İçeriğe geç

Katil Kalp

Bölüm 14 · 14 dk okuma

Katil Kalp

Bölüm 14

Yanlış anlaşılmalar

Boş kalan en arka sıraya doğru yürüyüp çantamı masanın üzerine bıraktım. Tenefüs zili henüz çalmıştı ve sınıfın içi bir anda uğultuyla dolmuştu. Herkesin gözü üzerimdeydi; arkamdan fısıldaşanları, parmaklarıyla beni işaret edenleri umursamamaya çalışarak derin bir nefes aldım. Sınıfta daha fazla dikkati üzerimde toplamak istemediğim için ayağa kalkıp koridora çıktım.

Uzun süredir bu okulda olmadığım için her şey bir garip geliyordu. Koridorlarda yürürken havayı içime çekip biraz olsun kafamı dağıtmaya çalıştım. Kalabalığın arasından süzülerek okulun bahçesine açılan geniş koridora doğru yöneldim.

Tam kafeteryanın önüne geldiğimde, adımlarını bilerek yoluma diken üçlüyle karşılaştım. Okulun en popüler, her şeyi eleştirmeyi marifet sanan kızlarıydı bunlar. Grubun lideri sayılan Melissa, kollarını göğsünde kavuşturmuş, dudaklarında alaycı bir gülümsemeyle önümde durdu. Diğer ikisi de arkasında kıkırdayarak onu izliyordu.

"Aa, bakın kim teşrif etmiş..." dedi Melissa, sesini kulak tırmalayıcı bir yapmacıklıkla buluşturarak. "Biz de seni polisler aldı, bir daha da buralara uğrayamaz sanıyorduk. Neredeydin bütün bu süre zarfında, Naz? Mafyacılık falan mı oynuyordun ortalıkta?"

Arkalarından gelen kıkırtılar koridorda yankılanırken, sol bileğimdeki sargı bezine küçümser bir bakış attı. "Bileğini de fena benzetmişler galiba. Kötü çocuklarla takılmanın sonu genelde hastanede biter, tatlım."

Sabrımın son raddesindeydim; dünkü kaosun ve yorgunluğun üzerine bir de bu boş boğazlılarla uğraşacak hiç halim yoktu. Gözlerimi kısarak üzerlerine doğru bir adım attım.

Gözlerimi kısarak üzerlerine doğru bir adım attım.

“Sen de görmeyeli çok güzelleşmişsin, saçların çok yanmamıştır umarım,” dedim, boyalı sarı saçlarına iğneleyici bir bakış atarak.

Melissa’nın kaşları öfkeyle çatıldı ama hemen ardından durumu toparlamaya çalışarak yapmacık bir kahkaha attı. “Sen kendine bak be paçoz! Senden daha güzelim diye kuduruyorsun!”

Alayla gülerek başımı salladım. “Tamam, en güzel sensin, çakma Barbi'm benim.”

Cevap vermesine bile izin vermeden arkamı döndüm ve hızlı adımlarla o kalabalıktan uzaklaşıp ana koridora yöneldim. Arkamdan hörgüç gibi bağırıp bir şeyler gevelediklerini duyuyordum ama umurumda bile değildi. Kafamı önüme eğmiş yürürken, köşeyi döndüğüm an sert bir şeye, daha doğrusu insana çarptım.

Dengesini kaybedip hafifçe geriye doğru adımlayan kişi kollarından tutarak beni sabitledi. Başımı hızla yukarı kaldırdığımda, karşılaştığım yüzün Barış hoca olduğunu gördüm.

"Aaa, Naz?" dedi Barış hoca, yüzünde samimi ve şaşkın bir tebessümle. "İyi misin? Dalgın görünüyorsun."

Hızla geri çekilip mahcup bir şekilde gülümsedim. "İyiyim hocam, kusura bakmayın önüme bakmıyordum."

