Alaz’ın kükremesi salonun duvarlarını sarstı. Öyle bir öfkeyle bağırmıştı ki, donakalmış bir halde öylece kalakaldım.
Beynimdeki çarklar durmaksızın dönmeye başladı. O çek yüzünden ardımda bıraktığım o kabus, üzerime atılan o cinayet suçu... Hepsi aklanmıştı, değil mi? Gerçekten benden düşmüştü. Ama bunu biliyorlardı. Ve bana söylememişlerdi. Hem de ben o pisliklerin arasında, sırf o suçtan kaçmak için hayatımla boğuşurken...
Ve Baran'ın cümlesinin yarım kalan o kısmı beynimde yankılanıyordu: Sen okula gitmemen için Alaz...
Neden? Beni uzak tutmak için mi? Kendi yanlarında tutmak için mi?
Titreyen ellerimle başımı yerden kaldırdım, gözlerim dolmuştu ama içimdeki öfke her şeyin önüne geçiyordu. Bakışlarımı Alaz’a diktim. Alaz bana bakmıyordu; gözleri yerde yatan Baran'a kilitlenmişti, yumrukları o kadar sıkıydı ki parmak eklemleri tamamen beyazlamıştı.
"Neden..." diye fısıldadım, sesim öfkeden ve hayal kırıklığından titriyordu. "Neden bana söylemedin, Alaz?"
Alaz, başını yavaşça bana doğru çevirdi. O korkunç öfkesi anında yerini derin bir suçluluğa ve kaçamak bir ifadeye bırakmıştı. Gözlerini benden kaçırıp yutkundu, huzursuzca kıpırdanarak mırın kırın etmeye başladı.
"Şey... Naz... Söyleyecektim, yani... Doğru zamanı bekliyordum..." diye geveledi, hayatında ilk defa savunmasız kalan o tonuyla. "Hem o boktan okula gitmen... Orası senin için güvenli değildi, bunu biliyorsun. Seni onlardan uzak tutmak zorundaydım."
"Hem o boktan okula gitmen... Orası senin için güvenli değildi, bunu biliyorsun. Seni onlardan uzak tutmak zorundaydım."
Kulaklarımda yankılanan bu cümleyle adeta donakalmıştım. Saniyeler önce içimde yeşeren o sıcaklık, yerini buz gibi bir ihanet hissine bırakmıştı. Şokta gibiydim; bir an gerçeği idrak etmeye çalıştım, ardından dudaklarımdan istemsiz ama can yakıcı bir kahkaha döküldü. Sinirlerim öyle bozulmuştu ki, gülmekle ağlamak arasındaki o ince çizgide sallanıyordum.
"Çok sağ ol ya..." diye fısıldadım, sesimdeki o zehirli alay odayı doldurdu. Alaz’ın yüzündeki o suçlu ifadeyi görmek bile öfkemi dindirmiyordu.
Bakışlarımı ondan çekip hemen önümde yerde yatan Baran’a çevirdim. Alaz’ın sinirden kasılan bedenine aldırmadan, yere eğilip Baran’ın kolundan tuttum. "Kalk hadi, git ayıl," dedim, sesimdeki sert ama bıkkın tonla.
Baran, dudağından sızan kanı parmağının ucuyla silerken bana minnetle karışık şaşkın bir bakış attı. Hiç itiraz etmedi; tek kelime bile dahi etmeden, gözlerini hâlâ tepemizde dikilen Alaz’dan ayırmadan doğrulmasına yardım etmeme izin verdi. Ayaklarının üzerinde zar zor durarak kapıya doğru yöneldi ve arkasına bile bakmadan çekip gitti.
Baran çıktıktan sonra ayağa kalktım. Alaz’ın üzerimde hissettiğim o yoğun, pişmanlık dolu bakışlarını görmezden geldim. Yüzüne bile bakmadan direkt salondaki tekli koltuğa yöneldim ve bacaklarımı kendime çekerek oturdum. Başımı cam tarafa çevirdim, içimdeki fırtınayı dışarıdaki sessizliğe bastırmaya çalışarak tek kelime etmedim.
