içeri dalmıştım.
Antrede, sanki hiçbir şey olmamış gibi sakin sakin su içen Baran’ı gördüğüm an beynimdeki tahtalar tamamen yerinden oynadı.
Baran elindeki bardağı daha ağzına götüremeden, üzerine doğru atıldım. Neye uğradığını şaşıran Baran, elindeki bardağı düşürmemek için geriye doğru sendeledi.
"Sen..." diye kükredim, iki elimle göğsüne sert bir darbe indirdim. "Sen o karanlıkta beni nasıl bırakıp kaçarsın piç kurusu?!"
Baran şok içinde gözlerini irileştirmiş, ellerini teslim olur gibi havaya kaldırmıştı. "Naz... Dur, bir dinle! Orada adamlar üzerimize geliyordu, ben sadece—"
"Kes sesini!" diye bağırıp göğsüne bir darbe daha indirdim. "Beni o cehennemin ortasında tek başına bıraktın!"
Tam üçüncü kez vurmak için elimi kaldırdığım sırada, sol bileğimden yukarı doğru kör edici bir sancı saplandı. Kırık bileğimin üzerine o an binen ani yükle birlikte yüzüm acıyla buruştu, gözümden istemsizce bir damla yaş akarken dengemi kaybedip geriye doğru savruldu.
Baran, o acı yüzümdeki ifadeyi ve bileğimi tutuşumu gördüğü an durumu fırsat bildi. "Şey... Naz, çok özür dilerim ama benim şimdi... Şirkette bir işim vardı, unutmuşum!" diye mırıldanarak hızla kapıya doğru yöneldi. Arkasına bile bakmadan kapıyı açıp dışarı fırladı ve saniyeler içinde gözden kayboldu.
"Korkak pislik!" diye arkasından bağırdım ama sesim bu kez acıyla titremişti. Soluğum daralırken, antredeki dresuarın kenarına tutunup nefeslenmeye çalışırken kapı açıldı ve Alaz içeri girdi.
Masaya isteksizce yaklaşıp Alaz’ın çektiği sandalyeye oturdum. Önümdeki tabakta buharı tüten sıcacık çorbayı ve yemekleri görünce midem kazınmıştı ama asıl sorun sağ el bileğimin üzerine alçı veya atel takılı olmasa bile inanılmaz derecede ağrıması ve sağlak olmam sebebiyle elimi doğru dürüst kullanamayacak olmamdı.
Çatalı ve kaşığı sağ elime alıp çorbaya uzandım ama parmaklarımdaki o sızıyla kaşık parmaklarımın arasında titredi. Belli etmemeye çalışarak, bozulmuş bir ifadeyle kaşığı tabağa geri bıraktım ve sol elime almayı denedim ama o da tam bir felaketti; çorbayı dökmeden ağzıma götürmem imkansızdı. Gururuma yediremeyip öylece tabağa bakakaldım, sesimi çıkarmadan durumu idare etmeye çalışıyordum.
Karşı tarafımda oturan Alaz, gözlerini bir saniye bile üzerimden ayırmamıştı. Çatık kaşlarıyla hareketlerimi izliyor, ne yapmaya çalıştığımı sessizce tartıyordu. Sağ elini masaya dayayıp hafifçe öne doğru eğildi.
"Sağlaksın, değil mi?" dedi, sesinde alaydan çok farkındalık barındıran o derin tonla. "Bileğini incittiğin için o eli kullanamıyorsun, sol elle de yemek yemeyi beceremiyorsun. Uzatma işte, ver şunu."
"Ne alakası var, gayet de yiyebiliyorum..." diye mırıldanarak itiraz etmeye çalıştım ama sesimdeki o zayıflık beni ele vermişti.
Alaz hiçbir şey söylememe izin vermeden tabağı biraz daha kendine doğru çekti. Kendi kaşığını alıp içine biraz çorba doldurduktan sonra, sandalyemi çekip yanıma doğru yanaştı. Hiç beklemediğim bir hareketle kaşığı doğrudan dudaklarımın hizasına getirdi.
