Naz homurdanarak kollarını göğsünde kavuşturdu ve yüzünü başka bir yöne çevirdi, ama itiraz etmekten şimdilik vazgeçmiş gibiydi. Elindeki tepsiden bir lokma daha almasını beklerken, aklıma gelmesi gereken o önemli detayı hatırladım.
Çatalı hafifçe tabağın kenarına bıraktım ve sesimi biraz daha yumuşatarak, "Bu arada," dedim. "Yarın parti marti yok, unut onları. Sabah erkenden hastaneye, kalp kontrolüne gideceğiz. Randevuyu aldım."
Naz, duyduğu şeyle birlikte aniden kafasını çevirdi; gözlerindeki o inatçı ve asi ifade yerini kısa bir anlığına şaşkınlığa, ardından da kabullenişe bıraktı. Dünkü korku dolu anlar ve yaşadığı panikatağın üstüne bu kontrolün şart olduğunu o da biliyordu.
İtiraz etmesini ya da yine homurdanmasını beklerken, omuzları hafifçe düştü ve derin bir nefes aldı. Başını yavaşça sallayıp, "Tamam..." diye mırıldandı, sesindeki o keskin tını kaybolmuştu. "Gideriz..."
İçimdeki o gergin düğüm biraz olsun çözülürken, tepsiden aldığım son lokmayı uzattım. "Aferin, yemeğini bitir de bari rahat rahat uyu," dedim, istem dışı bir tebessümle. Naz bu kez uzattığım lokmayı sessizce yedi, ardından yorgunluğa daha fazla direnemeyerek başını koltuğun yastığına bıraktı ve kısa süre içinde yeniden derin bir uykuya dalıverdi.
Derin bir nefes alıp uyuyan kadına baktım. Başını koltuğun yastığına koyduğu gibi yine kendinden geçmişti.
Hafifçe homurdanarak koltuğun kenarına yaklaştım ve omzundan dürttüm. “Nasıl bu kadar kısa sürede uyuyabiliyorsun kızım sen? Yavru kedi gibisin maşallah,” diye mırıldandım. “Hadi kalk, yatağına git. Orayı da mı ben taşıyayım?”
Naz, gözlerini bile aralamadan elini sallayıp beni iter gibi mırıldandı. “Bırak… Kalkamayacağım, uykum var…”
Gözlerimi devirdim. Koltukta boynu tutulmuş şekilde sabaha kadar uyursa bütün günü baş ağrısıyla geçireceğini bildiğim için daha fazla uzatmadım. Kollarımı uzatıp onu bir hamlede kucağıma aldığım gibi odasına taşıdım. Yatağa doğru yaklaşıp dikkatlice, pamuk taşır gibi yatağın ortasına bıraktım.
Tam arkamı dönüp çıkacaktım ki, Naz gözlerini yarıya kadar açıp homurdanarak yataktan doğrulmaya çalıştı. “Ne yapıyorsun ya, git odandan... Ben bu yatakta yatmam, rahatım iyiydi koltukta.”
“Yat ulan yatağına, sabrımı sınama,” diyerek onu geri bastırmak istedim ama inatla bacaklarını yataktan sarkıtıp inmeme hamleleri yapmaya başladı. “Yatmayacağım dedim! Tutma beni!”
İnatçılığı karşısında sabrım taşmak üzereyken, başka çarem kalmadığını anladım. Bir hışımla ayakkabılarımı fırlatıp ben de yatağa girdim ve kollarımı beline dolayarak onu sıkıca kendime çektim, yatağa yatırdım. Bedenimle üzerini kapatıp hareket etmesini engellerken kulağına doğru eğildim.
“Eğer bir kez daha yataktan inmeye çalışırsan sabaha kadar bu pozisyonda kilitli kalırız, anladın mı?” dedim, sesimdeki o tehditkar ama alaycı tonda.
Naz, üzerindeki ağırlığımla ve bu yakınlıkla nefesini tuttu; yanaklarının karanlıkta bile kızardığını hissedebiliyordum. “Sen... Sen ne yapıyorsun be! Kalksana şuradan!” diye fısıldayarak sırtıma vurmaya çalıştı ama ellerini kollarının arasına sıkıştırdığım için hareket edemiyordu.
“Hadi uyu artık, yorulduğum kadar vardım zaten,” dedim gözlerimi kapatarak. Birkaç saniye daha homurdanıp elleriyle beni itmeye çalıştı, ancak yorgunluğu sonunda galip geldi. Pes ederek derin bir soluk bıraktı ve sonunda kıpırdanmayı kesip uykuya teslim oldu.
O, nihayet kavgayı bırakıp sakinleştiğinde, ben de yorgunluğun ve gecenin stresiyle gözlerimi kapamıştım. Fakat bir süre sonra burnuma dolan o taze, vanilya ve hafif şampuan kokusu tüm zihnimi esir aldı. Derin bir nefes aldığımda koku ciğerlerime doldu; sanki bütün gün koşturan, gürültü yapan o inatçı kız o değilmiş gibi, bu koku aniden içimdeki tüm öfkeyi ve gerginliği emip götürdü.
