Gözlerimi açtığımda içimde tarif edemediğim, garip ve uyuşuk bir ağırlık vardı. Boğazımda yanma hissi, midemde ise sanki içeriyi tamamen söküp almışlar gibi keskin bir sancı vardı; midedeki o zehrin temizlendiğini anlamam uzun sürmedi.
Başımı yavaşça yastıktan kaldırıp etrafa baktım. Burası hastane odası değildi; daha çok steril ama loş, gri tonlarının hâkim olduğu özel bir klinik odasıydı. Odada benden başka kimse yoktu. Derin bir nefes almaya çalıştım ama göğsümdeki omzumun üzerindeki yanık sızladı.
Yataktan yavaşça doğrulup ayaklarımı soğuk zemine sarkıttım. Başım hâlâ hafifçe dönüyordu ama duramayacak gibi değildim. Üzerimdeki battaniyeyi kenara itip ayağa kalktım. Alaz neredeydi? Beni buraya getirip nereye gitmişti şimdiden?
Odanın aralık duran kapısından dışarı çıkıp loş koridora adım attım. “Alaz?” diye seslendim, sesim kuruyan boğazım yüzünden fısıltı gibi çıkmıştı.
Koridorda ilerledim, kapıları açık odalara göz attım ama ne gelen vardı ne giden. Klinik adeta hayalet şehir gibi sessizdi; ne bir hemşire, ne bir doktor, ne de Alaz’ın adamları ortalıkta görünüyordu. İçimdeki o huzursuzluk dalgası yeniden tırmanırken, tam merdivenlere doğru dönecekken arkamdan aniden tanıdık, tok bir ses yükseldi:
“Uyanmışsın.”
Yüreğim ağzıma geldi, korkuyla çığlık atarak aniden geriye doğru sıçradım ve duvara çarptım. Hızla başımı çevirdiğimde, ellerini cebine sokmuş, omzunu duvara yaslamış bana bakan Alaz’ı gördüm. Gözlerindeki o derin endişe yerini anında hafif bir rahatlamaya bırakmıştı ama ben hâlâ soluk soluğa, elimi kalbimin üzerine koymuş ona bakıyordum.
Elini hızla kalbinin üzerinden çekerken yüzündeki o hırçın ifadeyle bana çıkıştı. “Ya manyak mısın sen, insan arkadan öyle sessiz mi gelir? Ödüm koptu!”
Ben ise kollarımı göğsümde kavuşturmuş, onun bu sinirli hallerini izliyordum. Üzerindeki gri kapüşonlunun omzundaki yanık izi hâlâ duruyordu ama o bütün bunların ötesinde, dimdik ayaktaydı ya; içimdeki o kopan fırtına biraz olsun dinmişti.
Birkaç saniye sessizce yüzüme baktıktan sonra derin bir soluk aldı, boğazını temizleyip kendini topladı ve ciddi görünmeye çalışarak sordu: “Ne olmuş bana?”
“Ödünç aldığın o zehirli kafayla ortalığı birbirine kattıktan sonra az kalsın kalbin duruyordu güzelim,” dedim, adımlarımı yavaşça ona doğru yönlendirerek. Gözlerinin içine dik dik baktım. “Adamlar o uyuşturucuyu basınca bünyen kaldırmadı, bayıldın. Doktor mideni yıkadı, zehri tamamen temizlediler. Şanslısın ki erken müdahale ettik.”
Naz, söylenenleri idrak etmeye çalışırken gözleri istemsizce yere kaydı, ardından elini omzundaki yanıka doğru götürüp hafifçe dokundu. “Demek o yüzden… Kendimde değildim sanki, içimde tutamadığım bir öfke vardı.”
“Geçti,” dedim, sesimi olabildiğince yumuşak tutarak önünde durdum.
Yüzüme baktı renkli gözleriyle masum masum orda onu sarmalamamak için zor durdum “Sen?” dedi gözleri bileklerime inerek “Ee sana pansuman yapmamışlar?” dedi küçük bir telaşla bileğimi iki eliyle kavrayarak benimle ilgilenmeye başladı o küçük hasta kalbiyle
bileklerim o zincirler yüzünden kanamış morarmıştı bileğimi ellerinden çekmedim “kızım yok bişey geçer.”