Önce şokla gözlerim irileşti, ardından yanaklarımın ısındığını hissettim. "Alaz, ne yapıyorsun ya? Bebek miyim ben, kendim yerim!" diye homurdanarak geriye çekilmek istedim.
Alaz ise gözlerini kısarak kaşığı biraz daha yakınlaştırdı, gözlerindeki o sert ifade hafif bir tebessümle gölgelenmişti. "Uzatma Naz, ye şunu. Zaten bugün yeterince yoruldun, gurur yapacak zaman değil."
İtiraz etmenin bir işe yaramayacağını anlayıp, huysuz bir ifadeyle başımı hafifçe öne eğdim ve çorbayı içtim. Sıcaklık boğazımdan aşağı inerken, içerideki o gergin hava yavaş yavaş dağılıyordu.
Alaz ikinci kaşığı doldururken sessizliği bozdu. "O piç... Kenan..." dedi, sesindeki o tehlikeli ton yeniden belirginleşerek. "O masada sana dokunduğu anı düşündükçe hâlâ midem kalkıyor. Sen nasıl dayandın o göte?"
Kaşığı yutup ona ters bir bakış attım. "Rol yapıyordum farkındaysan! Adamın bütün planını alt üst edip zehri içkisine akıtmak zorundaydım. Sen o mankenle öpüşürken iyiydi ama!" diye lafı gediğine oturttum, içimdeki o kıskançlık kırıntısını belli etmemeye çalışarak.
Alaz’ın yüzünde hafif bir sırıtış belirdi. Kaşığı masaya bırakıp dirseklerini dizlerine dayadı ve bana doğru biraz daha eğildi. "O kadın sadece bir araçtı, Naz. Aradaki farkı sen de biliyorsun."
Kalbim yine o tuhaf, hızlanmış ritmiyle atmaya başlarken, gözlerimi kaçırıp önümdeki tabağa baktım. "Yemek bittikten sonra bileğimi sarman gerekecek yalnız," diye mırıldandım konuyu değiştirmek isteyerek.
Alaz yumuşak bir ses tonuyla, "Hallederiz," dedi ve yeniden kaşığı eline alıp yemeği yedirmeye devam etti.
Yemek bitene kadar Alaz’ın beni kendi elleriyle beslemesi kelimenin tam anlamıyla garipti. Normalde birbirimizi yiyecek gibi bakan iki insan, şimdi mutfakta sessiz ve tuhaf bir uyum içindeydik. Ama içten içe o kadar hoşuma gidiyordu ki... İçimdeki o sert, buz tutmuş kabuk sanki yavaşça eriyor, yerini sebepsiz bir sıcaklığa bırakıyordu.
Son kaşığı da yedirdikten sonra tabakları önümden çekti. Yemek biter bitmez kendimi toparlamak için hemen ayağa kalktım. "Eline sağlık, en azından açlıktan ölmedim," diye mırıldanarak masadaki tabakları toplamak için uzandım.
Daha parmaklarım tabaklara değmeden, Alaz ani bir hamleyle elimden tuttu ve tabakları tek bir çevik hareketle kendisi aldı. Lavaboya doğru yürürken yüzümdeki o şaşkın ifadeyi görünce hafifçe sırıttı.
Tam ağzımı açıp, "Ya Alaz..." diye homurdanarak tepki gösterecektim ki, Alaz benim söyleyeceğim cümleleri taklit eder gibi hafifçe alaycı bir ses tonuyla benden önce davrandı:
"Ya Alaz, yardım etseydim..."
Gözlerimi kocaman açarak ona baktım. "Dalga mı geçiyorsun sen benimle?!" diye çıkıştım, gururum bir kez daha zedelenmişti. "Ver şunları, tek elle de olsa yıkarım ben o tabakları! Sakatlanmış olmam işe yaramaz biri olduğum anlamına gelmiyor!"
Alaz arkasını dönüp musluğu açtı, akan suyun sesine karışan o sakin ama inatçı sesiyle karşılık verdi: "Otur oturduğun yerde, Naz. Sakar halinle tabakları kırıp elini kesmenden başka bir işe yaramazsın."