Gözlerimi açmadan, istemsizce yüzümü saçlarının arasına gömdüm. Burnum saç tellerine sürtünürken içimdeki o mayhoşluk büyüdü. Kendime bunun tamamen yanlış olduğunu, şu an yaptığım şeyin sıfır mantığı olduğunu defalarca söyledim; sabah uyanınca bana kuracağı cümleleri, atacağı trip ve patlatacağı tokatları şimdiden tahmin edebiliyordum. Kalkmalı, salona gitmeliyim, diye geçirdim içimden.
Ama ne bacaklarım kıpırdayabildi ne de kollarım belindeki o çemberi gevşetebildi. Bedenim sanki o kokuya ve bu yakınlığa mühürlenmiş gibi yerinden kımıldayamıyordu. Bir elim istemsizce saçlarına doğru kaydı, parmaklarım yumuşak tutamların arasında dolanırken sessizce mırıldandım:
“sikicem, nasıl kalkacağım ben şimdi…”
Gece ilerledikçe odadaki sessizlik derinleşti. Kollarımın arasında mışıl mışıl uyuyan Naz, uykusunda rahatsız bir hareketle kıpırdandı. Dudaklarından kaçan boğuk bir mırıltıyla birlikte, benden uzaklaşmak yerine tam tersi bir hamle yaparak biraz daha bana doğru sokuldu.
Soğuktan kaçan bir kedi gibi yüzünü göğsüme gömdü; başı tam çene hizzama denk gelirken, elleri refleks olarak tişörtümün kumaşına sımsıkı tutundu. O an nefesim kesilir gibi oldu. Teninin sıcaklığı tenime değdiği andan itibaren vücudumdaki tüm kaslar istemsizce kasıldı.
Sabahın bu ilk saatlerinde mantığım bana bas bas bağırmaya başladı: Kalk, Alaz. Kendi odana git, bu kız uyanmadan buradan toz ol.
Gözlerimi zorla aralayıp yataktan kalkmak için kollarımı gevşetmeye yeltendim. Ancak saçlarından yayılan o tatlı koku, sanki görünmez bir sarmaşık gibi etrafımı sarmış, bütün irademi felç etmişti. Uyku bastıran ağır bir dalga gibi beynime hücum ederken, göz kapaklarım çelikten yapılmışçasına ağırlaştı. Kımıldamak, ondan ayrılmak o kadar imkansız geldi ki...
Kendi kendime lanet okuyarak derin bir nefes aldım ve başımı hafifçe yastığa geri bıraktım. Dudaklarım saçlarının arasına sürtünürken, “Allah’ım sen sabır ver…” diye fısıldadım kendi kendine. Gözlerimi yeniden kapattığımda, o koku ve huzur her şeyin önüne geçti; kalkmak falan aklımdan tamamen uçup gitti, kendimi yeniden uykunun kollarına bıraktım.
Sabahın erken saatlerinde odanın içine sızan güneş ışığı yüzüme vururken, kulağımın dibinde kopan kulak zarı patlatacak cinsten bir çığlıkla aniden gözlerimi açtım.
“Aaaaa!”
Gözlerimi kırpıştırarak ne olduğunu anlamaya çalışırken, üzerimdeki ağırlık birden bire yok oldu. Naz, yatakta bir yay gibi fırlamış, kollarını göğsünde kavuşturmuş ve dehşet içinde gözlerini açarak bana bakıyordu. Yanakları utançtan ve şoktan kıpkırmızı kesilmişti.
“Sen… Sen ne arıyorsun burada be! Hırsız mı var, ne yapıyorsun yatağımda!” diye bağırmaya başladı, eliyle yastığı kapıp kafama vurmaya yeltenerek.
Gözlerim uykusuzluktan bıkkınlıkla kapanırken, derin bir iç çektim. Başımı yastıktan kaldırıp kafamı ellerimin arasına aldım.
“Kızım, sabaha karşı çığlık atmayı ne zaman bırakacaksın?” diye mırıldandım, sesimdeki o uykulu ve inanılmaz bıkkın tonla. Gözlerimi ovuşturup doğrulurken homurdanmaya devam ettim. “Dün gece zorla indirmeyeyim diye üstümde tepişen sendin, hatırlatırım. Koltuktan buraya ben taşıdım, sen de inmemek için sarıldın.”
Naz, söylediklerimle birlikte duraksadı; kaşları çatıldı, zihninde dün gecenin parça parça hatıraları birleşirken yanaklarındaki o kızarıklık daha da koyulaştı. Ama asla suçunu kabul etmeyecek o inatçı yapısıyla hemen diklendi.
“Yalancı! Kesin sen beni kendi yatığına taşıyıp rahat rahat uyumuşsundur, pislik herif!” diye çıkıştı, hâlâ elindeki yastığı bana fırlatmaya hazırlanarak.
Yataktan ağır adımlarla kalkıp esneyerek kapıya doğru yöneldim. Arkamı dönmeden önce tek kaşımı kaldırıp ona baktım. “Hadi uzatma da hazırlan, bugün hastaneye kalp kontrolüne gideceğiz, unutma.”