Odadaki kalın sessizlik ağır bir battaniye gibi üzerimize serilirken, Alaz’ın derin ve huzursuz nefes alışını duydum.
"Naz..." dedi, sesinde az önceki o sarsılmaz otoriteden eser yoktu. Adım sesleri yaklaştı ama başımı bile çevirmedim. Koltuğun kenarına doğru çömeldiğini, göz hizama gelmeye çalıştığını hissettim ama bakışlarımı sabit bir noktada tutmaya devam ettim.
"Böyle olsun istemedim," diye mırıldandı, elini hafifçe uzatıp dizime doğru yaklaştırdı ama dokunmaya cesaret edemedi. "O okulun seni ne kadar tehlikeye attığını biliyordun. O pislikler peşindeyken ellerini kollarını sallayarak ortalıkta gezinmene izin veremezdim. Seni korumak zorundaydım, Naz."
Gözlerimi yavaşça ona çevirdim. İçimdeki o kırgınlık, öfkeyi çoktan aşmıştı. "Beni korumak mı?" dedim, sesim fısıltı gibi ama bıçak keskinliğindeydi. "Yoksa kendi kontrolün altında tutmak mı, Alaz? Aradaki farkı artık sen bile ayırt edemiyorsun."
Alaz’ın yüzü kasıldı; gözlerindeki o koyu karanlık, duyduğu pişmanlıkla daha da derinleşti. Ayağa kalkıp saçlarını ellerinin arasına aldı ve salonda huzursuzca bir iki adım attıktan sonra tekrar önümde durdu.
"Ne istiyorsun?" dedi, sesi çaresizlikle öfke arasında gidip geliyordu. "Nasıl telafi edeyim?"
"Hiç," dedim başımı tekrar başka yöne çevirirken. "Hiçbir şey yapma. Sadece... Uzak dur."
Gözlerimi kısarak yüzüne baktım. Aralarımızdaki o gergin sessizliği kesen şey, günlerdir aklımın bir köşesinde kanayan o gerçek oldu.
“Beni ameliyat ettirecek misin?” diye sordum, sesimdeki o buz gibi tonla kalp ameliyatımı hatırlatarak.
Alaz bir an duraksadı, ardından hiç tereddüt etmeden hızla kafasını salladı. “Evet…” dedi, sesindeki o telaşlı ve kararlı tonla. “Bir parayı denkleştireyim… Hatta yarın gidip konuşurum doktorla, hemen hallederiz.”
Gözlerindeki o endişeyi ve beni kaybetme korkusunu net bir şekilde görebiliyordum ama bu, bana yaptıklarını unutturmaya yetmezdi. Derin bir nefes aldım, sırtımı koltuktan biraz olsun ayırarak doğrudan gözlerinin içine baktım.
“Tamam,” dedim, sesimde ondan alacağım tepkinin ne kadarini umursamadığımı belli eden o inatçı tınıyla. “Madem her şeyi bu kadar kendi başına planlayıp yönetiyorsun... Ben de yarın okuluma geri dönüyorum.”
Odadaki hava bir anda buz kesti. Alaz’ın yüzündeki o telafi etme çabası, yerini anında sert bir duvara bıraktı. Gözleri irileşti, dudakları aralandı ama boğazından hiçbir kelime çıkmadı. Karşı çıkmak, bağırmak ya da yasaklamak istiyordu; biliyordum. Ama o suçluluk duygusu ve az önce verdiği söz, ellerini kollarını bağlamıştı.
Bana doğru bir adım attı, sanki itiraz edecekmiş gibi yutkundu ama sonunda tek kelime bile edemedi. Sadece derin ve öfkeli bir nefes vererek başını çaresizce sallamakla yetindi.
Arkamı dönüp tekli koltuktan kalktım, tek bir kelime daha etmeden odadan çıkıp koridora yöneldim. Arkamda bıraktığım o sessizlik, cevabın en net kanıtıydı.
Arkasından açılan kapının kapanma sesi salonda yankılanırken, olduğum yerde öylece kalakalmıştım. Okula dönecekti. İnatla, bileğindeki o sızıya, üzerindeki tehlikelere aldırış etmeden yine bildiğini okuyacaktı.