Onun bu umursamaz ve korumacı tavrı beni daha da hırslandırdı. "Kırmam falan! Hem ne demek sakar? İnadına yardım edeceğim sana, gör gününü!" diyerek tezgahın diğer köşesine yanaştım.
Sağ bileğimi korumaya çalışarak sol elimle süngeri kaptım, köpürtmeye çalıştığım bardağı zorla da olsa eline tutuşturduğumda Alaz derin bir sabır nefesi verdi. Ama yüzündeki o gizli tebessümü görmezden gelmek imkansızdı. İkimiz de o daracık mutfakta tezgahın iki ucunda birbirimizle inatlaşarak işi bitirmeye çalışırken, aramızdaki o tehlikeli gerilim yerini bambaşka, tatlı bir çekişmeye bırakmıştı.
Tezgahın başında durmuş, sanki dünyadaki en hayati işi yapıyormuş gibi bulaşık yıkama yarışına girmiştik. Sol elimle tuttuğum tabağı köpürtmeye çalışırken, alan zaten daracık olduğu için sürekli birbirimize çarpıyorduk.
İnatla tabağı tezgaha bırakırken omuzumu hafifçe Alaz’ın omzuna vurdum. "Önümden çekilsene, suyu kapatamıyorum," diye mırıldandım.
Alaz hiç istifini bozmadan, elindeki bardağı durularken aynı sertlikle omuzunu benim omuzuma çarptı. "Yavaş ol ufaklık, mutfağı başımıza yıkacaksın," dedi, sesindeki o meydan okuyan tınıyla.
"Ufaklık mı?!" diye çıkıştım, gözlerimi kısıp köpüklü ellerimi tezgaha dayayarak. Hırsla sol avucumun içine biraz köpük doldurdum ve aramızdaki mesafeyi kapatıp köpüğü doğrudan Alaz’ın omzuna, oradan da yanağına doğru bulaştırdım. "Al bakalım ufaklığı!"
Alaz bir anlığına durdu. Yanağına bulaşan köpüğe ve meydan okuyan bakışlarıma baktı; gözlerinde tehlikeli ama eğlenceli bir parıltı belirdi. "Demek savaş istiyorsun..." dedi.
Hiç vakit kaybetmeden elindeki köpüklü süngeri kaptığı gibi üzerime atıldı. Çığlık atarak geri çekilmeye çalıştım ama Alaz durmadı; gülerek elimdeki köpüğü tişörtüme bulaştırırken, ben de tezgahtan aldığım köpüğü onun saçına yapıştırdım. Daracık mutfak bir anda köpük savaş alanına dönerken, ikimiz de soluk soluğa kalmıştık ama o an o lanet gecenin tüm stresi, korkusu ve karanlığı üzerimizden silinip gitmişti.
Nefes nefese, üstümüz başımız köpük içinde mutfakta öylece birbirimize bakarken, en sonunda ikimiz de pes edip gülmeye başladık. Tabii ki bu "kim daha az köpüklü" kapışmasının galibi olmamıştı ama en azından o boğucu hava tamamen dağılmıştı.
"Tamam, pes ediyorum," diye ellerimi teslim olur gibi havaya kaldırdım, üzerimdeki ıslaklığı silmeye çalışarak. "Mutfağı batırdık, temizliği de artık yarın yaparız."
Alaz saçındaki köpüğü elinin tersiyle silerken keyifli bir ifadeyle gülümsedi. "Seninle iş yapmak gerçekten sabır testinden ibaret, Naz."
Gözlerimi devirip tezgahtan uzaklaştım. "Çok konuşma da havluyu ver."
Birkaç dakika içinde mutfağı ve kendimizi biraz toparladıktan sonra, antriyi geçip oturma odasına yöneldim. Koltuğa oturup o lanet geceden beri unuttuğum, ama sızısıyla kendini yeniden hatırlatan sol bileğime baktım. Sargı bezi tamamen çözülmüştü ve bileğim iyice şişmişti.
