Hızla arabaya ulaşıp kapıları açtık. Naz’ı ön koltuğa oturtur oturtmaz hemen kendi tarafıma geçip motoru çalıştırdım. İçerideki havayı anında ısıtmak için klimayı son dereceye, sıcak üfleyecek şekilde ayarladım; peteklerden yayılan sıcak hava kısa sürede arabanın içindeki o nemli ve soğuk atmosferi dağıtmaya başladı.
Naz, koltuğa büzüşmüş, kollarını birbirine dolamış halde titrerken kalorifer peteklerine doğru ellerini uzattı. Bir süre sessizce ısınmasını bekledim, ardından torpido gözünden çıkardığım kuru bir havluyu uzatarak başının üzerine örttüm.
“Saçlarını iyice kurula, hasta olmaya yer arıyorsun zaten,” diye homurdandım, direksiyonu kavrayıp arabayı hareket ettirirken.
Naz havluyu kafasına bastırıp saçlarını çekiştirirken, bir yandan da derin bir iç çekti. Isınmaya başlayan arabanın ve kaloriferin etkisiyle rengi yerine gelmeye başlamıştı ki, midesinden gelen o belirgin ve yüksek sesli gurultu arabanın sessizliğini bozdu.
O an Naz hareketini kesip öylece durdu. Yanakları utançla hafifçe kızarırken, suçlu bir çocuk gibi bana doğru baktı.
Dudaklarımda istemsizce alaycı bir tebessüm belirdi. Tek kaşımı kaldırıp ona döndüm. “O neydi ya? İçinde canavar mı besliyorsun, yoksa denizde midenle birlikte aklını da mı bıraktın?”
Naz gözlerini devirip havluyu kucağına fırlattı. “Ne var ya? Suda o kadar enerji harcadık, üstüne bir de ölüm korkusu falan derken bütün kalorilerim bitti!” dedi, dudaklarını büzerek. Ardından sabırsız bir ses tonuyla ekledi: “Hem açım ben, Alaz! Öyle böyle değil, devasa bir şeyler yemek istiyorum.”
Başımı hafifçe iki yana sallayıp yola odaklandım. “Dışarıda bu halde, sırılsıklam ve rüzgâr çarpmış bir şekilde restoran aramayla uğraşamayız,” dedim kesin bir dille. “Hem zaten evde yemek var, biraz sabret eve gidince yersin.”
Naz önce memnuniyetsizlikle burnunu kıvırıp arkasına yaslandı, “Evdeki yemekle doymam ben, canım dışarıdan bir şeyler istiyor” diye mızmızlandıysa da yorgunluk ve açlık ağır basınca daha fazla uzatmadı. Yol boyunca kaloriferin sıcaklığıyla iyice gevşedi ve biz eve varana kadar sessizce camdan dışarıyı izledi.
Arabayı binanın önüne park edip yukarı çıktığımızda, kapıyı açar açmaz Naz üzerindeki montumu ve sırılsıklam tişörtünü çekiştirerek doğrudan banyoya yöneldi.
“Ben hemen duşa giriyorum, yoksa donarak öleceğim!” diye seslendi banyoya girerken ve kapıyı arkasından hızlıca kapattı.
Ben de üzerimdeki ıslak kıyafetlerden kurtulmak için kendi odama geçip hızla kuru bir Eşofman ve tişört geçirdim üstüme. Mutfaktakileri kontrol edip hızlıca bir şeyler hazırlamak için tezgahın başına geçtiğimde, içeriden gelen suyun şakırtı sesine kulak kabarttım. En azından biraz olsun kendine gelmişti; ameliyatın o ağır gölgesi ve denizde yaşanan o anlık dehşet, şimdilik bu sıcak suyun ve aramızdaki didişmelerin altında biraz olsun kabuk bağlamıştı.
Mutfakta tezgâhın başında hızlıca bir şeyler hazırlamaya çalışırken, banyonun kapısı gıcırtıyla açıldı. Ardından koridordan yayılan hafif buhar kokusu ve taze şampuan kokusu içeri süzüldü.
Başımı tezgâhtan kaldırıp kapı aralığına baktığımda, Naz uzun süren bir duşun ardından nihayet görünür oldu. Saçları hâlâ nemliydi ve omuzlarından aşağı sular damlıyordu; üzerindeki gri oversize kapüşonlu sweatshirt ve siyah taytla az önceki o sırılsıklam, solgun halinden eser kalmamıştı. Yanakları sıcak suyun etkisiyle hafifçe pembeleşmişti.
Sessizce mutfağa girip tezgahın diğer tarafına geçti ve hiçbir şey söylemeden dolaptan iki tabak ile çatal çıkardı.
Tek kaşımı kaldırıp ona baktım. “Ooo, Hanımefendi kriz atlatılmış, mutfağa teşrif etmişler. Ne bu hazırlık, yardım mı ediyorsun?”