Öfkeyle elimi duvara geçirdim, dişlerimin arasından zihnimde adını geçirdiğim her saniye cezalandırmak istediğim o adama sövmeye başladım. "Siktir git Baran... Senin de o sarhoş kafanın da..." Geceyi, planı, her şeyi mahveden o aptal sarhoştu. Şimdi Naz’ın eline koz vermiş, beni köşeye sıkıştırmıştı. Onu o okuldan, o lanet insanlardan uzak tutmak için uğraşırken, şimdi kendi ellerimle onu yeniden ateşin içine atmasına zemin hazırlamıştım.
Salonda birkaç tur attıktan sonra öfkem yavaş yavaş yerini derin bir çaresizliğe ve o gıcırdayan vicdana bıraktı.
Adımlarımı koridora yönelttim. Naz’ın odasının kapısı aralıktı; yavaşça itip içeri baktığımda gördüğüm manzara karşısında duraksadım.
Yatağın üzerine çıkmak yerine, odanın ortasına yere kalın bir yorgan sermiş, yastığını koyup içine kıvrılmıştı. Sağ bileği sargılı bir şekilde göğsünün üzerinde duruyordu; derin, yorgun soluk alıp verişlerinden çoktan uykuya dalmış olduğu anlaşılıyordu. Günün o kadar kaosunun, korkusunun ve kavgasının ardından sessizce oraya göçmüştü.
Sessiz adımlarla içeriye süzüldüm. Yere, yatağının hemen yanına diz çöktüm. Yüzündeki o inatçı, kızgın ifade bile uykusunda biraz olsun yumuşamıştı. Eğilip alnına dökülen saçlarını parmaklarımın ucuyla geriye ittirdim. Teninin o sıcaklığı avucuma dolarken, içimdeki o huzursuzluk daha da büyüdü.
Yarından itibaren işlerin ne kadar sarpa saracağını biliyordum ama onu durduramayacağımı da biliyordum. Derin bir iç çekerek üzerimdeki ceketi çıkardım ve sessizce onun üzerine örttüm. Karanlık odada başucunda bir süre daha öylece oturdum; yarın savaşın yeniden başlayacağını bilerek, sessizliği izledim.
Gözlerimi açtığımda odadaki sabah güneşinin soluk ışığı ahşap parkelere vuruyordu. Baş ağrısıyla elimi alnıma götürdüm; dün gece Naz’ın yer yatağının kenarında ne kadar süre oturduğumu hatırlamıyordum ama bir ara oracıkta sızıp kaldığım, şimdi sırtımda hissettiğim o sert zemin ve yatağın rahatlığından belliydi.
Gözlerimi kırpıştırarak doğrulduğumda, dün gece yere serdiğim o kalın yorganın üzerinde değil, odadaki büyük yatakta olduğumu fark ettim. Muhtemelen en son ben uyuyakaldıktan sonra Naz beni oraya çekmiş ya da en azından üstümü örtmüştü.
Yataktan hızla kalkıp üzerimdeki kırışmış kıyafetlerle koridora çıktım. Odanın kapısı yarı açıktı. İçeriden gelen tıkırtılar üzerine adımlarımı mutfağa yönelttim.
Naz, tezgahın önünde dikiliyordu. Üzerinde okul forması vardı; sol bileğindeki o kalın sargı bezi hâlâ yerindeydi ama buna rağmen tek eliyle aceleyle saçlarını topluyor, diğer yandan masaya koyduğu çantasına son eşyalarını tıkıştırıyordu.
Dün geceki o inatçı ve öfkeli hali hâlâ üzerindeydi. Kararlı adımlarla mutfağın girişinde durup kollarımı göğsümde kavuşturdum, sessizce onu izlemeye başladım. Yarın okul için gideceğim diyorsa, hakikaten gidiyordu. Ve onu durdurmanın imkansızı başarmanın bile daha kolay olduğunu çok iyi biliyordum.
Mutfağın girişinde kollarım göğsümde kavolu bir şekilde dikilirken, Naz’ın o aceleci ve meydan okuyan hallerini izliyordum. Çantasının fermuarını sertçe çekip omzuna astığı an, göz göze geldik. Yüzündeki o soğuk ve mesafeli ifade, aramızda hâlâ aşılması gereken kalın bir duvar olduğunu hatırlatıyordu.