Barış hoca başını sallayıp hafifçe güldü. "Önemli değil. Aslında iyi denk geldik, ben de sana bir şey söyleyecektim. Malum uzun süredir yoktun, okula adapte olman için yarın akşam... Yani aslında okulun düzenlediği bir partisi var, öğrenciler kendi arasında kutlama yapıyor. Katılmak istersen iyi gelebilir diye düşündüm."

düşündüm alaz asla izin vermezdi onla daha fazla kavga etmek istemiyordum “hocam hiç benlik şeyler değil…ama bakarım uğrarım belki.” dedim yalan söyleyerek barış gülümsedi ve bana doğru biraz eğildi “Seni orada gördüğüme sevinirim… Mutlaka gel.” dedi ve hafifçe omzuma dokunup yanımdan geçip gitti.

Arkasından bakarken içimden hafifçe iç çektim. Alaz o partinin adını bile duysa muhtemelen okulun altını üstüne getirirdi; onunla daha fazla kavga etmek, yeni bir kıyamet koparmak istemiyordum. O yüzden şimdilik Barış hocayı başımdan savmak için geçiştirmiştim.

Neyse ki günün geri kalanı, o popüler kızların laf sokmaları dışında olaysız geçti. Saatler saatleri kovaladı ve sonunda o inatçı okul gününün son zili çaldı.

Öğrenciler aceleyle dışarı akın ederken, ben de çantamı omzuma atıp ağır adımlarla okulun ana kapısına doğru yürümeye başladım. Bahçeden dışarı adım attığım an, caddenin kenarında rölantide çalışan siyah motoru ve üzerine yaslanmış olan o tanıdık silueti gördüm.

Alaz, üzerindeki deri ceketi, çatık kaşları ve elindeki kaskla tam kapının önünde dikiliyordu. Sabah okulun önüne geldiğimde beni bırakamadığı gibi, şimdi de çıkışta tam zamanında kapıdaydı. Beni görünce koyu renk gözleri doğrudan üzerime kilitlendi; çene kasları hafifçe kasıldı ama yerinden kıpırdamadı.

⛓️

Naz’ın okul bahçesinden çıkmasıyla hemen göz göze geldik. Her zamanki o inatçı, renkli gözleriyle bana doğru adımlayarak yanıma geldi. Durur durmaz omzundaki çantasını sertçe göğsüme ittirdi.

“Şöförcülük mü oynuyorsun sen?” dedi, yine o her zamanki gibi bık bık ötmeye başlayarak. “Sabah yetmedi bir de çıkışta mı dikildin başıma?”

Gözlerimi devirip çantayı tuttum ve motorun sele altı bölmesine sıkıştırdım. Yedek kaskı uzatarak kafasına geçirdim. “Uzatma da bin, Naz. Dün geceki tiplerden sonra seni kendi başına yollayacağımı düşünmüyordun herhalde.”

Naz kaskı kafasına geçirirken huzursuzca kıpırdandı, motora doğru bakıp geri çekildi. Kollarını göğsünde kavuşturup suratını astı. “Ben bu şeye binmem... İstemiyorum! Motordan korkuyorum biliyorsun, yürüyeceğim ben.”

Hafifçe alayla gülerek motorun üzerine bittim, kontağı çevirdim. “Yürürsün tabii, sabaha kadar varırsın eve. Hadi inatlaşma da bin arkama, üşütmeyelim burada.”

“Ya Alaz düşeriz bak! Hızlı sürüyorsun pislik herif!” diye mırın kırın etmeye devam etti, ayaklarıyla yeri döverek direndi.

“Düşmezsin, sıkı tutunursun biter,” dedim sesimdeki o karşı çıkılmaz tonda. Uzun süren inatlaşmanın ve söylenmelerin sonunda, homurdana homurdana da olsa yanıma yaklaştı."Tamam be! Tutunuyoruz işte," diye homurdandı ama parmak uçlarıyla kıyafetimin ucundan tutmaktan öteye gitmedi. Hâlâ diklenmeye çalışıyordu.

Gözlerimi devirip tek marşla motoru çalıştırdım ve ani bir manevrayla yola fırladım. O an neye uğradığını şaşıran Naz, refleks olarak kolları belime sımsıkı kenetlendi, yüzünü ve alnını hızla sırtıma gömdü.

"Alaz yavaş! Yavaş git!" diye haykırdı rüzgarın uğultusu arasında, sesindeki o panik net bir şekilde hissediliyordu.