Naz gözlerini devirip tabağı tezgaha bıraktı, ardından masanın üzerine hazırladığım tabakları yerleştirmeye başladı. “Çok konuşma Alaz, açlıktan gözüm dönüyor zaten,” diye mırıldandı, sesindeki o yorgun ama inatçı ton yeniden yerine gelmişti. “Hem suçlusun, beni o soğukta suya attın; bari yemeğin ucundan tutayım da vicdan azabı çek.”
Yüzümde istemsizce küçük bir tebessüm belirdi; omuzlarımdaki o ağır yük, onun bu normalleşen halleriyle biraz olsun hafiflemişti. Tencereyi ocağın üzerinden alıp masaya doğru taşırken, “Tamam, uzatma hadi, geç otur da karnımızı doyuralım,” dedim.
İkimiz de masaya geçip oturduğumuzda, hastanenin o buz gibi kokusu ve ameliyat korkusu şimdilik bu mutfağın kapısının dışında kalmıştı.
Sıcak yemeklerin kokusu mutfağı sararken, açlıktan gözü dönmüş olan Naz ilk başta pek konuşmadı. Sessizlik içinde tabaklarımızı hızla boşalttık; gün boyunca yaşadığımız o kadar olaydan sonra ikimizin de enerji depolamaya ihtiyacı vardı. Son lokmasını da yedikten sonra arkasına yaslanıp derin bir "oh" çekti, yüzündeki o gergin gölge tamamen silinmişti.
Ben çatalımı tabağın kenarına bırakıp kahve fincanlarına uzanacakken, Naz aniden yerinde doğruldu ve gözleri parlayarak bana baktı.
“Alaz,” dedi, tatlı bir dille ses tonunu yumuşatarak. “Yemek bitti, ameliyat stresi de şimdilik ertelendi... E, o zaman ne yapıyoruz? Sabaha kadar tavanı mı izleyeceğiz?”
Tek kaşımı kaldırıp ona baktım. “Ne istiyorsun yine hanımefendi? Planın ne?”
Kollarını masaya dayayıp hafifçe öne doğru eğildi. “Film falan açalım, hatta dizi maratonu yapalım. Battaniyeyi alıp koltuğa kuruluruz, ne dersin?”
O an yüzündeki o çocuksu heves ve gözlerindeki o canlanma, içimdeki son direnci de kırdı. İnatlaşmayı bir kenara bırakıp başımı salladım.
“Tamam,” dedim hafifçe gülümseyerek. “Kaldır şu tabakları o zaman, kumandayı da kaptırma bana, bu sefer ben seçeceğim.”
Naz zafer kazanmış gibi memnuniyetle sırıtıp tabakları toplamak için ayağa kalktı. “Ben seçerim ama neyse, bu seferlik sana torpil geçeyim,” diye homurdanarak mutfaktan çıkarken, ben de arkasından kahve fincanlarını alarak oturma odasına doğru adımladım.
Kahve fincanlarını sehpanın üzerine bırakıp koltuğa yerleştiğimde, Naz ellerinde hazırladığımız patlamış mısır kaseleriyle odaya giriş yaptı. Üzerindeki gri kapüşonluyla koltuğun köşesine kurulup kalın, yumuşak battaniyeyi üzerimize çekti.
“Evet, şimdi kumanda kimde demiştik?” diye sordu, gözlerini kıstıysarak bana bakarken.
“Ben seçerim demiştim,” dedim pişkince sırıtarak. Zihnimde çoktan kurduğum planla televizyonun kumandasını elime aldım ve dijital platformdan sakin, dram veya komedi gibi duran ama aslında gerilim dolu bir korku filmi açtım. Filmin ilk dakikaları son derece sıradan, hatta biraz sıkıcı bir aile dramı gibi ilerliyordu; Naz da henüz durumdan şüphelenmeyip mısır yemeye devam ediyordu.
Ancak filmin yirminci dakikasından sonra işin rengi değişmeye başladı. Müzikler aniden gerilmeye, sahneler kararmaya ve arka plandaki o uğursuz hava tırmanmaya başladı.
Ekranda aniden beliren ani bir korku sahnesiyle birlikte tavan arası küt diye açılıp karanlıktan bir figür fırladığında, Naz elindeki mısır kasesini neredeyse düşürüyordu.
İstemsizce yerinden sıçrayıp, “Ya bu ne!” diye homurdandı. Filmin türünü o an çakan Naz, gözlerini kısıp bana doğru döndü. “Sen ne açtın ya buraya? Komedi dedin, dram dedin, bu resmen psikopat korku filmi!”
Keyifle arkama yaslanıp kollarımı koltuğun arkasına uzattım. “Ne var, fena mı? Biraz adrenalin iyi gelir, malum bugün adrenalin eksikliğimiz vardı,” diye takıldım.