Sehpanın üzerinde duran ilk yardım çantasını çekip içinden sargı bezini aldım. Sağ el kullanamadığım için, sol elime bezi dolamaya çalışmak tam bir işkenceydi. Bez elimden kayıp duruyor, her hamlemde canım daha çok yanıyordu. Sinirden tepem atarken, "Lanet olsun ya..." diye homurdandım, kendi kendime beceremediğim için sinirim bozulmuştu.
Tam o sırada Alaz salona girdi. Koltuğun kenarına yaklaşarak elimdeki sargı bezine ve şişmiş bileğime baktı. Hiçbir şey söylemeden elimdeki bezi nazik ama kararlı bir hareketle çekti aldı.
Hemen ellerimi geri çekmeye çalıştım. "İstemiyorum! Kendim hallederdim zahmet etme!" diye çıkıştım, gurur yaparak. "Aman senden bir şey istemiyorum, bırak!"
Alaz bana dik dik baktı. "Uzat şıkırtısız, çocuk gibi inatlaşma yine," dedi. İtiraz etmeme izin vermeden bileğimi dikkatlice avucunun içine aldı.
Sıcak parmakları tenime değdiğinde içimdeki o huysuzluk anında buhar olup uçtu. Başını öne eğip, sanki en hassas bir şeyi tutuyormuş gibi büyük bir titizlikle sargı bezini bileğime sarmaya başladı. O sert, acımasız adamın şefkatle harmanlanan bu halleri kalbimin yine o düzensiz ritimle atmasına neden olurken, sessizce yüzüne bakmakla yetindim.
Bileğimi saran parmaklarının hareketleri yavaşladı, işi bittiğinde düğümlemek için başını hafifçe yukarı kaldırıp gözlerimin içine baktı. O yakın mesafeden nefesi tenime çarparken, boğazımdaki o kurulukla sessizliği ilk bozan ben oldum.
"Bugün..." dedim, sesim az önceki öfkeden arınmış, yorgun ama meraklı bir tonla fısıldar gibi çıkmıştı. "O adamı... Yani Kenan'ı omuzunda o öfkeyle devirirken hiç mi yakalanırız diye düşünmedin?"
Alaz, işini bitirip parmaklarını bileğimden yavaşça çekerken hafifçe alayla güldü. Geriye yaslanıp koltuğa yerleşti ve dirseğini kenara dayadı.
"Yakalanmaktan korkacak olsaydım, o masaya o şekilde oturmana asla izin vermezdim, Naz," dedi, sesindeki o sarsılmaz özgüvenle. "O piç sana dokunduğu an, o kafayı duvara çarpacağımı zaten biliyordum. Planın dışına çıktı evet ama sonuç değişmedi."
Gözlerimi devirerek ona baktım ama içten içe içimin nasıl eridiğini saklayamadım. "Planın dışına çıkmasının tek sebebi senin o aceleci ve fevri hallerin zaten. Az daha her şeyi mahvediyordun."
"Mahvettiğim bir şey yok, gayet temiz iş çıkardım," dedi, yüzündeki o çarpık tebessümü genişleterek. "Hem, o adamın dudaklarını sabunla silerken seni izlemek... Sanırım bütün o riskleri almaya değerdi."
Yanaklarımın yeniden ısındığını hissedip hızla başımı başka yöne çevirdim. "Aptal," diye mırıldandım ama sesimde o eski sertlikten eser yoktu. "Adam öldürmek senin için çocuk oyuncağı galiba, hiç mi tedirgin olmuyorsun?"
Alaz’ın yüzündeki o rahat ifade anlığına gölgelendi; gözlerindeki o derin, karanlık tını yeniden yüzeye çıktı. Başını hafifçe eğip ciddi bir ses tonuyla karşılık verdi:
"Benim dünyamda tedirginliğe yer yok, Naz. Ama işin içinde sen olduğunda..."
Odadaki hava bir anda değişti. Aralarımızdaki o alaylı atışma yerini, kalbimin göğüs kafesimi dövdüğü o ağır ve yoğun sessizliğe bırakırken, birbirimizin gözlerinin içinden bir saniye bile ayrılmadık.