Naz, kendi omzundaki acıyı, yaşadığımız o kabusu bir anda unutup tamamen benim kanayan ve moraran bileklerime odaklanmıştı. Küçük elleriyle bileğimi nazikçe ama titrek bir dikkatle kavradı; parmakları o demir iplerin açtığı derin yaraların üzerinde dolanırken gözlerindeki o masum endişe kalbimin ortasına bıçak gibi saplandı.
“Nasıl bir şey yok ya?” diye mırıldandı, sesinde hafif bir sitem ve suçluluk tonuyla. “Baksana şuraya, mahvetmiş orayı zincirler… İyice morarmış, hâlâ kanıyor.”
Gözleri dolmak üzereydi ama ağlamamak için alt dudağını dişledi. Odadaki steril dolaptan hızla bir ilk yardım malzemesi bulmak için etrafa bakındı, bulamayınca da çaresizce tekrar bana döndü.
Ben ise kollarımı hareket ettirmeden, sadece onun bu telaşlı, korumacı hallerini izliyordum. Kendi canı yandığı, az önce ölümden döndüğü halde ilk işimin benim yaralarımla ilgilenmesi… İşte bu yüzden, o bencil dünyamda onu ne pahasına olursa olsun bırakamayacağımı bir kez daha anladım. O, bu karanlıkta kalbime düşen tek temiz ışıktı.
“Naz,” dedim, sesim fısıltı gibi çıkmıştı. “Bırak şimdi bileği. Ben alışığım yaraya bereye, sen kendine bak.”
“Sus,” dedi başını iki yana sallayıp, parmaklarıyla bileğimi tutmaya devam ederek. “Benimki geçti sayılır ama senin bu ellerin… Benim yüzümden bu hale geldi.”
Yaralı bileğimi hafifçe tutup üflemeye başladığında, o an içimdeki tüm buzlar eridi. Ona dokunmamak, kollarımın arasına alıp dünyadan sakınmamak için kendimle büyük bir savaş veriyordum ama o, bunun farkında bile olmadan yaramı sarmaya çalışıyordu.
Parmaklarındaki o hafif serinlik bileğimdeki sızıyı biraz olsun dindirirken, daha fazla bu masumiyetin altında ezilmeme izin vermedim. Hızla elimi ellerinin arasından çekip geriye doğru bir adım attım.
“Bırak Naz,” dedim, sesimi sertleştirmeye çalışarak ama başaramadım. “İyi dedim ya, uzatma.”
Naz, elleri havada asılı kalmış bir halde şaşkınlıkla yüzüme baktı. “Ama Alaz, kanıyor hâlâ…”
Cümlesini bitirmesine izin vermedim. Tek bir adımla aramızdaki mesafeyi sıfırlayarak ellerimi beline doladığım gibi onu aniden kendime çektim. Göğsü göğsüme çarptığı anda nefesi kesildi; aramızda adeta nefes alacak bile mesafe kalmamıştı. Renkli gözleri şoklauna kadar açılmış, neye uğradığını şaşırmış bir halde doğrudan gözlerime kilitlenmişti.
İçimdeki o tutamayacağım, artık zapt edemediğim ne varsa hepsi o an dilime döküldü. Yüzümü biraz daha yaklaştırıp, nefesini dudaklarımda hissederken fısıldadım:
“İki gün sonra kalp ameliyatına giriyorsun sen, farkında mısın?”
Söylediğim cümle odadaki bütün havanı bir anda emdi sanki. Naz’ın dudakları aralandı, bir şeyler söylemek istiyormuş gibi yutkundu ama boğazından tek bir ses bile çıkmadı. Gözlerindeki o anlık parıltı sönmüş, geriye sadece kelimelerin altında ezilen o ağır gerçek kalmıştı.
Zaman sanki o an durmuştu. Göğsümün üzerinde duran elleri hafifçe titrerken, kaşları sanki söylediklerimi idrak edemiyormuş gibi masumca kalktı.
"Hm?" diye mırıldandı, sesindeki o çocuksu şaşkınlıkla. Renkli gözlerini kırpıştırarak adeta bir yavru kedi gibi yüzüme baktı; hâlâ işin ciddiyetini kavrayamamış, ya da belki de korkudan kavramak istemiyordu.
O kadar masum, o kadar savunmasız duruyordu ki... Aralarındaki mesafenin bu kadar kapalı olması zihnimi bulandırıyordu. Gözlerim istemsizce o hafifçe aralanmış dudaklarına kaydı. İçimdeki o bencil, azılı katil bir kenara çekilmiş; sadece bu kadını öpmek, bütün korkularını ve o ameliyat gerçeğini dudaklarımın arasında yok etmek istiyordu.