Naz gözlerini kocaman açarak bana ters bir bakış attı, ardından olası bir ani sahnede aniden üzerime atlamamak için benden olabildiğince uzağa, koltuğun diğer ucuna doğru kaydı. Bacaklarını karnına çekip battaniyeyi boynuna kadar sarındı ama gözlerini de ekrandan bir saniye olsun ayıramadı; sanki hem korkuyor hem de inadına izlemek istiyordu.
Filmdeki gerilim tırmandıkça arbadaki o rahat hava yerini yerini buz gibi bir gerginliğe bıraktı. Ekranda ana karakterin karanlık bir koridorda yankılanan adımlarla ilerlediği, müziğin yavaş yavaş tepe noktasına ulaştığı o sahnede Naz nefesini tutmuştu.
Ve tam o anda, ekrandaki yaratık ani bir çığlıkla ekrana fırladı!
Naz, “Ananı!” diye tiz bir çığlık kopararak elindeki mısır kasesini sehpanın üzerine fırlattığı gibi yerinden fırladı. Koltuğun diğer ucundan hızla bana doğru hamle yaparak elimdeki kumandayı kapmaya çalıştı.
“Ver o kumandayı çabuk! Kapat şunu, ödüm koptu!” diye bağırarak üzerime atıldı ama ben kumandayı havaya kaldırıp gülerek geriye yaslandım.
“Yok öyle kaçmak, daha yeni başlıyoruz,” diye takıldım.
Naz boyumun yetmediğini, kumandayı alamayacağını anladığı an pes etti. Olduğu yerde kalakaldı, bir süre ekrana korku dolu gözlerle baktıktan sonra aniden pes eden bir sesle, “İstemiyorum, izlemiyorum lan ben bunu!” diye homurdandı.
Hızla battaniyeyi kafasının üzerine kadar çekti ve tamamen kapanarak büzüştü. Battaniyenin altından boğuk ve titrek bir sesle mırıldandığını duydum: “Bittikten sonra haber ver, bakmıyorum ben tamam mı, bitti de!”
Onun bu çocuksu ve bir o kadar komik korku halleri karşısında gülmemi tutamayarak battaniyeye doğru eğildim. “Kızım yaratık gitti, şimdi masumlar ısınıyor bak, korkacak bir şey yok,” diye kandırmaya çalışsam da battaniye kımıldamadı bile; içeriden sadece, “Yalancı! Kesin arkadan bir şey fırlayacak, bakmıyorum!” sesleri yükseldi.
Film ilerledikçe odadaki tek ses ekrandan gelen gerilim dolu müzikler ve televizyonun loş ışığı oldu. Naz, battaniyenin altında ilk başta birkaç kez kıpırdansa da, günün o kadar yorgunluğu ve yaşadığı tüm o stresin ardından gelen ani rahatlama rüzgârıyla birlikte hıçkırıkları ve homurdanmaları yavaş yavaş dindi.
Birkaç dakika sonra, battaniyenin altından gelen o gergin soluklar yerini düzenli ve derin nefeslere bıraktı. Tamamen sızmıştı.
Filmin heyecanlı bir sahnəsinde gözüm ona kaydı. Naz, battaniyeye sarılı haldeki bütün ağırlığıyla yavaşça benden tarafa doğru kaydı ve başı ile üst gövdesi doğrudan kolumu yaslandığım yerde sol kolumun üzerine düştü.
Ağırlığını omuzumda ve kolumda hissettiğim an yerimden kıpırdayamadım. Televizyonun ışığı yüzüne vururken, battaniye de çenesinin altına kadar sıyrılmıştı. Yüzündeki o inatçı, hırçın ifade gitmiş; yerine savunmasız, masum bir çocuk gibi huzurla uyuyan biri gelmişti.
Yavaşça elimi uzatıp yüzünü kapatan battaniyenin ucunu tuttum ve nazikçe aşağıya doğru sıyırdım. Saçları alnına dökülmüş, kirpikleri yorgunluktan birbirine yapışmıştı.
İçimdeki o karanlık, kimselere açmadığım ve yıllardır kilit altında tuttuğum köşe, onun bu masum hali karşısında ilk defa bu kadar savunmasız kalıyordu. Dünyanın en tehlikeli adamı olabilirdim; ellerimdeki kanı, zihnimdeki planları kimse temizleyemezdi ama o, tek bir dokunuşuyla bütün o duvarları yerle bir ediyordu.
Nefes alış verişleri o kadar huzurluydu ki, kolumdaki varlığı sanki ruhumdaki bütün o fırtınaları dindiriyordu. İçimdeki o bencil ses, ‘Bırakma’ diyordu, ‘ne pahasına olursa olsun bırakma, o senin bu karanlık dünyadaki tek ışığın.’