"Hazırsan çıkalım," dedim, sesimdeki otoriter ama bir o kadar da uzlaşmacı tınıyla. "Bırakayım seni okuluna."
Naz, masanın üzerindeki anahtarlarını alırken başını iki yana salladı. Tek bir saniye bile tereddüt etmeden, "Gerek yok," dedi. "Baran bırakacak beni."
Kelime ağzından çıkar çıkmaz mutfaktaki hava buz gibi kesildi. Dün gece o sarhoş haliyle ortalığı birbirine katıp giden, yetmezmiş gibi bir de her şeyi berbat eden o adam... Şimdi Naz'ı okula bırakacaktı öyle mi?
Çene kaslarım öfkeyle seğirdi. Bir adımda aramızdaki mesafeyi kapatıp tezgahın kenarına yaslandım. Sesimdeki o sakin ama tehlikeli tonu korumaya çalışarak dişlerimin arasından tısladım:
"Kim? Dün gece kafayı bulup her şeyi berbat eden, seni o cehennemde tek başına bırakıp kaçan o korkak piç mi bırakacak seni?"
Naz hiç istifini bozmadı, tam tersine çantasını diğer omzuna atıp bana dik dik baktı. "Evet, o," dedi, zerre geri adım atmayarak. "En azından şu an senin gibi her şeyi benden gizlemiyor, neyin ne olduğunu en azından yüzüme vuruyor. Hem Baran'a mesaj attım, yolda bekliyor."
O adını anmaya bile tahammül edemediğim herifin adını her çalışında tepemin tası atıyordu. "Naz, sabrımı sınama," diye homurdandım, elimi tezgaha sertçe vurarak. "O herif seni bir yere götürmüyor. Seni ben bırakacağım, bitti."
Naz gözlerini devirip kapıya doğru yürümeye başladı. "Emrin olur," diye arkasından alayla fısıldadı, evden çıkmak üzere koridora yönelirken. "Ama kusura bakma, dünden sonra seninle aynı arabanın bile önüne oturmaya niyetim yok."
Öfkemden patlayacak raddeye gelmişken arkasından bakakaldım; kapı sertçe çarpılarak kapandı ve ben o daracık mutfakta tek başıma, öfkemle baş başa kaldım.
“İnadına sıçayım senin, Naz...” diye homurdandım, mutfaktan çıkarken tezgahı az kalsın deviriyordum.
Ceketimi omzuma attığım gibi portmantonun üzerindeki motorun anahtarını kaptım ve kendimi dışarı attım. O sarhoş kafayla Baran’ın onu okula götürmesine asla izin vermezdim; ne o arabaya binerlerdi ne de o herif Naz’a yaklaşabilirdi.
Kaskı kafama geçirdiğim gibi kontağı çevirdim. Motorun güçlü kükreyişi sokağı inletirken, arabanın gidiş güzergahını ezbere bildiğim için kestirme yollardan okulun önüne varmak çocuk oyuncağıydı. Trafiği hiçe sayarak, tehlikeli makaslar atarak rüzgar gibi sürdüm.
Normal şartlarda dakikalar sürecek yolu yarı yarıya indirerek okulun sapağına saptığımda, henüz ortalıkta Baran’ın arabasından eser olmadığını gördüm. Demek ki o sarhoş herif daha yeni uyanıp giyiniyordu ya da yolda sürünüyordu.
Motoru okulun ana giriş kapısının tam karşına, kimsenin dikkatini çekmeyecek ama yolu tam gören gölgelik bir köşeye yanaştırdım. Kaskı kafamdan çıkarıp gidonun üzerine bıraktım. Kollarımı göğsümde kavuşturup motora yaslandım ve gözlerimi yola diktim. Bekliyordum; o inatçı kız buraya geldiğinde, kimin haklı olduğunu çok net görecektik.
Dakikalar sonra, cadde boyunca tanıdık bir motor sesi değil ama Baran’ın arabasının o bildik egzoz patırtısı duyuldu. Gözlerimi kısarak yola baktım. Araba okulun hemen önünde yanaştı, motoru stop etti.