Ama yapamadım. Elimde olmayan bir korku, ilk defa beni bu kadar eli kolu bağlı bırakıyordu. Onu kaybetme düşüncesi bile ruhumu sızlatırken, ona zarar verme ya da o masumiyeti kirletme korkusu tenimi kilitliyordu. Cesaretim yoktu; çünkü o kalbin benim yüzümden bir saniye bile fazla teklemesine katlanamazdım.
Gözlerim dudaklarından yavaşça tekrar gözlerine tırmandı. Yutkundu, nefesi tenime çarparken fısıltıyla konuştu:
"Alaz... Gerçekten mi?"
Geri çekilmek istedim ama kollarımın arasındaki o küçük bedeni bırakmak ölüm gibi geldi. Sadece başımı hafifçe sallamakla yetindim, sesim neredeyse çıkmıyordu:
"Gerçek, İki gün sonra o ameliyattasın."
Naz, söylediğim cümlenin ağırlığı altında ezilirken, göz bebekleri titredi. Parmakları yavaşça göğsümün üzerindeki yerinden kaydı; sanki o gerçeğin dokunulunca yok olacağını sanıyormuş gibi bir anlığına duraksadı, ardından fısıltıyla konuştu:
“Teşekkür ederim, Alaz… Beni o cehennemden çıkardığın, her şeyi göze aldığın için.”
Boğazımda düğümlenen kelimeleri yutmaya çalışarak kollarımı yavaşça serbest bıraktım. Arasındaki o mesafe açılırken, içimdeki soğukluk yeniden yayıldı. Naz başını hafifçe öne eğip geriye doğru bir adım attı, ardından arkasını dönüp sessizce odadaki yatağa doğru yürüdü. O andan sonra ikimiz de başka tek kelime etmedik.
İki gün, sanki ömrümün en uzun ve en zehirli yılları gibi geçti. Klinik odasından çıkıp her şeyi arkamızda bıraktığımız o andan sonra, zaman rüzgâr gibi akıp gitmişti. Şimdi ise siyah SUV’nin arka koltuğunda, şehrin gece lambalarının camdan süzülen soluk ışığı altında eve doğru ilerliyorduk.
Naz, cam kenarına sinmiş, başını cama yaslamış dışarıyı izliyordu. Üzerinde hâlâ hastaneden çıkarken giydiği bol kapüşonlu vardı ama omuzundaki yanık izinin ve yaklaşan ameliyatın sessiz gölgesi üzerindeydi. Aradaki o kalın sessizliği bozmak için direksiyona bakan adamıma kısa bir bakış atıp gözlerimi tekrar yanımda oturan kadına çevirdim.
“yorgunmusun?” dedim tekrardan yola çevirerek kafamı sustu biraz sonra doğruldu koca bir nefes aldı “çok…” dediO tek kelimesi, o yorgun ama bir o kadar da teslim olmuş hali içimdeki tüm surları yerle bir etmeye yetmişti. İçimden tekrar tekrar geçirdim: Ölürüm lan sana… Kurban olduğum.
Yola odaklanmaya çalıştım ama zihnim tamamen onun yanımda süzülen soluğundaydı. Birkaç dakika boyunca arabanın içinde sadece motorun mırıltısı ve lastiklerin ıslak asfaltla yaptığı hışırtı konutu.
Sessizliği tekrar o bozdu, sesi bu sefer fısıltı gibiydi ama içinde tarif edilmez bir özlem taşıyordu: “Alaz… Her şey bittiğinde, yani o ameliyattan sağ salim çıktığımda… Normal bir hayatım olabilir mi gerçekten? Kavgasız, gürültüsüz, korkmadan sokaklarda yürüyebileceğim bir hayat?”
Ona dönüp baktım. Renkli gözleri, karanlık arabanın içinde bir çift yıldız gibi parlıyor, benden gelecek tek bir umut dolu cümleyi bekliyordu.
“Olacak,” dedim, sesimdeki o katı ton tamamen erimiş, yerine demir gibi sağlam bir söz bırakmıştı. “Söz veriyorum Naz. Bu pislikleri tamamen temizlediğimizde, yaşamayı öğreneceksin.”