O yoğun ve ağır sessizliğin içinde, aramızdaki mesafe adeta erirken birden kapı çalındı. Beklemediğim bu ani sesle yerimde irkildim, kalbim boğazımda atar gibi hızla geriye çekildim. Alaz da aynı refleksle kaşlarını çatarak başını kapıya doğru çevirdi. Bu saatte kapıyı çalan kim olabilirdi ki?
Alaz homurdanarak ayağa kalktı, yüzündeki o yumuşak ifade yerini anında buz gibi bir sertliğe bırakmıştı. Koridora doğru yürüyüp kapıyı açtığı an, içeriden tanıdık ve bir o kadar da sinir bozucu bir ses yükseldi.
"Oo! Kapıyı açan da varmış meğer... Selam patron!"
Baran, kapının pervazına tutunmuş, ayakları birbirine dolaşan bir halde içeri sızdı. Kelimenin tam anlamıyla kafası güzeldi; gözleri kaymış, üzerindeki kıyafetler darmadağınık bir şekilde etrafa neşeyle gülümserken ayakta durmakta zorlanıyordu. Beni az önce o karanlık koridorda korku içinde bırakıp kaçan adam, şimdi zırtlak sarhoş bir şekilde karşımızda dikiliyordu.
Alaz, kapının önünde durmuş, hayretle ve sabrı tükenmek üzere olan bir ifadeyle Baran'ı süzüyordu. "Sen..." dedi Alaz, dişlerinin arasından homurdanarak. "Hangi yüzle buraya geliyorsun lan?"
Baran elini sallayarak Alaz’ı geçiştirdi, yalpalayarak içeri adım attı. "Usta yapma ya... Alt tarafı küçük bir taktiksel geri çekilme yaşadık canım! Hem bakın, sağ salim evdeyim işte..." derken gözleri salona, daha doğrusu bana çevrildi.
Beni görünce yüzünde aptalca bir sırıtış belirdi. "Ooo Naz Hanım da buradaymış! Kusura bakmayın valla, o an ayaklar bana 'kaç' dedi, ben de uydum..."
Öfkem tepeme sıçramıştı. Koltuğun kenarından hızla kalkıp üstüne doğru yürümeye başladım. "Ben sana şimdi öyle bir kaçacağım ki, sabaha kadar bacaklarında derman kalmayacak seni vicdansız korkak!" diye kükredim.
Baran, üzerime doğru geldiğimi görünce panikle geriye doğru bir adım attı ama kendi ayağına dolaşıp az kalsın portmantonun üzerine düşüyordu. Alaz ise kollarını göğsünde kavuşturmuş, bir yandan başını sallayarak bu absürt sahneyi izlerken, diğer yandan yüzündeki o gizli sırıtışı tutmaya çalışıyordu.
Baran dengesini bulduğunda durdum yüzüne baktım kör kütük sarhoştu değmezdi
alaz istifini bozmadan “niye içtin bu kadar sen?” dedi benim gibi değmeyeceğini anlayarak baran güldü kahkaha attı ve arasa doğru sonra bir anda bana döndü gülüşü silindi üstüme doğru gelmeye başladı adımlayarak
kaşlarım çatıldı geri adım atmadım ama anlamdıramamıştım
önüme alazın geçmesiyle baranla olan göz kontağımız bozulmuştu ama baran durmadı daha çok yaklaşmak için geldi ama alaz birden elini kaldırdığı gibi koca bir tokat attı barana baran yere kapaklandı
odadaki o patlama gibi olan ses koca bir sessizliğe büründü ama benim baranın önüne çökmemle baranın kahkaha atması bir oldu dudağı patlamıştı
“naz…” dedi zarzor tavana bakarak onun bu halini daha önce görmemiş olmamla çok şaşkındım “naz…sen çoktan aklandın…sen okula gitmemen için ala—“
“Kes!” alazın kükremesi ile sadece donup kalmıştım
o çek için öldürdüğüm adamın suçu üstümden gitmiş ama bunu bana söylememişlermiydi? hemde ben okula gitmemem için…ama neden?
alaza kafamı kaldırdığımda bana bakmıyordu barana kitlenmiş yumrukları sıkılmıştı
—Bölüm sonu—