Kapıya doğru yöneldiğim sırada, son bir kez arkama dönüp o dağılmış yatağa ve içerideki huysuz tavırlarıyla ortalığı ayağa kaldıran Naz’a baktım.
Gece boyunca omuzlarımda hissettiğim o huzurlu ağırlığı, saçlarından burnuma dolan o kokuyu ve ne kadar deliksiz, ne kadar rahat uyuduğunu birden fark ettim. Günlerdir süren koşturmacanın, stresin ve kavgaların ortasında sanki uzun zamandır ilk defa kafam bu kadar rahat uyumuştum. İçimden istemsizce geçen o yumuşak dalgayı bastırmak için hızla yüzümü asıp kapıdan çıktım.
“Beş dakikaya çıkıyorum, yavaş olursan kalırsın!” diye arkamdan homurdanan Naz’ın sesini duydum.
Mutfağa geçip kendime hızlıca bir kahve koyarken, içeriden gelen dolap kapaklarının çarpma seslerini, söylene söylene hazırlanırken kendi kendine konuşmalarını dinliyordum. “Pislik herif… Bir de utanmadan yatağıma girmiş… Kafayı yiyeceğim…” diye mırıldanışları mutfağa kadar geliyordu.
Kahvemden bir yudum alıp kafamı sallayarak hafifçe gülümsedim. Bütün bu söylenmelerine ve inatçılığına rağmen, az sonra hastaneye gitmek zorunda olduğumuz gerçeği yüzümüze çarpacaktı; ama en azından bu sabah, dünkü o korku dolu günün aksine, evde hâlâ ses soluk vardı ve Naz iyiydi.
Aradan geçen on dakikalık sürenin ardından Naz, sonunda homurdanarak ve üzerindeki kıyafetleri çekiştirerek odadan çıktı. Saçları hâlâ hafif dağınıktı ama en azından hastaneye gitmeye hazır görünüyordu. Çantasını omzuna takıp kapıya doğru yöneldiğinde, ben de anahtarları alıp arkasından adımladım.
Binadan çıkıp kapının önüne geldiğimizde, her zamanki gibi sokağın köşesinde park edilmiş duran motoruma doğru yöneldim. Kaskı elime alıp Naz'a uzatacakken, o durduğu yerde kaskı görünce adeta taş kesildi.
Gözlerini kocaman açarak ellerini beline koydu ve başını iki yana salladı. “Sakın!” dedi, kesin bir dille. “Sakın bana o motorla hastaneye gideceğimizi söyleme, Alaz.”
Kaskı havada tutarak tek kaşımı kaldırdım. “Ne var motorda? Trafiğe takılmadan yirmi dakikada oradayız işte, ne güzel.”
“Güzel falan değil!” diye çıkıştı, yüzü aniden gerilerek. “Dün olanlardan sonra o iki tekerlekli tabuta asla binmem! Kalp kontrolüne gidiyoruz diyoruz, farkında mısın? O motorun üstünde kalpten giderim ben asıl! Araban falan yok mu senin, insan gibi gidelim!”
Haklı olduğu gerçeğini yüzüme çarptığında sesimi çıkarmadım; dünkü korku dolu anlardan sonra haklı olarak temkinli yaklaşıyordu. Kaskı oflayarak tekrar motorun selesine bıraktım ve cebimden arabanın anahtarını çıkardım.
“Tamam, tamam uzatma,” dedim ellerimi teslim olur gibi havaya kaldırarak. “Sakin ol melek yüzlü bela, arabayla gidiyoruz.”
Naz bu cevabım üzerine gözlerini devirdi ama yüzündeki o gergin ifade biraz olsun yumuşadı. Sessizce park halindeki arabaya doğru yürüyüp ön koltuğa bindi. Ben de binip motoru çalıştırdım, hastaneye doğru yola koyulduk.
Yol boyunca arabanın içindeki o inatlaşma bir an olsun durmadı. Naz, radyoda çalan şarkıya laf sokarak, trafiğin yavaş akışına tepki göstererek ya da yolun ortasında sürüş tarzımı eleştirerek beni delirtmeyi başarmıştı.
“Şeride baksana Alaz, yarım saattir sola kayıyorsun, ehliyeti hangi bakkaldan aldın acaba?” diye homurdandı yine kollarını bağlayarak.
“Kızım sus artık, yolda bıktırdın valla! Kendin kullanmak istiyorsan buyur direksiyon senin olsun,” diye patladım en sonunda, arabayı hastanenin otoparkına yanaştırırken.
Gözlerini devirip arabadan indi, hastaneye girerken bile söylenmeye devam etti. Neyse ki randevu saatimiz gelmişti de çok bekletilmeden kardiyoloji uzmanının odasına alındık.
Doktor, Naz’ın dünkü tetkik sonuçlarını ve EKG kağıtlarını masaya serip incelemeye koyuldu. Bir süre sessizce kağıtlara baktıktan sonra başını kaldırıp ikimize birden gözlüklerinin üstünden baktı. Yüzünde hafif, imalı bir tebessüm belirdi.