Önce şoför koltuğundan Baran indi; yüzü, dün gece Alaz’ın çektiği tokadın etkisiyle hafifçe kızarmış, gözleri hâlâ uykulu ve sersemlemiş bir haldekidi. Hızlıca arkaya dolanıp kapıyı açtı. Naz, omuzunda çantasıyla, yüzündeki o inatçı ve mağrur ifadeyle arabadan indi. Bileğindeki sargı üzerinden net bir şekilde seçiliyordu.
Alaz olarak motora yaslanmış, bütün ihtişamımla onları izliyordum. Beni görmemelerine imkan yoktu; çünkü motoru tam okulun girişindeki o en görünür yere çekmiştim.
Baran, Naz’ın arkasından bir şeyler geveledi ama Naz kafasını bile sallamadan onu geçiştirdi. Okul kapısına doğru yürümeye başladı. Tam yanımdan, motorun ve benim olduğum yerin bir adım ötesinden geçerken, başını dik tuttu. Göz ucuyla bile bana bakmadı; beni görmezden gelmek için öyle büyük bir çaba sarf ediyordu ki, bu hali neredeyse komikti. Sanki orada, havadan ibaret bir nesneymişim gibi dümdüz karşıya bakarak adımlarını hızlandırdı ve okulun bahçesine girdi.
Dişlerimi sıkarak arkasından baktım. Sinsi bir gülümseme dudaklarımda belirdi; Hâlâ inat ediyordun, Naz. Ama oyun yeni başlıyordu.
Naz okulun bahçesinden içeri girip gözden kaybolur kaybolmaz, bütün dikkatimi arabaya yaslanmış, sersem bir şekilde bana bakan Baran’a çevirdim.
Zaten dün geceden beri sabrım tükenmek üzereydi; bir de bu sarhoş herifin Naz’ı buraya getirme cesareti bardağı taşıran son damla olmuştu.
Hızlı adımlarla Baran’ın üzerine yürümeye başladım. Baran, üzerime doğru geldiğimi görünce geriye doğru bir adım atıp kapıya yaslandı. Gözlerinde o sarhoşluğun getirdiği aptal cesaret yerini aniden korkuya bırakmıştı.
"Patron... Sakin ol, valla kötü bir niyetim yoktu, sadece kız rica etti—"
Cümlesini tamamlamasına izin bile vermedim. Hızla yaklaşıp yakasından kavradığım gibi onu arabanın kapısına çarptım. Demir aksama çarpan sırtıyla birlikte ağzından boğuk bir inilti çıktı.
"Senin o badem ezmesine dönmüş kafanı severim benim, Baran!" diye tısladım, yüzümü yüzüne yaklaştırarak. "Dün gece o cehennemde kızı bırakıp kaçan sen değil misin? Hangi yüzle sabah kalkıp onu benim elimden alıp buraya getiriyorsun lan?!"
Baran ellerini iki yana kaldırıp teslim olur gibi bir hareket yaptı, yüzündeki o sersem sırıtış tamamen silinmişti. "Usta yemin ederim pişmanım! Kafam güzeldi, ne yaptığımı bilmiyordum... Hem Naz kendi dedi, 'Baran beni bırakacak' diye, ben ne yapabilirdim?!"
"Bana bahane üretme!" diyerek yakasını biraz daha sıktım, öfkeden gözüm dönmüştü. "O kızın başına en ufak bir şey gelse, yemin ederim seni o arabayla birlikte boğazın dibine gömerim. Bir daha onunla ilgili tek bir karar alırken ya da yanına yaklaşırken bana sormayacaksın bile, duydun mu beni?!"
Baran zorlukla yutkundu, başını hızla salladı. "Duydum, duydum... Tamam patron, bir daha asla!"
Onu son bir kez sertçe itip yakasını bıraktım. Baran dengesini bulmak için arabaya tutunurken, derin bir öfke nefesi vererek arkamı döndüm. Kaskımı kaptığım gibi motora bindim, ama aklım ve gözüm okulun kapısındaydı; Naz’ın içeride ne yapacağını bilememek beni deli ediyordu.