Yüzünde ilk defa bu kadar gerçek, içi gülen bir tebessüm belirdi. Başını tekrar omuzuma yasladı, gözlerini kapattı. “Bekleyeceğim o günü,” diye mırıldandı.
Yolun geri kalanı sessizlik içinde ama bu kez o boğucu ağırlıktan uzak, huzurlu bir akışta geçti. Sonunda araba yavaşlayarak bizim güvenli malikânenin demir kapısının önüne yanaştı. Adamım motoru susturduğunda, dışarıdaki havanın o keskin soğuğu içeri sızdı.
Kapıyı açıp dışarı çıktım, Naz için de arabanın kapısını araladım. O da yavaşça toparlanıp dışarı adım attı.
Başını kaldırıp gökyüzüne baktığı an, ikimiz de aynı anda durduk. Siyah bulutların arasından süzülen sokak lambasının sarı ışığında, havada yavaşça süzülen o beyaz taneler parlıyordu. Kar yağıyordu. Mevsimin ilk karı, bu karanlık gecenin üzerine ince örtüsünü seriyordu.
Naz, yüzüne düşen minik bir kar tanesiyle donakaldı. Gözleri doldu ama bu kez mutluluktan; dudaklarında o çocuksu gülümsemeyle bana döndü. “Alaz… Bak, kar yağıyor.”Yüzüne düşen o ilk kar tanesini izleyişini, gözlerindeki o çocuksu ışığı seyrettim. Bütün bu kanın, pisliğin ve korkunun orta yerinde, o beyaz örtü sanki her şeyi temize çekmek için yağıyordu.
“Evet… Yağıyor,” diye mırıldandım, sesim neredeyse fısıltı gibi çıkmıştı. Gözlerimi ondan alamıyordum; kar taneleri saç tellerine tutunurken, o bu cehennemin ortasındaki tek saf şey gibi duruyordu.
“Hadi,” dedim yumuşak bir tonda. “İçeri girmeliyiz, ayaz yavaş yavaş kemiklerine işliyor. Ameliyat öncesi üşütmeni istemem.”
Başını salladı, birlikte büyük ahşap kapıyı açıp içeri adım attık. Ben arkadan kapıyı kilitlerken, evin o devasa, geniş antasındakı sıcaklığa sığınacağımızı düşünmüştüm ama içerisi dışarısı kadar olmasa da oldukça serindi. Tam lambanın düğmesine basacakken, parmağım anahtarla buluştuğu anda evdeki bütün ışıklar aniden sönüp karardı.
Koyu bir karanlık etrafımızı sardı.
“Neler oluyor?” dedi Naz, sesindeki o hafif tedirginlikle elimi aniden sıkıca kavrayarak.
Hızla cebimden telefonumu çıkarıp ekran ışığını açtım. Aydınlanan loş ekranda etrafa göz gezdirdim. “Korkma, muhtemelen dışarıdaki fırtına yüzünden ana hatlarda bir kesinti oldu,” dedim, onu sakinleştirmeye çalışarak. Maliksânenin akıllı sistemine ve jeneratörüne güveniyordum ama bir gariplik vardı.
Hemen evin ana jeneratör odasına giden koridora doğru yöneldim. “Dur şurada, hemen bakıp geliyorum.”
“Yalnız bırakma beni,” dedi Naz, sesindeki o titreme yüreğimi sızlattı. Elini bırakmayıp birlikte jeneratörün olduğu bodrum katına indik. Panelin kapağını açıp sistemi kontrol ettiğimde anladım; dışarıdaki yoğun buzlanma ve fırtına devreleri yakmış, jeneratör ise tamamen bozulmuştu.
Telefonun zayıf ışığı alt yüzümü aydınlatırken, “Bozulmuş,” dedim dişlerimin arasından. “Jeneratör bu fırtınayı kaldıramamış, tamamen gitmiş.”
Bozulan jeneratörün yaydığı o hafif yanık kokusu ve bodrum katını saran derin karanlık, ortamdaki havayı daha da buz gibi yapmıştı. Elimle telefonun ışığını etrafta gezdirirken Naz, arkamda adeta gölgem gibi duruyor, montumun ucundan sıkıca tutuyordu.
Telefonun ışığı yüzüne vurduğunda, gözlerini ovuşturarak küçük bir çocuk gibi mızmızlandı: “Alaz… Uykum geldi benim, yemin ederim gözlerim kapanıyor.”