Onu bu kadar korkutmak aslına bakarsanız içten içe hoşuma gidiyordu; hem o inatçı diksiyonu anında kayboluyor hem de bana böyle mecbur kalıyordu. Zaten hız yapmamak için yola çıkmış olsam da, adrenalinle birlikte gaz kolunu biraz daha çevirdim.

"Ne dedin? Duyamıyorum!" diye bağırdım rüzgara karşı, motorun altımızdaki kükreyişi artarken.

"Alaz dur! Yavaş sür diyorum sana! Öleceğim şimdi korkudan! Pislik herif, yavaş!" diye arkadan hem sırtıma vuruyor hem de belimdeki kilitli ellerini biraz daha sıkılaştırıyordu.

Daha da keyiflenerek hızı biraz daha artırdım; virajı dönerken hafifçe yatınca arkadan kopardığı çığlık sesli bir gülüşün boğazımdan kopmasına neden oldu.

Motoru binanın önüne yanaştırıp stop ettiğim an, Naz arkada bir saniye bile durmadı. Apar topar motordan inip bacakları titreyerek geri doğru birkaç adım attı.

Elini hızla kalbinin üzerine bastırdı; nefesi kesilmiş gibi göğsü hızlı hızlı inip kalkıyor, gözleri korkuyla açılmış bir şekilde soluklanmaya çalışıyordu. Ellerinin titrediğini fark ettiğim an içimdeki o şımarık eğlence dalgası yerini aniden buz gibi bir paniğe bıraktı.

"Alaz..." dedi, sesi titreyerek ve kesik kesik çıkıyordu. Soluk alıp vermekte zorlanarak geriye doğru sendeleyince hızla motordan atlayıp kollarından tuttum. "Kalp... Kalp hastasıyım ben! Unutup duruyorsun... Şunu bilerek yapıyorsun yemin ederim..."

Nefesi boğazına tıkanmış gibiydi, parmakları ceketimin kolunu korkuyla sıkarken gözlerindeki o gerçek panik yüzüme bir tokat gibi çarptı. Dün geceki ameliyat lafı, bileğindeki sargı ve şu an kalbinin yaşadığı bu kriz... Beynimde sirenler çalmaya başladı.

"Naz, tamam, sakin ol..." dedim, sesimdeki o alaycı ton tamamen yok olmuş, yerini derin bir suçluluk ve telaşa bırakmıştı. İki elimle omuzlarından tutup onu sakinleştirmeye çalıştım. "Tamam, özür dilerim, unuttum... Derin nefes al, benimle birlikte. Hadi, yavaşça..."

Naz biraz sakinleşip derin bir nefes aldığında, yutkundu ve gözlerindeki o korku yerini yavaş yavaş öfkeye bıraktı. Bakışları doğrudan yüzüme dikildi.

Elimle onu sakinleştirmeye çalışırken, birden sağ eliyle sertçe omzuma vurdu.

“Sen…” diye soluklandı, öfkeyle bir kez daha omzuma vurdu. “Sen… akıllanmayacaksın!” derken üçüncü kez vurmaya yeltendiği an, havada kalan o sargılı bileğini nazikçe ama kesin bir hamleyle yakaladım ve kendime doğru çektim.

Aradaki mesafe bir anda kapanırken, nefesi hala düzensiz olan yüzüne dikkatle baktım. “İyi misin şimdi?” diye sordum, sesimdeki o endişeyi gizleyemeyerek.

Naz gözlerini kaçırıp derin bir soluk daha aldı, bileğini elimden kurtarmaya çalıştı ama bırakmadım. “Öldüreceksin beni bir gün, yemin ederim kalpten gideceğim senin yüzünden,” diye mırıldandı, sesindeki o inatçı tını yerini hafif bir yorgunluğa bırakmıştı.

“Ölmene izin vermem,” dedim net bir sesle. Bileğini bırakıp bu kez dikkatlice kolundan tutarak apartmana doğru yönlendirdim.

Daha fazla inatlaşmadan yan yana binaya girdik. Kapıyı açıp içeri geçmemizle birlikte üzerimizdeki o dışarının rüzgarı ve gerginliği geride kaldı. Naz sessizce odaya geçip çantasını fırlatırken, ben de arkasından kapıyı kapatıp derin bir nefes aldım; en azından sağ salim eve gelebilmiştik.