“Evet, dünkü o panik atak ve stres tablosu epey yormuş kalbini,” dedi doktor, ardından bana dönerek ekledi: “Kocanız mı beyefendi?”
O an odadaki hava birden bire buz kesti.
Naz, duyduğu cümleyle birlikte oturduğu yerde resmen elektrik çarpmış gibi dikleşti; yanakları anında kıpkırmızı olurken gözleri şokla kocaman açıldı. Refleks olarak ellerini iki yana sallayıp hızla öne atıldı.
“Ne? Ne kocası!” diye neredeyse çığlığı basacaktı. “Allah korusun! Tövbe haşa! Yok, ne kocası hocam, arkadaşı… Şey, sadece ev arkadaşı! Yanlış anladınız siz, vallahi uzaktan yakından alakamız yok!”
Naz’ın bu kadar ani ve panikle kendini savunması, üstüne bir de sanki veba bulaşmış gibi benden uzaklaşmaya çalışması içimde tarifsiz bir gariplik yaratırken, kaşlarım istemsizce çatıldı.
Ben daha tek kelime edemeden doktor hafifçe gülümseyip önündeki kağıtlara geri döndü. “Pekala, sakin olun hanımefendi, sadece bir tahmindi…” diye mırıldandı, ama yüzündeki o ifadeden hala bize inanmadığı çok net anlaşılıyordu.
Doktor önündeki dosyalardan başını kaldırıp ciddi bir ifadeyle ikimize baktı. Naz hâlâ az önceki "koca" meselesinin şokunu atlatmaya çalışırken, doktorun yüzündeki ifadenin değiştiğini görünce anında gerildi.
“Genel olarak dünkü krizin bıraktığı etkiler ve EKG sonuçlarınız temiz görünüyor, şimdilik akut bir tehlike yok,” dedi doktor, ilk başta biraz rahatlatarak. Ancak hemen ardından ciddiyetle devam etti: “Fakat detaylı tetkiklerde kalpteki o ritim bozukluğuna sebep olan yapısal bir durum tespit ettik. Bu durum ileride tekrarlayabilir, o yüzden fazla gecikmeden bir ameliyat planlamamız gerekiyor.”
Odadaki sessizlik bir anda bıçak gibi kesildi.
Naz’ın yüzündeki o inatçı ve gergin ifade aniden soldu; renkli dudakları aralandı ama ses çıkmadı. “Ameliyat mı?” diye mırıldandı, kelime ağzından zorlukla dökülürken gözlerindeki o korku dalgası yeniden yüzeye çıktı.
Ben de yerimde dikleşip kaşlarımı çattım. Kalbinin bu kadar hassas olduğunu biliyordum ama ameliyat kelimesi ortama aniden ağır bir buzluk düşürmüştü.
“Nasıl bir ameliyat hocam? Riskli mi?” diye sordum, sesimdeki o endişeyi gizlemeye çalışarak hemen doktorun masasına doğru biraz daha eğilerek.
Doktor sakin bir tonda açıklamaya başladı: “Korkulacak büyük, açık bir ameliyat değil, kapalı bir operasyonla bu sorunu kalıcı olarak çözebiliriz. Ama yapılmazsa bu panik ataklar ve ritim bozuklukları tetiklenmeye devam eder.”
Naz oturduğu yerde ellerini birbirine kenetlemiş, parmak eklemleri bembeyaz olana kadar sıkıyordu. Korkudan küçücük kalmıştı. Gözlerinin dolmaya başladığını fark ettiğim an, istemsizce elimi uzatıp sandalyede oturan Naz'ın omzuna koydum ve hafifçe sıktım. Bu kez itiraz etmedi, sadece başını öne eğip derin bir nefes almaya çalıştı.
Naz, omzuma dokunan elime bile tepki vermedi. Kulaklarında uğuldayan o kelimenin, ameliyat sözcüğünün ağırlığı altında ezilmiş gibiydi. Sandalyeden yavaşça kalktı, yüzü kireç gibi beyazdı ve bana ya da doktora tek kelime bile etmeden arkasını dönüp odadan çıktı. Kapının kapanma sesi hafifçe yankılandı.
O çıktığı an, doktorla baş başa kaldık. Doktor gözlüğünü hafifçe indirip ciddi ve yorgun bir bakışla bana doğru eğildi.
“Bakın Alaz bey,” dedi sesini alçaltarak. “Kızın yanında çok belli etmek istemedim ama bu durumu daha fazla erteleyemeyiz. Yapısal sorun risk taşıyor; çok fazla zamanımız kalmadı. Önümüzdeki birkaç hafta içinde bu operasyonun mutlaka yapılması gerekiyor.”
Doktorun cümleleri beynimde çınlarken, içimdeki o sıkıntı dalgası büyüdü. “Anladım hocam, halledeceğiz,” diyebildim sadece, sesimdeki o sert tonu korumaya çalışarak. Ama içten içe kafamda başka bir fırtına kopuyordu.
Özel hastanenin, bu operasyonun ve sonrasındaki sürecin maliyeti az buz bir para değildi. Şu anki birikimimle bu parayı tek başına karşılayabilmem imkansızdı. Doktorla vedalaşıp odadan çıktığımda, Naz’ı hastane koridorundaki plastik sandalyelerden birinde, elleri dizlerinin arasında sessizce otururken buldum.