Daha da yaklaşarak dudaklarımı hafifçe saçlarının arasına bastırdım, ardından boynuna doğru süzülen o taze şampuan ve yağmur kokusunu içime çektim. Bu koku, hayatımda tattığım en saf, en temiz şeydi.
benim onu sevdiğim gibi beni sevmiyor olabilirdi ama ben ve bencilliğim bunu kabul edecek kadar kördü
boynunu kokladıktan sonra o büyülü anı kapının tıklatılmasıyla bozuldu
kimdi bu saatte amına koyayım ya?
kafamı nazın boynundan kaldırıp onu rahatının bozulmayacağı şekilde yatırarak koltuktan homurdana homurdana kalktım
kapıya gittiğimde elim direkt kapı koluna gitti ama durdum içim daralmıştı sanki
kapının gözünden baktığımda tahminim kesinlikle doğruydu tanımadığım bi lavuk kapıya dikilmiş ellerini göremesemde silahlı olduğunu fark etmiştim
kesin öldürdüğüm kenanın adamıydı bu
tam kapıyı açıp silahı almayı düşünürken gözüme naz geldi onu riske atıcak kadar kafayı yememiştim sevdiğim kadını en azından şimdi öldürmezdim
Sessizce homurdanarak kapıya doğru adımladım, ardından hızla oturma odasına geri dönüp Naz’ın yanına çömeldim. Uykunun en tatlı yerindeydi, başını yastığa koyarken mırıldandı ama gözlerini açmadı.
"Naz," diye fısıldadım, sesimi olabildiğince kısık tutmaya çalışarak. Omzundan tutup hafifçe sarstım. "Kızım uyan, kalk çabuk."
Naz gözlerini aralayıp uykulu bakışlarla bana baktı. "Ne oluyor ya..." diye mırıldandı, uyku sersemi bir sesle. "Uykum var Alaz, bırak..."
"Şşşt, ses çıkarma," diyerek hemen kolundan tuttuğum gibi onu ayağa kaldırdım. Ayakları birbirine dolaşıyordu, ne olduğunu anlamadan yarı uykulu halde bana tutundu. "Sorular sorma, sadece sessiz ol ve benimle gel."
Onu uyandırmaktan öte, adeta taşıyarak evin arka tarafındaki çıkışa doğru yönlendirdim. Kapının camından dışarı sızan loş sokak lambası ışığında, mutfaktaki arka kapıya ulaştık. Sessizce kilidi çevirip kapıyı araladım ve Naz’ı önüme alarak dışarıdaki serin gece havasına adım attık.
Arka sokaktaki karanlık çıkmazdan sessizce uzaklaşırken, Naz üzerindeki kapüşonlunun kollarını çekiştirerek hâlâ yarı uykulu ve şaşkın bir halde fısıldamaya başladı:
"Alaz... Ne oluyor gece yarısı niye evden çıkıyoruz? Kim var içeride? Deprem falan mı oldu, niye kaçıyoruz Allah aşkına?"
Zaten sinirlerim gerilmişti, bir de peşimizdeki adamın ses duyma ihtimali beni deli ediyordu. Durup öfkeyle ona döndüm, elimle ağzını kapatmaya çalışarak tısladım:
"Kes artık sesini, Naz! Tek kelime daha edersen yemin ederim seni burada bırakırım, yürü!"
naz benim tıslamamla o renkli gözleriyle baktı gözlerime masum masum o an onu içime sokmak istedim ama şuan sırası değildi
Arka sokaktaki karanlık köşeyi dönüp ana caddeye açılan çıkışa yöneldiğimiz an, sırtımızdaki o tehlike hissi gerçeğe dönüştü. "Durun bakalım, nereye böyle?" diyen tok, buz gibi bir ses gecenin sessizliğini yardı.
Olduğum yerde donakaldım. Adrenalin damarlarımda adeta kaynarken, elim anında belimdeki silaha gitti ama karşıdan gelen adamın hamlesi bizden çok daha hızlıydı. Kenan'ın adamı, köşeden çıktığı gibi elindeki susturuculu silahı doğrudan bize doğrultmuştu.
"Kımıldamayın!" diye kükredi adam, gözlerinde o soğuk ve acımasız katil ışığıyla.
Naz, uykunun o sersemliğinden ve şoktan yeni yeni sıyrılıp "Ne..." diyecekken, adamın yanındaki ikinci bir gölge karanlıktan sessizce arkamızda bitti. Ben daha diğerine hamle yapamadan, arkadaki adam elindeki ağır cismi ya da sopayı doğrudan Naz'ın kafasına veya boyun kısmına indirdi.
"Alaz..." Naz’ın o fısıltı gibi çıkan sesi anında kesildi. Gözleri koca koca açıldı, o renkli boncuklarındaki tüm o canlılık bir anda sönüp gitti. Bedeni aniden gevşedi ve kollarımın arasından kayıp yere doğru yığıldı.