Kapının kapanma sesiyle birlikte salona geçip ceketimi koltuğun üzerine attım. Naz çoktan çantasını fırlatmış, odasına doğru adımlıyordu ama arkasından seslenerek durdurmak zorunda kaldım.

"Naz," dedim, mutfağa doğru yönelirken. "Bak, akşam eve bir arkadaşım gelecek. Haberim olsun yani."

Naz odasının kapısının önünde durdu, başını hafifçe omzunun üzerinden çevirip bana baktı. Gözlerini kocaman devirip sıkıntıyla bir nefes verdi.

"Banane," dedi bıkkın bir ses tonuyla. "İsterse bütün mahalle gelsin, ne haliniz varsa görün."

Cevap vermeme bile izin vermeden kapısını sertçe kapatıp kendini odasına kilitledi.

Kendi kendime homurdandım. “Ya sabır… İlla her şeye bir laf sokacak zaten.”

Aradan çok geçmeden kapı çalındı. Hızlıca koridora geçip kapıyı açtığımda, karşımda çocukluk arkadaşım Yavuz’u gördüm. Yalnız değildi; yanında sevgilisiyle birlikte gelmişti.

"Ooo patron, sonunda kapıyı açabildin," dedi Yavuz sırıtarak, sevgilisinin elini tutarken içeri adım atarken.

"Uzatma Yavuz, geç kalmasaydın erken açardım," diye takıldım ona, kapıyı kapatıp peşlerinden salona geçtim. Geniş koltuğa yerleşip sohbete başladık; geçmiş günlerden, ortak tanıdıklardan konuşurken evdeki o gergin hava biraz olsun dağıldı.

Biz sohbete dalmışken, odasının kapısı gıcırtıyla açıldı. Naz, üzerindeki rahat ev kıyafetleriyle, elinde su bardağı mutfağa doğru yürüyordu. Bizi salonda görünce adımları yavaşladı. Gözleri kısa bir an Yavuz’a ve yanındaki kıza kaydı, ardından mahcup ama kibar bir ifadeyle başını salladı.

"Selam," diye mırıldandı kısaca.

Yavuz’un sevgilisi gözlerini Naz’dan alamadı; hayranlıkla ayağa kalkıp Naz’a doğru bir adım attı. “Oha…” dedi, şaşkınlık ve beğeni dolu bir sesle. “Çok güzelmişsin sen! Yavuz, gördün mü, kız inanılmaz tatlı!”

Naz, gelen bu ani ve samimi iltifat karşısında hafifçe irkildi, yanakları istemsizce kızarırken utangaç bir tebessümle “Teşekkür ederim…” diyebildi.

Yavuz gülerek başını sallarken, ben de istemsizce kaşlarımı kaldırıp Naz’a baktım; odadan yeni çıkmış, saçları dağınık haldeki o haliyle bile gerçekten inkar edilemeyecek kadar güzel duruyordu.

Yavuz’un sevgilisi heyecanla yerinde kıpırdandı ve elini uzatıp Naz’ın bileğinden hafifçe tuttu. "Ay yalnız başına ne öyle köşede köşede duruyorsun, gel hadi bizimle otur, kaynatırız biraz!" dedi ısrarcı bir tatlılıkla.

Naz başta biraz tereddüt edip bana doğru bir bakış attı, ardından omuz silkip hafifçe gülümsedi. "Şey, peki madem... Olur," diyerek yanı başlarındaki tekli koltuğa ilişiverdi.

Kızla hemen koyu bir sohbete başladılar; okuldan, kıyafetlerden ve ortak konulardan konuşurken Naz’ın o sert ve inatçı hali biraz olsun yumuşamıştı. Ben mutfaktan içecekleri getirip masaya bırakırken, Yavuz koltuğa yayılmış bir şekilde ikisine bakıyordu.

Gözlerini Naz’dan çekip bana doğru çevirdi ve kafası karışmış bir ifadeyle sordu:

"Alaz, kardeş... Bu arada, ev arkadaşın falan galiba?" dedi Naz’ı işaret ederek. "Daha önce hiç bahsetmemiştin."