Gözlerimi devirerek ona döndüm, sesimdeki korumacı ama sert tınıyı korumaya çalışarak, “Gece yarısı oldu, ameliyattan önce dinlenmen lazımdı zaten,” dedim. “Hadi yukarı çık, odana geçip uyu.”
Naz, etrafı saran o zifiri karanlığa ve içerideki ürpertici soğuğa bakıp kaşlarını havaya kaldırdı. “Karanlıkta mı?” dedi, sesi isyankâr ve sitemkâr çıkmıştı. Ardından ellerini iki yana açıp titreyerek devam etti: “Bir de bu soğukta mı uyuyacağım? Donarım ben burada!”
“Kızım zifiri karanlıkta donarak ölecek halin yok, şurada iki adım yol,” diye söylendim, homurdanarak telefonun ışığını önümüzdeki merdivenlere tuttum. “Uzatma da yürü, taşıyım mı seni kollarımda? İlla kaşınıyorsun.”
Naz homurdanarak arkamdan adımladı ama adımlarını bir saniye bile benden ayırmadı. Merdivenleri tırmanıp üst kata, onun kaldığı misafir odasına ulaştık. İçerisi dışarısı kadar olmasa da oldukça serindi; fırtınanın soğuğu pencerelerden sızıyordu.
Hemen yatağa yönelip kalın yorganı ve battaniyeleri üzerini örtecek şekilde kat kat açtım. “Geç bakalım şöyle,” dedim, daha sevgili filan olmadığımızı, aramızda adını koyamadığımız o ince, tehlikeli çizginin sınırlarını aklımda tutmaya çalışarak sesimi biraz mesafeli tutmaya özen gösterdim. “Üzerine de hırkanı giy, üşütme sakın.”
Naz, yatağın kenarına otururken hâlâ sızlanıyordu. “Peki sen? Sen nerede uyuyacaksın?”
“Benim işim var, aşağıda halletmem gereken şeyler var,” dedim, gözlerimi kaçırarak kapıya doğru bir adım atarken. “Kapat gözlerini, uyu sen.”
Tam kapının kulbuna uzanıp arkamı döndüğüm an gökyüzü adeta ikiye bölündü. Pencereden içeri süzülen devasa bir şimşek ışığı odayı bir saniyeliğine gündüz gibi aydınlattı, hemen ardından gelen kulakları sağır edici gök gürültüsü ise deponun camlarını ve zeminini zangır zangır titretti.
Yatakta ani bir hareketlilik oldu. Naz, saniyesinde battaniyenin altından fırlayıp zifiri karanlıkta bana doğru koştu. Tam kapının önünde durup elini hırsla göğsüme vurdu, sesindeki korkuyu öfkeyle maskelemeye çalışarak bağırdı:
“Korkuyorum aptal! Nereye gidiyorsun ya?”
Kaşlarımı çattım, geriye tek bir adım bile atmadan ona baktım. “Korkacak ne var kızım, çocuk musun sen? Aşağıda adamlarım var, ev güvenli diyorum sana. Ne olacak sanki?”
“Bana ne adamlardan!” diye söylenmeye devam etti, çenesi titriyor ama laf yetiştirmekten geri kalmıyordu. “Elektrik yok, jeneratör bozuldu, dışarıda kıyamet kopuyor ve sen beni bu zifiri karanlıkta, buz gibi odada tek başıma bırakıp gidiyorsun! Taş kalplisin, odunun tekisin yemin ederim!”
Söylenmeye, ellerini sallayarak bana çıkışmaya devam ediyordu. O küçük hasta kalbiyle bu kadar hevesle tartışması bir yandan hoşuma gitse de artık sabrımın sınırına gelmiştim.
“Çok konuşuyorsun Naz,” dedim dişlerimin arasından.
Cümlesini bitirmesine, yeni bir laf yetiştirmesine fırsat vermeden tek bir hamlede belinden tutup onu kucağıma aldım. Naz şaşkınlıkla küçük bir çığlık attı, düşmemek için elleri refleksle boynuma dolandı.
“Alaz n'apıyorsun, bıraksana beni!” diye çırpınmaya çalıştı ama dinlemedim. İki adımla yatağa ulaşıp onu yavaşça yatağın ortasına bıraktım. O daha ne olduğunu anlayıp ayağa kalkmaya yeltenirken botlarımı hızla ayağımdan çıkarıp yatağın diğer tarafına geçtim.