"Naz!" diye bağırmama bile izin vermeden adamlar üzerime atıldı. Naz'ın o hareketsiz, baygın bedeni soğuk asfaltın üzerine serilirken, içimdeki o öfke bütün dünyayı yakıp yıkacak kadar büyüdü.
“Lan oğlum o kıza bi bişey olsun! hepinizi öldürmeden siker siker atarım!” diye kükredim
ve birden benimde kafama vurulduğunu hissettim gözlerim çok kararmadı ama baygın düştüm
Zihnim karanlığa gömülmeden önceki son saniyede tek bir şey vardı aklımda: O kızın saçının teline bile zarar gelirse, bu şehri başlarına yıkacağım gerçeği.
Gözlerim yavaşça kapanırken, soğuk asfaltın sertliği tenime mühürlendi.
Kendime geldiğimde kulaklarımda uğuldayan derin bir sessizlik ve bileklerimi kesen kalın ipin acısı vardı. Gözlerimi araladığımda etrafımdaki loş, nemli ve rutubet kokan duvarlardan eski, terk edilmiş bir depoda olduğumuzu hemen anladım. Işık, tavanın ortasındaki tekli ampulden süzülüyordu ve etraftaki paslı demir kokusu midemi bulandırıyordu.
Kollarım arkadan sıkıca kalın bir demir boruya bağlanmıştı. Bedenimdeki uyuşukluğu üzerimden atmak için başımı sallayıp kendime gelmeye çalıştım.
“Sonunda uyanabildin ha, katif efendi?”
Karanlık köşeden gelen o alaycı, kalın sesle başımı o yöne çevirdim. Kenan’ın sağ kolu olan o pislik, elinde sönmüş bir sigarayla bana doğru adımlıyordu. Yüzündeki o sinsi sırıtış midemi bulandırıyordu.
Öfkeyle soluyarak dişlerimin arasından tısladım: “Çöz şu ellerimi lan! Eğer o kıza dokunduysanız, yemin ederim o ipi boynunuza dolayarak canınızı alırım!”
Adam kahkaha atarak önümde durdu, sigarasını yere atıp ayağıyla ezdi. “Merak etme, kız henüz yaşıyor. Kalp hastası olduğunu söylüyorlar, ne ironik ama değil mi? Senin gibi acımasız bir katilin eliyle değil, bizim elimizle ölecek galiba.”
İçimdeki o vahşi canavar serbest kalmak için kaburgalarımı parçalayacak gibi atıyordu. “Ona dokunursanız…” diye kükredim, öfkeyle öne doğru hamle yaptığımda demir boru kulakları tırmalayan bir ses çıkardı. “Sizi in cin toplarına kadar avlarım, yemin ederim nefes aldığınıza pişman ederim!”
Adamın tehditkâr gülüşü daha yüzünden silinmeden, deponun paslı ve gıcırdayan demir kapısı aralandı. İçeri giren diğer iki adamın arasında kolundan tutulmuş, sendeleyerek yürütülen biri vardı: Naz.
Gözleri hâlâ biraz sersemlemiş olsa da üzerindeki o korku yerini anında saf bir öfkeye ve hırsa bırakmıştı. Adamların ellerinden kurtulmak için vahşi bir kedi gibi çırpınıyor, bir yandan bacaklarıyla vurmaya çalışırken bir yandan da can havliyle bağıriyordu:
“Bırakın lan beni, pislikler! Dokunmayın!”
“Naz!” diye kükredim, bağlı olduğum demir boruyu hırsla sarsarak. Bileklerim iplerin arasında kesilip kanamaya başlamıştı ama umurumda bile değildi. “Bırakın kızı, şerefsizler! Karşınızda ben varım, onunla ne işiniz var!”
Naz, sesimi duyunca başını o tarafa çevirdi. Gözleri beni, kanayan bileklerimi ve halimi gördüğünde an doldu ama saniyesinde o inatçı parıltı tekrar yerleşti bakışlarına. “Alaz!” diye bağırdı o da, sesindeki titremeyi gizlemeye çalışarak. “İyi misin sen?”
O sırada Kenan’ın sağ kolu olan o namussuz, sıkıntıyla nefesini verip adımlarını Naz’ın önüne taşıdı. Naz hâlâ tepinmeye, adamın elini ısırmaya çalışırken, pislik herif onu zapt etmek için saçlarından tutarak zorla kafasını geriye doğru çekip dizlerinin üzerine çöktürdü.
“Uslu dur ulan!” diye tısladı adam.
“Bırak saçını, seni o asfalta gömerim!” diye öfkeyle kükredim, zincirlerimi koparcasına ileri atıldım ama demir boru beni tutmaya devam etti.
Adam pis bir sırıtışla bana baktı, ardından diğer elindeki hâlâ yanan sigarayı çıkardı. “Çok konuşuyorsun Alaz. Belki bu sesini keser.”