Naz, Yavuz’un sorusu üzerine elindeki bardağı masaya bırakıp başını kaldırdı. Göz göze geldiğimizde tek kaşını kaldırarak onaylarcasına başını salladı, lafı bana bıraktı.

"Öyle diyebiliriz," diye mırıldandım bardağı elime alırken, gözlerimi Naz’dan ayırmadan. "Yeni... ev arkadaşımız diyelim."

Sohbet giderek koyulaştı; Yavuz’un bitmek bilmeyen absürt anıları ve sevgilisinin neşeli kahkahaları salonu doldururken, günün yorgunluğu ve yaşadığımız o kadar olay Naz’ın üzerinde ağır bir baskı kurmaya başlamıştı.

İlk başta sohbete ortak olup hafifçe gülümseyen Naz, yavaş yavaş sessizleşti. Göz kapakları ağırlaşmaya başladı, birkaç kez başı öne doğru düştü ama kendini toplamak için direndi. Ancak bu direnç çok uzun sürmedi; en son Yavuz’un sevgilisinin anlattığı bir şeye mırıldanarak karşılık vermeye çalışırken, başı dayandığı koltuğun kenarına yaslandı ve derin bir uykuya teslim oldu.

Nefes alış verişleri yavaşlamış, yüzündeki o sert ve inatçı ifade yerini tamamen masum, huzurlu bir uyku siluetine bırakmıştı.

Yavuz’un sevgilisi lafın ortasında durup parmağıyla Naz’ı işaret etti. "Ayy, kıyamam ya, çocuk sızıp kaldı resmen," diye fısıldadı gülerek. "Bugün epey yorulmuş olmalı."

Yavuz başını sallayıp hafifçe güldü ve bana doğru dönüp göz kırptı. "Desene senin ev arkadaşının pili erken bitti patron."

Gözlerimi Naz’ın uyuyan, hafifçe aralık dudaklarında ve huzursuz günün ardından nihayet gevşemiş yüzünde gezdirdim. İçimden istemsizce bir tebessüm geçerken, sesimi alçalttım. "Öyle... Bütün gün başımın etini yedi zaten, sonunda sustu." dedim, ama sesimdeki o yumuşak tonu saklayamamıştım.

Yavuz’un sevgilisi, koltukta mışıl mışıl uyuyan Naz’a sevgi dolu bir bakış attıktan sonra aniden başını bana çevirdi. Gözlerinde muzip ve her şeyi çözen o kadınsı sezgi parlıyordu.

Hafifçe öne doğru eğilip masaya yaslandı ve fısıltıyla ama imalı bir ses tonuyla, "Hadi ama..." dedi. "Sen bu kıza yanıksın, değil mi? Belli ediyorsun ama çaktırmamaya çalışıyorsun."

Cümleyi duymamla birlikte içtiğim su boğazıma kaçacak gibi oldu. Refleks olarak öksürmemek için kendimi kasarken, gözlerim irileşti.

"Ne? Ne yanığı be, kafayı mı sıyırdın sen?" diye sesimi olabildiğince sert ve umursamaz çıkarmaya çalışarak hemen savunmaya geçtim. "Saçmalama Allah aşkına! Ne seveceğim bunu? Görmüyor musun, sürekli başımı ağrıtıyor, dik dik konuşuyor. Hem Allah aşkına tipine bak, çirkinin teki zaten!"

Yavuz, yanındaki kızın bu tespiti karşısında kahkahasını tutamayarak araya girdi ve kahvesinden bir yudum alırken keyifle sırıtarak onayladı: "Valla patron, yengen haklı gibi ha... İlk defa bir kız için bu kadar sabırlı davrandığını görüyorum."

"Uzatmayın lan!" diye tısladım bu sefer, sesimin uykudaki Naz’ı uyandıracak kadar yükselmemesine dikkat ederek. Yanaklarımda oluşan o hafif sıcaklığı gizlemek için hızla arkama yaslandım ve kollarımı göğsümde kavuşturdum. "Öylesine kalıyor burada, hepsi bu. Başka bir şey yok!"