Adımlarımın yönünü hastane koridorundaki bekleme alanına çevirirken zihnimdeki hesaplar giderek tehlikeli bir hal alıyordu. Cihangir’den kaç iş isteyebilirim? diye geçirdim içimden, dişlerimi sıkarak. Ne kadar sürede biter? Kaç kişi öldürürüm da bu parayı hemen denkleştiririm? Yeraltının o acımasız kuralları ve pis işleri bir an için zihnimden film şeridi gibi geçti; Naz’ın o sessiz, korku dolu hâlini gördüğüm an, gerekirse o dünyayı altüst edeceğimi biliyordum.
Naz, koridorun köşesindeki plastik sandalyelerden birine büzüşmüş, öylece boşluğa bakıyordu. Ağlamıyordu ama göz bebeklerindeki o odaklanmış ve dalgın ifade, içindeki fırtınanın dışarıya yansımasıydı.
Hiçbir şey söylemeden yanındaki boş sandalyeye oturdum. Ne "iyi misin" diye sordum ne de teselli etmeye çalıştım; çünkü biliyordum ki şu an ne söylesem boştı. Bir süre sessizce hastanenin antiseptik kokulu koridorunda yan yana oturduk.
Nihayet başını yavaşça bana çevirdi; gözlerindeki o yorgunluk içimi acıttı. Hâlâ tek kelime etmiyordu.
Yerimden ağırca kalkıp elimi uzattım. "Hadi," dedim, sesim olabildiğince yumuşak çıkmaya çalışarak. "Sahile gidelim mi?"
Naz, uzattığım elime ve yüzüme uzun uzun baktı. İtiraz edecek, "Ne işimiz var sahilde" diyecek gücü bile kalmamıştı. Derin bir soluk alıp başını yavaşça salladı ve oturduğu yerden kalktı.
Hastaneden sessizlik içinde çıkıp arabaya bindiğimizde, İstanbul’un gri havasının altında, sahil yoluna doğru sessizce direksiyon kırdım.
Arabayı sahil kenarında sakin bir köşeye çekip stop ettim. Denizden gelen hafif rüzgâr arabanın pencerelerinden içeri sızarken, ikimiz de uzun süre dışarıdaki dalgalara baktık. Sessizlik, aramızdaki o kalın duvar gibi duruyordu ama bu kez boğucu değil, ağır bir hüzünle doluydu.
Naz, ellerini kucağında sıkıca birbirine kenetlemişti. Gözleri denizin ufka birleştiği yerde sabitlenmişti, sanki geçmişin hayaletlerini denizin dalgalarında arıyordu.
Derin, titrek bir nefes aldı. Sesindeki o her zamanki inatçı ve sert tondan eser yoktu; kırılgan, fısıltı gibi bir sesle konuşmaya başladı:
"Benim annem de..." dedi, sesi hafifçe çatlayarak. "Böyle bir ritim bozukluğu yüzünden öldü, Alaz. Çok küçüktüm ama o anı hiç unutmadım. Gözlerimin önünde gitti... Doktorlar yetişemedi."
O an içimde bir yerlerin buz kestiğini hissettim. Başımı ona çevirdim ama tek kelime edemedim. Naz, başını önüne eğip yutkundu, devam etti:
"Babamsa... Annemin yokluğunu kaldıramadı. O günden sonra zaten yaşayan bir ölü gibiydi. Birkaç yıl sonra da..." Durdu, yutkunmakta zorlandı. "Aynı hastanenin psikiyatri servisinden çıktıktan kısa bir süre sonra, dayanamayıp intihar etti."
Gözlerindeki o direniş tamamen kırılmıştı. Bütün o kimsesizliği, omuzlarındaki o devasa yük ve içindeki derin korku o an çıplak bir şekilde ortaya dökülmüştü.
"Şimdi doktor bana 'ameliyat olmalısın' dediğinde..." Naz’ın omuzları sarsılmaya başladı. "Korkuyorum, Alaz. Annem gibi gitmekten, bu dünyada tek başıma kalmaktan, her şeyin yarım kalmasından çok korkuyorum."
Daha fazla tutamadığı o gözyaşları, sonunda yanaklarından süzülmeye başladı. Hıçkırıklarını içine gömmeye çalışarak sessizce ağlamaya başladı; omuzları her nefesinde titriyor, bütün o saklamaya çalıştığı zırhı yerle bir oluyordu.
Naz’ın sessiz ama iç yakıcı hıçkırıkları arabanın içini doldururken, boğazıma oturan o yumru nefes almama izin vermiyordu. Gözyaşlarını tutmaya çalışırken boğulacak gibi olduğunu gördüğüm an, kapıyı ittiği gibi hızla arabadan dışarı çıktı.
Deniz kenarındaki taşlık alana doğru sendleyerek yürüdü. Hızlı ve kesik kesik nefes almaya çalışıyordu ama göğsündeki o panik dalgası yine boğazını tıkamış, dünkü gibi nefessiz kalmasına neden oluyordu. Göğsünü tutarak iki büklüm kalmıştı.