“Sakın!” diye çığlık attı Naz, adamın elinden kurtulmaya çalışarak başını sağa sola salladı. “Bırak beni, pislik herif!”
Ama dinletemedi. Adam, Naz’ın üzerindeki gri kapüşonlunun omzuna, tenine yakın bir noktaya doğru yanan sigarayı sertçe bastırdı! Kumaşın cızırtısı ve etin yanık kokusu depoyu doldururken, Naz acıyla öyle tiz ve korkunç bir çığlık kopardı ki, o ses beynimin içinde yankılandı:
“Aaaah!”
Gözlerim kan bürüdü. İçimdeki o insan olan son parça da o an kül olup gitti; geriye sadece bu dünyayı yakıp yıkmak isteyen azılı bir canavar kaldı.
naz yerde öylece yandığı yeri tutarak kasıldı kafasını saçları kapatıyordu saatler önce orda cenneti kokladığım kadın oruspu çocukları yüzüden iki büklüm olmuştu
nazı sondunda bıraktılar ve odadan çıktılar birtek üçümüz kalmıştık odada ben ise hiçbirşey diyememiştim benim yüzümdendi herşey
kenanın sağ kolu haydar bana doğru yaklaştı ve gülmeye başladı dişlerim sıkıldı çenemi kırıcaktım nerdeyse
“aşıkmı oldun lan sen…lan sen can alıyosun can!” dedi ve yüzüme tokat attı haydar yüzümü bir gram oynatmadım hala nefretle bakıyordum o piçe “ne istiyosun?” dedim en sonunda nazın öyle hıçkırıklarına haydar güldü “ölen ölmüş ne isteyebilirim ben? ölüm isterim.” dedi
dedi ve naza yaklaştı o an yine kükredim “Dokunma!” elimden hiçbirşey gelmiyordu kendimi sikicektim orda
Haydar, yüzündeki o iğrenç sırıtışla Naz’a doğru bir adım daha attı. Yerde acıyla kıvranan, omuzundaki yanık izinin acısıyla titreyen Naz’ın saçlarından tutarak zorla kafasını kaldırdı.
“Bırak kızımı… bırak ulan!” diye kükredim, bağlı olduğum demir boruyu ortadan ikiye bölecekmiş gibi var gücümle asıldım. Bileklerimden sızan kanlar yere damlıyordu ama acıyı hissetmiyordum bile.
Haydar, Naz’ın saçını çekiştirerek küçümser bir sesle, “Bak katif efendi, sevdiğin kadın senin yüzünden nasıl acı çekiyor. Gözlerinin önünde…” demeye kalmadı.
O an, yerdeki o bitkin görünen kızın içinden bambaşka bir canavar çıktı. Naz, son damlasına kadar topladığı bütün öfkesini ve hırsını toplayarak bir anda yukarı doğru sertçe fırladı. Tüm ağırlığı ve hızıyla kafasını Haydar’ın burnunun ortasına geçirdi!
Katır kütr sesli bir darbe deponun duvarlarında yankılandı. Haydar hiç beklemediği bu ani saldırı karşısında neye uğradığını şaşırdı; acıyla genzinden pes bir ses çıkararak geriye doğru savruldu ve sert beton zemine kapaklandı.
Ben bile şoke olmuş bir halde kalakalmışken, Naz bir saniye bile kaybetmedi. Yerde kıvranan adamın üzerine vahşi bir kedi gibi atladı. Üzerine çöktüğü gibi ellerini Haydar’ın boynuna doladı ve sıktı.
“Sizi pislikler… Sizi köpekler!” diye hınçla bağırdı Naz. Elleri korkudan ve sinirden titremesine rağmen parmaklarını adamın boğazına öyle bir geçirmişti ki, Haydar nefessiz kalıp elleriyle Naz’ın kollarını çekiştirmeye başladı.
Yüzü morarmaya başlayan Haydar çırpınıyor, ama Naz’ın gözlerindeki o hırslı ve ölümcül ışık karşısında hiçbir şey yapamıyordu. Haydar’ın hareketleri yavaşça zayıfladı, elleri iki yana düştü. Naz ise titreyen elleriyle boğmaya devam ederken, nefes nefese kalmıştı; gözlerinden inen yaşlar tozlu yanaklarını yutuyordu ama ellerini hâlâ gevşetmiyordu.
“Naz tamam! öldürme!” diye bağırmamla nazın elleri gevşedi
Naz, gözyaşları içinde ellerini Haydar’ın boynundan çektiğinde adam derin ve hırıltılı bir nefes alarak yere yığıldı. Hızla ayağa kalkıp bana doğru koştu, ellerim bağlı olduğu demir borunun önüne çömeldi. Kanlar içinde kalan bileklerimi tuttuğunda, omzundaki taze yanık izini fark ettim ama o kendi acısını tamamen unutmuştu.