Kız muzipçe gülümseyerek göz kırptı. "He he, kesin öyledir..." dedi, ama üstelemedi. Ben ise içeriden yayılan o garip panik dalgasını bastırmaya çalışarak bakışlarımı tekrar uyuyan Naz’a çevirdim; içimden, İnşallah duymamıştır, diye geçirmeden edemedim.

Yavuz’un sevgilisi gözlerini kocaman açarak hafifçe omzuma vurdu ve inanamaz bir ifadeyle başını salladı.

“Şaka yapıyorsun herhalde!” diye fısıldadı kınayan bir ses tonuyla. “Nasıl çirkin dersin o kıza, uykusunda bile melek gibi duruyor! Taş bebek maşallahı var, sen kör falan olmalısın.”

Hemen savunmaya geçip ellerimi iki yana açtım. “Görmüyorsunuz tabi sabahları benden çektiklerini! Bir de bana sorun bakalım melek mi şeytan mı?” diye homurdandım, ama sesimdeki o sert çıkış eskisi kadar güçlü değildi.

Yavuz keyifle sırıtarak bardağını masaya bıraktı. “Valla patron, yengen haklı. Normalde bir kız senin evinde böyle sızıp kalsa sabahı göremezdi dışarı atardın. Şimdi burada mışıl mışıl uyuyor, üstüne bir de savunuyorsun.”

“Savunmuyorum, sadece gerçekleri söylüyorum,” diye tersledim onu, ama bakışlarım istemsizce yine koltukta uyuyan Naz’a kaydı. Gerçekten de saçları omuzlarına dökülmüş, yüzündeki o sert çizgiler uykunun huzuruyla silinmişti; haklıydı, melekten farkı yoktu. Tabii ki bunu onlara asla söylemezdim.

Yavuz’un sevgilisi tatlı bir tebessümle başını salladı. “Neyse neyse, sen inkar etmeye devam et,” dedi imalı bir sesle. “Biz kalkalım artık, geç oldu.”

Yavuz homurdanarak ayağa kalktı. “Neyse patron, biz kaçalım. Yengen de yoruldu zaten.”

Onları kapıya kadar geçirip uğurladım, kapıyı kapatıp arkamı döndüğümde salonun o sessizliğine yeniden gömüldüm. Derin bir nefes alıp salona geri yürüdüm; Naz hâlâ bıraktığım gibi, koltukta kıvrılmış uyuyordu.

Yavuzları uğurlayıp kapıyı kapattıktan sonra salona döndüm. Naz hâlâ koltukta kıvrılmış, mışıl mışıl uyuyordu. Derin bir nefes alarak mutfağa geçtim. Buzdolabından birkaç malzeme çıkarıp hızlıca, yiyebileceği hafif bir şeyler hazırladım; malum, kaç saattir okulda ve dışarıda koşturup durmuştu, üstüne bir de o panik atlatmıştı.

Hazırladığım tabakla birlikte tekrar salona döndüm, sehpaya bırakıp koltuğun kenarına çömeldim.

Yüzüne düşen o dağınık saç tutamını parmaklarıyla geriye ittim. “Naz…” diye fısıldadım yumuşak bir sesle. “Uyan hadi, biraz bir şeyler ye, öyle yatarsın.”

Naz homurdanarak başını başka bir yöne çevirdi, gözlerini bile açmadan elini sallayarak beni ittirmeye çalıştı. “Bırak uykum var… İstemiyorum…” diye mırıldandı uykulu ve huysuz bir sesle.

“Hadi ama inat etme, kaç saatir bir şey yemedin,” diye ısrar ettim, hafifçe omzundan dürterek. “Kalk da iki lokma bir şey at ağzına.”

Gözlerini yarıya kadar açıp kafasını kaldırdı, bıkkınlıkla bana baktı. “Uykum var diyorum sana, rahat bırak! Hem sen demin ‘çirkinin teki’ demiyor muydun arkamdan? Ne oldu, şimdi mama mı veriyorsun?” diye lafı gediğine oturtuverdi.

O an beynimden vurulmuşa döndüm; demek ki az önce Yavuz ve sevgilisiyle konuşurken söylediklerimi yarım yamalak da olsa duymuştu!