Kapıyı açıp arabadan fırladığım gibi yanına ulaştım. “Naz!” diye seslenerek kollarından tuttugum an, bütün direnci kırıldı ve bir anda tüm ağırlığıyla bana doğru savruldu. Kollarını boynuma dolayarak göğsüme sımsıkı sarıldı; yüzünü boynuma gömerken hıçkırıkları hınçla hırsla sarsıyordu bedenini.
Nefes almakta zorlandığı için göğsü hızla inip kalkıyordu. O an bütün sertliğim, öfkem, o zihnimde kurduğum tehlikeli planlar ve hesaplar bir anda buhar olup uçtu. Kollarımı beline ve sırtına dolayarak onu kendime daha da bastırdım.
Saçlarına doğru eğilip, sesimdeki o daha önce hiç kimseye göstermediğim şefkatle fısıldadım:
“Şşt… Ağla, bırak gitsin güzelim. Bakmıyorum, kimse görmüyor, tamam… Buradayım, gitmiyorum.”
Kollarımın arasında tir tir titreyen bedenini sıkıca sarıp rüzgara karşı siper olmaya çalıştım; o ağladıkça içimdeki o korkunun yerini onu koruma hırsı aldı. Ne pahasına olursa olsun o ameliyat olacaktı ve ben onu bırakmayacaktım.
Dakikalar boyunca denizin kıyısında, rüzgârın sesine karışan hıçkırıklarıyla öylece durduk. Zaman bizim için durmuş gibiydi; ne geçen arabalar ne de etraftakiler umurumdaydı. Sadece onun göğsümdeki titremesinin yavaş yavaş dinmesini, kesik kesik nefeslerinin yerini düzenli soluklara bırakmasını bekledim.
Sonunda Naz’ın sarsıntıları dindi. Olduğu yerde derin bir iç çektikten sonra burnunu çeke çeke, hâlâ kollarımın arasında kalmaya devam etti. Başını göğsümden kaldırmadan, o minicik hareketle bana biraz daha sokulması içimdeki son direnişi de eritti.
Birkaç saniye daha öylece durduktan sonra, yavaşça geriye çekildi. Gözleri ağlamaktan kapıda kalmış gibi kızarmış, kirpikleri ıslak ıslak birbirine yapışmıştı. Burnunu bir kez daha çekip, etrafa şöyle bir baktıktan sonra yüzünde aniden o her zamanki delice inat ifadesi belirdi.
Denizin dalgalı ve gri sularına bakıp, “Denize girelim mi?” dedi, son derece ciddi bir ses tonuyla.
Olduğum yerde kalakaldım. Kaşlarım havaya kalktı, kulaklarımın beni yanılttığını düşünerek yüzüne baktım.
“Kızım, kafayı mı sıyırdın sen?” diye çıkıştım, sesimdeki şaşkınlığı gizleyemeyerek. “Ağlamaktan beynin mi yandı? Ay Ağustos’un ortası bile olsa İstanbul’un bu rüzgârında, hele ki bu psikolojiden sonra denize girmek neyin kafası?”
Naz, ıslak kirpiklerinin altından bana meydan okurcasına baktı. “Ne var ya? İçimdeki o yangın anca donarak söner belki! Hem bana ne, girmek istiyorum işte!” dedi, yine o inatçı çocuk hâline bürünerek.
Ben daha ağzımı açıp "Saçmalama" demeye kalmadan, Naz ani bir hareketle arkasını döndü ve kumsala doğru koşmaya başladı.
“Hey! Dur lan orada!” diye bağırdım, ama o arkasına bile bakmadan çoraplarını ve ayakkabılarını fırlatıp denizin kıyısına çoktan varmıştı bile. Rüzgârda dalgalanan saçlarıyla birlikte, dize kadar gelen soğuk suya bir anda daldı.
Öfkeyle ve şaşkınlıkla kafamı sallayarak peşinden koştum. “Kızım deli misin, hasta olacaksın! Çık lan o sudan!” diye söylenerek ben de kendimi dalgaların arasına attım.
Su buz gibi keskin bir hançer gibi bacaklarıma saplandığında istemsizce irkildim. Naz ise suyun içinde kahkahayla karışık bir hıçkırıkla kollarını açmış, dalgalara karşı duruyordu. Tam yanına vardığımda, belinden kavradığım gibi onu sudan yukarı kaldırdım.
“Yeter bu kadar delilik, çık dışarı!” diye homurdandım, sırılsıklam olmuşken onu kumsala doğru çekerken.
Naz, elleriyle suya vurup gülmeye çalışsa da, soğuk rüzgârın etkisiyle aniden titremeye başladı. Kendimi onun bu ani ruh hali değişimleri karşısında çaresiz hissederken, montumu çıkarıp hızla sırtına sardım.
Ben montu sırtına atıp onu sudan çıkarmaya çalışırken, Naz aniden kollarımın arasından sıyrıldı ve "Bırak beni, daha yeni başladık!" diye bağırtıyla birlikte daha derinlere doğru koğmaya başladı.