“Alaz, iyi misin? Nasıl çözeriz bunu?” diye sordu, sesindeki hıçkırıkları bastırmaya çalışarak. Demiri ve ipleri inceledi, ancak elleri korkudan ve adrenalinlene titriyordu. “Kilitli bu, anahtar nerede?” diye bağırdı ağlamaklı bir sesle.
Depoda anahtarın olabileceği başka bir yer aramak için etrafa bakındı. Gözü hemen köşedeki paslı masanın üzerinde duran kalın, sivri uçlu ağır bir taş parçasına çarptı. Hızla gidip taşı kaptığı gibi geri döndü.
Tam taşı demir bileklerime vurmak için kaldıracağı sırada, yerde az önce baygın yatan Haydar birden canlandı. Gözlerini öfkeyle açıp tek hamlede uzandı ve Naz’ın ayak bileğini sertçe yakaladı.
“Nereye lan!” diye hırlayan Haydar, Naz’ı bacağından çektiği gibi sert beton zemine düşürdü.
“Aah!” diye çığlık atan Naz, elindeki taşı düşürdü. Haydar hemen üzerine doğru hamle yaparken, Naz ölüm kalım savaşının verdiği o inanılmaz refleksle yerde duran taşı tekrar kavradı.
Haydar üzerine çullanmak üzereyken, Naz bütün gücüyle taşı adamın kafasının yan tarafına doğru hınçla indirdi!
Küt!
Darbeyle birlikte Haydar’ın gözleri aniden kaydı. Üzerimize yığılırken son gücüyle, “Bırak beni…” diye mırıldanmaya çalıştı ama gücü yetmedi ve tamamen bayılarak Naz’ın yanına yığıldı.
Naz, elleri titrerken ve soluk soluğa kalmış halde adamı üzerinden itti. Gözyaşları yanaklarından süzülürken hızla düşürdüğü taşı tekrar eline aldı ve bu sefer hiç vakit kaybetmeden demir boruya bağlı olan kalın iplere vurmaya başladı.
Naz elindeki ağır taşla iplere var gücüyle vurmaya başladı ama kalın ip ve demire dolanmış çelik teller bir türlü kopmuyordu. Her darbede elleri biraz daha sarsılıyor, taşı tutmakta zorlanıyordu.
“Olmuyor… kırılmıyor!” diye haykırdı, sesindeki tüm o inat ve direnç yerini acı dolu hıçkırıklara bırakmıştı. Gözyaşları tozlu yanaklarından sel gibi akarken, taşı yere fırlatıp ellerini yüzüne kapattı. “Alaz yapamıyorum, çıkmıyor!”
“Şşşt, bana bak,” dedim, sesimi olabildiğince sakin ve güven veren bir tonla tutarak. Gözlerinin içine baktım. “Korkma, ağlama güzelim. Sen benden daha güçlüsün, bunu az önce o pisliğe gösterdin. Hadi, yapabilirsin. Bir daha vur, hadi nazlı meleğim, kır o ipi!”
Benim o kararlı ve inanan sesimle Naz derin bir nefes aldı. İçindeki o son damla cesareti toplayıp yerden taşı tekrar kavradı. Dişlerini sıktı, gözlerindeki yaşları hınçla kolunun tersiyle sildi ve bütün gücüyle taşı son kez o düğüme indirdi.
Şangır!
Çelik tel ve kalın ip nihayet koptu. Bileklerim anında serbest kalırken, kollarımı ileriye doğru çekip derin bir soluk aldım. Hızla ayağa kalkıp iki adımla karşısında bittim.
Naz, elleri titrerken ve hala hıçkırırken bana bakıyordu. O an içimdeki o zapt edilemez duygu, mantığımın ve karanlık dünyamın çok ötesine geçip taştı. Hiç düşünmeden ellerimi yüzüne kapattım, hafifçe öne doğru eğilip dudaklarımı onun o terden ve gözyaşından ıslanmış alnına uzunca bastırdım.
Naz neye uğradığını şaşırdı. Gözleri şokla ardına kadar açıldı, hıçkırığı boğazında düğümlendi. Öylece kalakaldı, nefesini bile tuttu.
Ben de onu öptüğüm anın gerçekliğiyle aniden donakaldım. Zihnimdeki o kalın buz tabakası bir anda kırıldı; yeni jeton düştü. Ben ne yapmıştım öyle? Bir katil, o tehlikeli adam, ölümün pençesindeki bu kalbi kırık kızı... resmen alnından öpmüştü.
Geriye doğru yarım adım çekilip elimi hemen alnından çektim, yutkunarak gözlerimi kaçırdım. Kalbim göğüs kafesimi parçalayacak gibi atıyordu ama bu kez korkudan değil, bütünüyle ona kapıldığımı ilk defa bu kadar net anlamış olmamdandı.