Yüzüm istemsizce kasılırken içimden kendime en ağır küfürleri sıralıyordum. Seni dilenci beyinli Alaz, diye geçirdim kendi kendime. Gitmiş koca kızın yüzüne çirkin dedin, şimdi de yakalandın işte. Allah kahretsin seni!

Yutkunarak boğazımı temizledim, toparlanmaya çalışarak gözlerimi kaçırdım. “Şey… Ben öyle demek istemedim, lafın gelişi…” diye mırıldandım, hayatımda ilk defa köşeye sıkışmış hissederek.

“sus uyuyorum ben…” dedi uykusunu alamamış bir sesle o an sinirlendim “kızım ne deseydim? bana çalışıyor ondan yanımda kalıyormu deseydim? tabiki bizi şey sanarlar.” dedim sonunda oda gözlerini araladı yüzüme baktı inatla “ne sanarlar?” dedi bütün sabrımı sınayarak

birden kollarının altından tutuğum gibi onu büyük koltuğa yanıma oturttum ve tepsiyi kucağıma aldım ona yedirmek için “ya napıyosun ya-“ demesine kalmadan o küçük ağzına bişeyler sıkıştırdım “şşt!”

“Sus, uyuyorum ben…” dedi, uykusunu hâlâ tam alamamış huysuz ve buğulu bir sesle.

O an içimdeki sabır zinciri küt diye kopuverdi. Tepesinde dikilip sinirle soludum. “Kızım, ne deseydim? ‘Bana aşık, ondan yanımda kalıyor’ mu deseydim? Tabii ki bizi yanlış anlarlardı, o yüzden öyle söyledim!” diye patladım.

Naz, bu ani çıkışım üzerine sonunda gözlerini iyice araladı; başını kaldırıp yorgun ama meydan okuyan gözleriyle yüzüme dikti. Bütün sabrımı sınamakta üstüne yoktu. “Ne sanarlarmış?” dedi, sesindeki o inatçı tınıyla.

Cevap vermeme bile izin vermeden, ani bir hamleyle kollarının altından tuttuğum gibi onu geniş koltuğa, yanıma dik oturtuverdim. Masadaki tepsiyi kapıp kucağına doğru uzattım.

“Ya ne yapıyorsun ya—” demesine kalmadan, hazırladığım lokmalardan birini kaptığım gibi küçük ağzına tıkıştırdım. “Şşşt! Konuşma, ye!”

Ağzı dolduğu için irileşen gözleriyle bana bakıp homurdanmaya çalıştı. Ben ise elimdeki çatalla onu beslemeye devam ederken, o çiğnemek zorunda kaldığı için mecburen susuyordu. Birkaç lokma yuttuktan sonra soluklandı, çatalı itip kafasını yana eğdi.

“Bu arada…” dedi, kısık ve imalı bir sesle. “Yarın akşam okulda parti var. Bilmem haberin var mı ama hoca özellikle davet etti.”

Elimdeki çatal havada kaldı. Kaşlarım anında çatıldı. “Ne partisiymiş o? Kim çıkarıyor şimdi bu mertliği başımıza?”

“Öğrencilerin düzenlediği hoş geldin partisi işte,” dedi omuz silkerek. “Yarın okulda ders falan yok zaten kutlama var, herkes gidecek.”

Sertçe nefes verip tepsiyi sehpaya bıraktım. “Unut onu, Naz. Hiçbir yere gitmiyorsun.”

“Ne demek gitmiyorum?” diye diklendi hemen, gözleri parlayarak. “Hoca özellikle ‘mutlaka gel’ dedi, sana ne oluyor hem?”

“Bana oluyor,” dedim dişlerimin arasından, sesimdeki otoriter tondan ödün vermeyerek. “Dün olanları unuttun galiba. O mafya bozuntuları ortalıkta cirit atarken dışarısı senin için güvenli değil. O yüzden o partiye falan gitmiyorsun.”

Naz öfkeyle soluyup kollarını göğsünde kavuşturdu. “Sen benim babam mısın ya da korumam mı? İstediğim yere giderim!”

Gözlerimi kıstım, ona biraz daha yaklaşıp sesimi alçalttım. “Koruman değilim ama bu evde kaldığın sürece kuralları ben koyarım. Yarın için… bakarız.”

—Bölüm sonu—

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.