"Naz, şakası yok bunun, çık diyorum!" diye arkasından bağırarak ben de hamle yaptım ama su bir anda boyunu aşmaya başlamıştı bile.
O an fark ettim ki, Naz’ın ilerlediği tarafta zemin hızla alçalıyordu. Ve daha da kötüsü... Naz, yüzme bilmiyordu.
Birkaç adım daha atıp suya daldığında, ayakları tabandan kesildi. Su boyunu aşınca yüzündeki o inatçı ve meydan okuyan gülümseme bir anda dondu; gözlerindeki korku gerçeğe döndü.
“Alaz!” diye tiz ve boğuk bir çığlıkla suya gömüldü.
Kalbim ağzımda atarken saniyeler içinde aramızdaki mesafeyi kapattım. Kollarını sağa sola savurarak can havliyle çırpınan Naz’ın yanına ulaştığım gibi belinden kavradım ve yukarı çektim.
Göğsüme yaslanıp nefes nefese kalırken, elleri can havliyle omzuma tırmandı. Su sıçratarak titreyen bedeniyle bana tutunurken, hem öfkeden hem de korkudan ellerim zangır zangır titriyordu.
Sıkıca kavrayıp onu kıyıya doğru çekerken, sesimdeki o dehşet dolu siniri bastıramadım: “Sen gerçekten kafayı sıyırmışsın! Yüzme bilmediğini unuttun mu, boğulacaktın lan az kalsın!”
Kumsala ayak bastığımızda, Naz dizlerinin üzerine yığıldı. Öksürerek suyu dışarı atmaya çalışırken, hâlâ şokun etkisiyle tir tir titriyordu. Hızla diz çöküp montu tekrar omuzlarına sardım, bu kez itiraz edecek hali bile kalmamıştı.
Naz, kumsalın nemli ve serin kumları üzerine sırtüstü uzandı. Göğsü hala hızlı hızlı inip kalkıyor, ıslak saçları kumların üzerine yayılıyordu. Birkaç saniye nefesini toplamak için sessizce gözlerini kapattı, ardından birden bire kahkahaya boğuldu.
Önce hafif bir mırıltı gibi çıkan o kahkaha, kısa sürede dalga seslerine karışan katıksız bir gülmeye dönüştü. Sırılsıklam, üstü başı kum içinde kalmış halde öylece gülüyordu.
Olduğum yerde dikilmiş, sırılsıklam olmuş tişörtüm ve üstüme yapışan pantolonumla ona bakakaldım. Kafamı iki yana sallayıp sabır dilenir gibi gökyüzüne baktım. “Allah’ım, sen aklıma mukayyet ol,” diye mırıldandım. “Kız resmen ölümden döndü, hâlâ gülüyor.”
Yanına çömelip, “Gülme kızım, deli misin nesin? Az kalsın tahtalı köyü boyluyordun, dalga geçilecek bir tarafı yok bunun!” diye çıkıştım.
Naz, gülmekten kısılmış gözlerini bana çevirdi. Islak kirpiklerinin altından meydan okurcasına sırıtarak, “Ne var ya? Hayatımın en eğlenceli anıydı bence,” dedi. Ardından hızla yerden bir avuç ıslak kum ve suyu birleştirip tam yüzüme doğru fırlattı.
Kumlar ve su damlaları doğrudan gözüme ve ağzıma isabet edince yerimden sıçradım. “Lan!” diye bağırdım, yüzümü sıvazlarken. “Sen kaşındın ama!”
Hemen yerden bir avuç kum alıp ona doğru hamle yaptım. Naz siklet farkını umursamadan hemen doğruldu, o da bana su sıçratarak karşılık verdi. Sahilde sırılsıklam bir halde, çocuk gibi birbirimize su ve kum atarak yine o tanıdık kavganın ortasında bulduk kendimizi.
Bütün o hastane korkusu, ölüm endişesi, o ağır hüzün sanki denizin suyuna karışıp gitmişti; ortada yine o inatçı, bir an olsun durulmayan Naz ve onunla baş etmeye çalışan ben kalmıştım.
Aramızdaki su ve kum savaşı saniyeler içinde tam anlamıyla bir meydan muharebesine dönüştü. Saçlarımızdan sular damlıyor, üzerimizdeki kıyafetler ağırlıktan hareket etmemizi zorlaştırıyordu ama ikimiz de geri adım atmaya niyetli değildik.
Ben üzerime gelen bir avuç suyu kolumla engellemeye çalışırken, Naz birden bire "Ah!" diye bir çığlık koparıp geriye doğru devrildi. Kendini kumlara bırakıp öylece hareketsiz kaldı.
Yüreğim yine ağzıma gelir gibi oldu. “Naz!” diye bağırdım, panikle adımlarımı hızlandırıp yanına koştum. “Kızım iyi misin? Bir yerin mi acıdı?”
Diz çöküp eğildiğim anda, Naz yüzünde kocaman bir zafer sırıtışıyla gözlerini açtı ve eline doldurduğu bir avuç ıslak kumu doğrudan suratıma yapıştırdı!