Naz’ın şaşkınlıktan açılan gözleri arasında yatağa girip kalın battaniyeyi ikimizin üzerine çektim. Hiç tereddüt etmeden kollarımı beline doladım, onu sertçe çekip göğsüme yapıştırdım. İki gün sonra ameliyata girecek olan o narin bedeni kollarımın arasında sarmaladım; kokusu anında burnuma doldu, sıcaklığı soğuktan donan tenimi yaktı.
Naz göğsüme sinmiş, neye uğradığını şaşırmış bir halde donup kalmıştı. Kalbinin benim göğsümün üzerinde hızlı hızlı attığını hissedebiliyordum.
Kulağına doğru eğildim, dudaklarım saçlarına değerken kısık ve emreden bir sesle fısıldadım:
“Kes sesini artık… Uyu.”
Naz yutkundu, başını kaldırmaya bile cesaret edemeden öylece göğsümün üzerinde hareketsiz kaldı. Teninin sıcaklığı tenime yayılırken, utançtan kıpkırmızı kesildiğini karanlıkta bile hissedebiliyordum; nefesini bile tutmuştu sanki.
Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Dışarıdaki fırtına camları dövmeye devam ederken, kollarımın arasında yavaşça soluk alıp vermeye başladı. Tam uykuya dalacağını düşündüğüm o sırada, kafasını hafifçe kaldırıp karanlıkta gözlerimi bulmaya çalıştı.
Sesi titrek ama merakla fısıldadı: “Alaz… Uyudun mu?”
Gözlerimi karanlıkta ona doğru çevirip kısık bir sesle karşılık verdim: “Ne var, Naz?”
Naz derin bir nefes alıp yutkundu; yüzü hâlâ göğsüme çok yakın, nefesi çeneme çarpıyordu. Karanlıkta parlayan renkli gözlerini gözlerime dikti ve aklını kurcalayan o soruyu sordu:
“O hastanenin, o ameliyatın masrafı… Servet değerinde. Nasıl buldun o parayı?”
Sorduğu sorunun ağırlığı, odadaki o sessiz ve gergin havanın üzerine bir balyoz gibi indi. Kollarımın arasında, o narin bedeniyle bana bakan kadının gözlerindeki endişeyi ve merakı net bir şekilde seçebiliyordum.
Yüzüne baktım, tam o renkli gözlerinin ta içine odaklandım. Sesimdeki o sakin ama tehlikeli tınıyı koruyarak kısaca cevap verdim:
“Yapabileceğim şeyleri çok hafife alıyorsun, Naz.”
Cümlem odada yankılanıp sessizliğe karıştı. Naz, kelimelerimin altındaki o karanlık ve derin anlamı idrak etmeye çalışırken gözleri irileşti. Ağzını açıp bir şey söylemek istedi ama boğazında düğümlendi kaldı; sanırım benim karanlık dünyamın sınırlarını o an biraz daha yakından fark etmişti.
Birkaç saniye yüzümü inceledi, ardından o gerginliği biraz olsun dağıtmak ister gibi yutkundu ve başını tekrar göğsüme yasladı.
“Ben sadece…” diye mırıldandı, sesi iyice kısılarak. “Senin için endişeleniyorum. Belanı arıyorsun sanki.”
Kollarımdaki o yumuşak kıvrımına karşı koyamayarak elimi saçlarına attım, parmaklarım o yumuşak tüllerde yavaşça dolaşırken fısıldadım:
“Benim belam da dermanım da aynı, şimdi gözlerini kapat.”
Daha fazla itiraz etmedi. Dışarıdaki fırtınanın uğultusu ve camlara vuran kar tanelerinin sesi eşliğinde, nefes alışverişleri yavaşladı ve sonunda derin bir uykuya teslim oldu. Kollarımın arasında sükûnete eren o küçük bedeni korur gibi daha da sıkı sarmaladım; iki gün sonra o kalbin yeniden, bu kez korkusuzca atması için her şeyi yapmaya hazırdım.
Kokusunu doya doya, ciğerlerimin en derin köşesine kadar çektim. Saçlarının o hafif, huzur veren kokusu bu karanlık ve tehlikeli odadaki tek gerçek huzur kaynağımdı. Ama o an, kafamın içindeki o zehirli düşünce bir şimşek gibi çaktı ve bütün kanımı dondurdu.
Ya giderse?