Ortamdaki o yoğun, neredeyse elle tutulur sessizliği kendi sesimle böldüm.
“Refleks!” dedim aceleyle, sesimdeki o hafif panik tonunu gizlemeye çalışarak. “Şey… can havliyle, yani kurtulduk ya birden, şokla şey ettim işte.”
Naz da aynı hızla, neredeyse benden daha çok panikleyerek kafasını salladı. Yüzüme bakmaktan kaçınarak, “Evet! Tabi ki refleks!” diye onayladı beni, kendi de dediğine inanmadığı her halinden belli olan kekeme bir ses tonuyla. “Yani… normal, insan kurtulunca şaşırıyor tabi, şey yapmamak lazım, yani büyütmemek lazım…”
Kendi kendine mırıldanarak saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdı ama yanaklarındaki o koyu kızıllık, odadaki loş ışıkta bile net bir şekilde seçiliyordu. Ben de durumun vahametini ve saçmalığını fark ederek hızla boğazımı temizledim, gözlerimi yerde baygın yatan Haydar’a çevirdim. Bu havayı dağıtmanın tek bir yolu vardı.
“Neyse,” dedim sert ve ciddi bir tona bürünmeye çalışarak. “Burada daha fazla duramayız. Bunlar uyanmadığını fark edince buraya başkalarını gönderir. Kalk bakalım.”
Naz hemen derin bir nefes alıp ayağa kalktı, omzundaki yanık izini unutmaya çalışarak üzerini silkeledi. “Haklısın,” dedi, gözlerini benden kaçırarak deponun çıkış kapısına doğru yönelirken. “Nasıl çıkacağız buradan peki?”
“Arkada bir araçları olmalı,” dedim yürümeye başlarken. Ona doğru uzanıp bileğinden hafifçe tuttum, adımlarını yönlendirdim. “Senin o az önceki vahşi kedi hallerinle burayı da darmadağın ederiz merak etme.”
Yüzünde istemsiz küçük bir tebessüm belirdi ama tek kelime etmedi. Deponun arka kapısına ulaştığımızda, dışarıdaki serin gece havası ciğerlerimize doldu. Şimdi asıl hesaplaşma zamanı başlıyordu; Haydar ve adamları bu geceyi kimin kime dar edeceğini öğreneceklerdi ama sırası vardı.
Deponun arkasındaki loş ve tenha çıkışa ulaştığımızda, karanlığın içinden tanıdık bir siluet hızla bize doğru yaklaştı. Benim ekipten güvenilir adamlarımdan biri, siyah bir SUV'nin kapısını aralamış bizi bekliyordu.
“Alaz Bey, iyi ki…” diye lafa girecekken, elimle kes işareti yapıp Naz’ı hızla araca bindirdim, kendim de hemen arkasından içeri geçip kapıyı kapattım.
“Bas, hemen buradan uzaklaşalım,” diye talimatı verdim şoför koltuğundaki adama. Araç lastiklerin asfaltla yaptığı o sert hışırtıyla aniden ileri atıldı.
Depodan yeterince uzaklaşmış, şehrin loş sokaklarına girmiştik ki, arka koltuktan tuhaf bir ses yükseldi. Naz, elleriyle dizlerini kendine çekmiş, göğsünü tutarak aniden şiddetli bir öksürük krizine tutulmuştu.
“öhö öhhö… Alaz…”
Hızla ona doğru döndüm, endişeyle omzundan tuttum. “Naz, ne oluyor? İyi misin?”
Naz derin nefes almaya çalışırken gözleri dolmuştu, omzundaki yanık izi sızlasa da asıl sorunun o olmadığını biliyordu. Kalbi göğsünü parçalayacak gibi hızla çarpıyordu, elleri titriyor ve içindeki o anlamsız, zapt edilemez hırs ve öfke dalgası bir türlü dinmiyordu.
Öksürükler arasında kesik kesik konuştu: “Alaz… Benim kalbim… Durmuyor. İçimde deli gibi bir şey var, yerimde duramıyorum… Az önce Haydar’a o kadar sert saldırmam normal değildi, biliyorum. Ben normalde insan boğacak biri değilim.”
O an zihnimde şimşekler çaktı. Gözleri, damarlarındaki o aşırı adrenalin, normal bir korku tepkisinin çok ötesindeki o hırçınlığı… Her şey kafamda birleşti.
“Hasiktir,” diye tısladım kendi kendime. Adamlar bizi yakalamadan önce, Naz o sokakta bayıldığında… Ona az dozda, saldırganlık ve taşkınlık yapan uyarıcı bazlı bir kimyasal uyuşturucu vermişlerdi. Uyanıkken bilinci direnmeye çalışsa da o kimyasal vücudunda hâlâ etki gösteriyordu.
—Bölüm sonu—