“Taktik savaşları, Alaz Bey!” diye kahkahayı basarak hemen kaçmaya yeltendi.
Yüzüm gözüm kum içinde kalırken, içimdeki o son sabır ipi de koptu. Hileye başvurduğunu anladığım an öfkeyle homurdandım. “Sen bittin lan!”
O, arkasını dönüp kaçmaya çalışırken aramızdaki mesafeyi tek hamlede kapattım. Daha kaçmasına izin vermeden bileğinden yakaladığım gibi kendime çektim, direnmesine vakit bırakmadan bellerinden kavrayıp havaya kaldırdım ve bir çuval gibi omzuma attım.
“Bırak beni! İmdat, kaçırılıyorum! Alaz indir!” diye sırtımda çırpınmaya, sırtıma elleriyle vurmaya başladı ama artık çok geçkindi.
Onu omzumda tuttuğum gibi doğruca denize doğru yürüdüm. “Sen kaşındın, şimdi cezanı çekeceksin,” diyerek kıkırdamalarına aldırmadan suyu boyunu aşmayacağı bir yere kadar götürdüm ve, “Hazır mısın?” dememe bile kalmadan, kahkahaları arasında doğrudan suya bıraktım.
Naz suya düştüğü gibi bir süre ortalıktan kayboldu. Dalgaların arasında görünmeyince içimdeki o anlık şaka havası yerini yine buz gibi bir endişeye bıraktı. Lan yoksa gerçekten bayıldı mı, yine mi ileri gittim? diye düşünerek hemen suya daldım ve ellerimle etrafı yokladım.
Tam suya tekrar dalıp onu aramaya yelteneceğim sırada, arkamdan bir su sıçratma sesi geldi. Arkamı döndüğüm anda Naz, sudan dışarı fırlayıp derin bir nefes aldı ve yüzüme doğru okkalı bir su şoku patlattı.
“Seni deli!” diye bağırdı, nefes nefese ama öfkeden küplere binmiş bir halde. Gözleri hırsla parlıyordu. Üzerimdeki sırılsıklam kıyafetlerle öylece kalakalmışken, o sinirle göğsüme iki eliyle birden sertçe vurdu. “Sen kafayı sıyırmışsın! Beni habersizce suya attın, ya kalbim yine tekleseydi, ya bir şey olsaydı!”
Haklı olduğunu bildiğim için tek kelime edemedim; sadece geri savrulmamak için ayaklarımı kuma sabitledim. Ama o sinirle beni itmeye devam ediyordu.
“Kızım sakin ol, sığ yerdi zaten, altı üstü şakalaşıyorduk,” diye mırıldandım ellerini tutmaya çalışarak.
“Şakanı da seni de…” diye homurdanarak sinirle arkasını döndü ve sudan çıkıp kumsala doğru yürümeye başladı. Hâlâ trip atıyordu ama o panik ve hüzün dolu havasından eser kalmamıştı; en azından yeniden bizim o inatçı, kavgalı dünyamıza geri dönmüştü.
Naz’ın sinirle kumsala doğru yürüyüşünü izlerken, sudan henüz çıkmış olan sırılsıklam halini fark etmemem imkansızdı. Üzerindeki ince, beyaz tişört ve kumaş pantolon suya girdikten sonra tamamen tenine yapışmıştı; rüzgârın da etkisiyle bütün vücut hatları, incecik beli ve titreyen omuzları net bir şekilde ortadaydı.
O an içimde bir şeylerin hızla yer değiştirdiğini hissettim. Az önceki o oyunlu, şakacı hava bir anda uçup gitti; zihnim aniden buz gibi bir gerçeklikle doldu. Hasta, zayıf düşmüş, biraz önce ölüm korkusuyla ağlayan kız şimdi rüzgârın ortasında buz gibi ıslak halde yürüyor.
Öfkeyle ve aceleyle sudan fırladığım gibi üç büyük adımla aramızdaki mesafeyi kapattım. Daha fark etmesine bile izin vermeden, kollarımı arkasından dolayarak onu sıkıca sardım ve resmen göğsüme mühürledim.
Naz ani hareketimle şaşırıp direnmeye yeltendi, “Ne yapıyorsun be, bırak! Trip atıyorum şurada!” diye çıkışarak sırtımdan beni itmeye çalıştı.
Ama onu dinlemedim. Bedenimin sıcaklığını ona siper eder gibi kollarımı daha da sıkılaştırdım, sırtına yapışan o ıslak kumaşın üzerinden teninin ne kadar soğuk olduğunu hissettiğimde dişlerimi sıktım.
“Kes sesini ve yürü,” diye homurdandım, sesim az önceki halinden çok daha sert ve boğuk çıkmıştı. “Buz gibi rüzgârın altında o halde yürürsen o ameliyata bile gerek kalmayacak, zatürreeden gideceksin çünkü.”
Naz, öfkeli tirpinişlerini kesip bir an duraksadı; kollarımın arasında hafifçe soluklanırken, tenimin sıcaklığına karşı koyamayarak o da yavaşça gerginliğini bıraktı ve titreyen bedenini biraz daha bana yasladı.