Zihnimdeki o acımasız ses, en korktuğum senaryoyu önüme seriverdi. Ya ameliyat kötü biterse? Ya o masum kalp, o masada pes eder ve bu ellerin arasından kayıp giderse? Hayatımda ilk defa birini bu kadar sahiplenmişken, onu kaybetme fikri nefesimi kesti. Göğsümün üzerinde huzurla yatan o narin beden birden omuzlarıma binen tonlarca ağırlık gibi geldi. İçimdeki o azılı, kimseye acımayan adam, bu ihtimal karşısında ilk defa çaresizlikle kıvrandı.
Naz, uykunun en tatlı yerindeydi; hafifçe kıpırdandı, yüzünü daha da göğsüme gömdü ve derin bir nefes aldı. Onun bu masum ve habersiz hali içimi daha da acıttı.
Titreyen parmaklarımı yavaşça saçlarının arasına daldırdım. O uyurken, kimsenin görmediği, kimseye göstermediğim bir zaafla, dudaklarımı saçlarına bastırdım. Derinlerde bir yerde canım yanıyordu ama bunu ona asla belli edemezdim.
“Gitmesine izin vermeyeceğim,” diye fısıldadım karanlığa doğru, sesim kendimin bile zor duyduğu bir yalvarış gibi çıkmıştı. “Beni bırakıp gidemezsin güzelim… Buna izin vermem.”
Kollarımı onu daha da sıkı sarmalayacak şekilde sardım, sanki bütün dünyayı karşısına alsa ondan koparıp alacakmış gibi. Fırtına dışarıda ulumaya devam ederken, sabaha kadar tek bir göz kırpmadan saçlarını okşadım; onu kaybetme korkusuyla dalaşarak, hayatımın en uzun gecesini geçirdim.
Dışarıdaki fırtına dinmiş, sabaha karşı yerini bembeyaz bir sükûnete bırakmıştı. Pencereden sızan gün ışığı odayı aydınlatırken gözlerimi yavaşça araladım. Başta nerede olduğumu idrak edemedim; burnuma dolan o taze kahve kokusu ve tanıdık odanın silueti zihnimi yerine getirdi.
Sağ tarafıma döndüm ama yatak boştu. Alaz yoktu.
Hemen üzerimdeki kalın battaniyeyi atıp yataktan kalktım. Üzerimdeki hırkayı çekiştirerek odadan çıktım ve merdivenlerden aşağı indim. Antrede ve salonda kimseden ses yoktu. Mutfakta ya da koridorda Alaz’ı bulamayınca telaşla kapı girişindeki adamlardan birine yöneldim.
“Alaz nerede?” diye sordum, sesimdeki aceleciliği gizleyemeden.
Adam hafifçe başını eğdi. “Sabaha karşı acil bir işi çıktı Naz Hanım, çıkmak zorunda kaldı. Sizi uyandırmak istemedi.”
Kaşlarım çatıldı. Ameliyata şunun şurasında bir gün kalmışken nereye gitmişti yine? Kendi kendine iş açıyordu gene başına belli ki. Homurdanarak mutfağa geçtim, kendime bir bardak su alıp içtim ama içimdeki o huzursuzluk geçmek bilmedi.
Evdeki sessizlikten ve o boğucu düşüncelerden uzaklaşmak için arka bahçeye açılan cam kapıya yöneldim. Kapıyı açıp dışarı adım attığımda, yüzüme çarpan soğuk ama tertemiz hava akciğerlerimi doldurdu. Gece yağan kar bütün bahçeyi kalın, beyaz bir örtü gibi kapatmıştı.
Gözlerim, verandanın köşesindeki o dondan etkilenmesin diye korunaklı yere çekilmiş saksı çiçeklerine takıldı. Alaz ortalıkta yoktu ama çiçekler soğuktan boynunu bükmüştü. İçimdeki o yumuşaklık hissiyle gülümsedim, içeri girip küçük bir sürahi su aldım ve dışarı çıkıp kar tanelerinin arasında solmaya yüz tutmuş o narin çiçekleri tek tek sulamaya başladım.
Elimdeki sürahiyi boş verip son saksının da toprağını suladıktan sonra derin bir nefes aldım. Bahçenin o betondan uzak, kar kokan huzuru bile içimdeki sıkıntıyı dağıtmaya yetmiyordu. Alaz’ın o sabaha karşı aceleyle çıkıp gitmesi, dün gece kollarının arasında bana verdiği o güven dolu sözlerin üstüne adeta bir gölge düşürmüştü.