⛓️
Baran salağı yüzünden geç kalmıştım; bu yüzden ders çoktan başlamış olmalıydı, uzun süredir buralarda olmadığım için içimde ufak bir stres dalgası dönüp duruyordu.
Sınıfın kapısına geldiğimde derin bir soluk alıp parmak eklemlerimle kapıyı tıkladım. İçeriden gelen mırıltılar aniden kesildi. Kapıyı yavaşça açıp içeri adım attım.
İçeri girer girmez ilk göz göze geldiğim kişi, öğretmen kürsüsünde oturan yakışıklı, sarışın genç bir adam oldu. İçimden «Acaba yanlış sınıfa mı geldim?» diye geçirerek hızla sıralara ve öğrencilerin yüzlerine baktım; hayır, ortada bir yanlışlık yoktu, burası bizim sınıftı. Sadece kürsüdeki öğretmen yeniydi.
Tüm gözler üzerime çevrilmişken, yutkunarak adama baktım. “Eee ben… Geç kaldım,” diye mırıldandım, sesimin olduğundan daha zayıf çıkmasına engel olamayarak.
Sınıfta bir anda derin bir sessizlik oldu, ardından ardı arkası kesilmeyen fısıltılar, iğneleyici dedikodular patlak verdi.
“Oha, Naz değil mi o?”
“Öldü sanıyorduk hani?”
“Polis falan arıyordu bunu, ne işi var burada?”
“Bileğine ne olmuş...”
Sınıftaki dalgalanma giderek yükselirken, kürsüdeki sarışın hoca otoriter bir el hareketiyle masaya hafifçe vurdu. “Sessizlik!” dedi, sesindeki o sert ve net tonla tüm sınıfı anında susturdu. Ardından bakışlarını yeniden bana çevirdi; yüzünde ne bir şaşkınlık ne de öfke vardı, sadece dikkatli ve tahlil edici bir ifadeyle beni süzüyordu.
Sandalyesinden hafifçe doğrulup ellerini masaya dayadı. “Geç kalman bir yana, Naz... Aramıza hoş geldin,” dedi, dudaklarında hafif bir tebessümle. “Uzun süredir yokmuşsun. Sağlığın yerinde mi, içeri gelip oturmak ister misin yoksa önce dışarıda seninle biraz konuşmamız mı gerekir?”
hocaya gülümsedim “Hoşbuldum…” dedim saçımın önüme gelen bir tutamını kulağımın arkasına atarak “Hem ufak bir kırık sorun değil.” diyerek geçiştirdim adamı
Hoca ayağa kalktı ve bana doğru ilerledi önüme geldiğinde anlamadığım bir şekilde ayağa kalkmak zorunda olduğumu hissedip ayağa kalktım
adam bana elini uzattı “Barış zorlu.” dedi gözlerime bakarak gülümsedim ve elini tuttum “Naz…Naz soykan memnun oldum.” barış hoca gülümsedi ve tokalaştık
o sırada zil çaldı ve sınıftakiler ayaklandı barış hocada masasına geri dönüp eşyalarını toplamaya başladı
Zil sesinin ardından sınıf bir anda hareketlendi. Öğrenciler defterlerini çantalarına tıkıştırırken, bir yandan da bakışlarını bana dikip aralarında fısıldaşmaya devam ediyorlardı. Uzun süredir ortalıkta olmamam ve apar topar geri dönmem, okulun en çok konuşulan dedikodusu haline gelmişti bile.
Barış hoca, masasının üzerindeki not defterini çantasına yerleştirirken başını kaldırdı ve kalabalığın arasından doğrudan bana baktı.
“Naz,” dedi hafif ama otoriter bir sesle. “Çıkışta odama uğra istersen. Kaçırdığın konuları ve yapman gerekenleri konuşuruz. Hem bileğin için de odada sargı bezi falan olacaktı.”
Hafifçe tebessüm ederek başımı salladım. “Teşekkür ederim hocam, uğrarım,” diye mırıldandım ve boş kalan en arka sıralardan birine doğru yürümeye başladım.
—Bölüm sonu—