Cebimdeki telefonun titreşimiyle irkildim. Hızla elimi cebime atıp ekranı çıkardım ama arayan o değildi; sadece gelen gereksiz bir mesajdı.
İçimde biriken o huzursuzluk dalgasına daha fazla direnemedim. Telefonun rehberine girip adını buldum ve doğrudan arama tuşuna bastım.
Birkaç uzun çalıştan sonra telefon açıldı. Arka plandan gelen rüzgâr ve motor sesleri, dışarıda olduğunu açıkça ele veriyordu.
Alaz’ın o hırıltılı, aceleci ve hafif gergin sesi kulağıma doldu:
“Naz? Ne oldu yine Naz? Bir şey mi oldu, iyi misin?”
Sesinde ki o ani telaş ve bana yönelttiği sorular, sanki yine tehlikeli bir işin ortasındaymış gibi hissettirdi. Tam da bu yüzden, o korumacı ama bana nefes aldırmayan tavrına aniden bir öfke kabardı içimde. Ameliyata bir gün kalmışken hâlâ kafasına göre hareket etmesi, beni ortada bırakması canımı yakmıştı.
Cevap vermedim. Sadece dudaklarımdan derin bir nefes döküldü.
“Naz? Orada mısın? Konuşsana kızım, bir şey mi oldu diyorum!” diye sesini biraz daha yükseltti, arkadan sert bir kapı kapanma sesi geldi.
Gözlerim doldu ama kendimi tuttum. Titreyen sesimi belli etmemeye çalışarak tek kelime etmeden doğrudan parmağımı ekrana götürdüm ve çağrıyı yüzüne kapattım.
Kulaklığımdaki o boşluk sesinin ardından hattın yüzüme kapanmasıyla beynimde yanan o tehlike sireni, şimdi bütün zihnimi ele geçirmişti. Telefonu direksiyona öyle bir çarptım ki ekranı çatladı; boştaki elimle direksiyona geçirdiğim yumrukla eklemlerimden sızlayan acıyı bile hissetmedim. Yoksa o şerefsizler buldu mu onu? Zehir mi nüksetti yeniden? Yoksa benden kaçtı mı? Beynimdeki binlerce zehirli düşünce birbirini ezerken, tek bir gerçek nefesimi kesiyordu: O, şu an benim korumam dışında savunmasızdı.
Aracın burnunu malikânenin olduğu yöne kırıp gaz pedalına ayağım sonuna kadar yüklendim. Motor acıyla kükrerken, lastiklerin asfaltı ağlatan çığlığı gecenin karanlığını yardı. Virajları nasıl döndüğümü, kırmızı ışıkları nasıl geçtiğimi bilmiyordum; tek bildiğim, o eve bir an önce varıp ona dokunmam gerektiğiydi.
Direksiyonu tek elle zapt etmeye çalışırken diğer elimle telefonu kaptım ve evdeki baş adamımın numarasını tuşladım. Telefon daha ilk çalışın sonuna gelmeden açıldı.
“Efendim Alaz Bey?” dedi karşıdan gelen tok ve aceleci ses.
Nefes nefese, zıvanadan çıkmış bir sesle kükredim: “Kapıdayım! Durum ne? Naz nerede, iyi mi? Konuş çabuk!”
Karşı taraftan gelen o anlık duraksama, o tereddütlü nefes sesleri saniyesinde kalbime saplanan birer hançer oldu.
“Şey… Alaz Bey,” dedi adam, sesindeki şaşkınlık ve korku sabrımı tamamen tüketiyordu. “Naz Hanım içeride yok. Bahçeye çıkmıştı az önce ama… Evde kimse bulamıyor, şu an ortalıkta yok!”
Telefonu kulağımdan çektiğim gibi arabanın ön konsoluna fırlattım. Malikânenin devasa demir kapısına fütursuzca çarparak içeri giren arabanın frenine bastığım gibi kapıyı açıp dışarı fırladım. “Naz!” diye bağırdım karanlık bahçede, sesim dağlarda yankılandı. Kar taneleri yeniden düşmeye başlarken, buz kesmiş havada tek bir iz aramak için gözlerimi etrafta koşturmaya başladım. O, bu soğukta, o zayıf bedeniyle nereye gitmiş olabilirdi ki?
—Bölüm sonu—