Aracın kapısını çarptığım gibi evin etrafındaki karanlık köşelere, arka bahçeye, kameriyenin altına, ağaçların arkasına doğru koştum. “Naz! Naz!” diye bağıran sesim karlı bahçenin sessizliğini parçalıyor, ama karşıma sadece rüzgârın uğultusu çıkıyordu. Nefesim boğazımda düğümleniyor, iki gün sonra ameliyata girecek olan o narin kadının bu donda dışarıda kaybolmuş olma fikri beynimi yakıyordu.
Tam arkaya, saksıların ve çiçeklerin olduğu o kör noktaya yöneldiğim an, o incecik, tanıdık hıçkırık sesini rüzgârın arasından seçtim.
Kanım dondu. Adımlarım aniden kesildi.
Gözlerimi o tarafa çevirdiğimde gördüğüm manzara nefesimi tamamen kestirtti. Beyaz örtünün üzerine, sanki bütün gücü çekilmiş gibi öylece uzanmıştı. Kar taneleri saçlarına, o incecik hırkasının üzerine usulca yağarken, küçük bedeni her hıçkırıkla hafifçe sarsılıyordu.
Bir saniye bile kaybetmeden karların içine diz çöktüm, ellerimle onu sarıp sarmalayarak aceleyle kucağına aldım. “Naz… Güzelim, buradayım…” diye mırıldandım, sesim ilk defa bu kadar titriyordu. Parmaklarım buz gibi kesilmiş tenine değdiğinde, korkunun ötesinde, içimi yakan o gerçekle yüzleştim: Onu kaybetme düşüncesi bile beni yaşayan bir ölüye çeviriyoru.
Karların üzerinde yatan o narin bedeni kollarımın arasına aldığımda, erimeye başlayan kar taneleri üzerimizdeki kıyafetleri sırılsıklam ıslatmıştı. Soğuk iliklerime işliyordu ama umurumda bile değildi. Tek gördüğüm, gözlerinden yaşlar süzülen, titreyen ve nefes nefese kalmış kadındı.
“Kalk içeride konuşalım, donuyorsun,” diye seslendim, sesimdeki o sert emir tonu bu kez tamamen çaresizliğe teslim olmuştu.
Onu kaldırmaya çalıştığım an, Naz ani ve sert bir hamleyle göğsümden var gücüyle ittirdi. Yere düşmemek için son anda tutundum ama o, karların üzerinde diz çökmüş vaziyette ellerini iki yana sallayarak hıçkırıklar içinde bağırmaya başladı:
“Bırak artık beni! Dokunma! Öleceğim ben zaten, anlamıyor musun? Bırak da bari burada, kendi başıma öleyim!”
O kelime beynime saplanan paslı bir bıçak gibi girdi. Öleceğim ben.
Bütün o içimde tuttuğum öfke, korku, sabır ve tutku bir saniyede patladı. Kendimi kaybetmiş bir halde öne atıldım, ellerimi yüzünün iki yanına kavradığım gibi dudaklarına yapıştım.
Bütün o feryatlarını, isyanlarını ve o lanet kelimeyi dudaklarımın arasında ezdim. İlk an şokla irkildi, elleri göğsümde asılı kaldı, karşı koymaya çalıştı ama ne gücü yetti ne de kaçmasına izin verdim. Öfkeyle, tutkuyla, onu hayatta tutabilmek için verdiğim o aciz savaşın hırsıyla öptüm. Dudaklarındaki o tuzlu gözyaşı tadı boğazıma düğümlense de geri çekilmedim; sanki ruhunu ruhuma mühürlemek istercesine daha da derinleştim.
Zaman o saniye tamamen durdu; ne yağan karın soğuğu ne de dışarıdaki fırtınanın uğultusu kaldı. İlk şoku atlattıktan sonra Naz’ın o direnci yavaş yavaş kırıldı, elleri göğsümden kayıp yavaşça ceketimin yakasına tutundu. Dudaklarındaki o titreme kesildi ve o da bana ayak uydurarak karşılık vermeye başladı.
Öpüşümüz derinleşti, nefeslerimiz birbirine karıştı. Sanki o buz gibi havanın ortasında, aramızdaki bütün o kalın duvarları, korkuları ve gizleri tek bir hamlede yok ediyorduk. Ne kadar sürdü bilmiyorum; saniyeler saatler gibi akıp giderken, içimdeki o ölüm korkusu yerini tarif edilemez bir tutkuya ve sahiplenmeye bıraktı.
Nefesimiz tükenmeye yüz tuttuğunda, kalbim göğüs kafesimi parçalayacak gibi atarak yavaşça geri çekildim. Alnımı alnına yasladım, ikimiz de soluk soluğa birbirimizin gözlerine bakıyorduk. Göz bebekleri büyümüş, dudakları kızarmıştı.
Yüzüne düşen bir tutam ıslak saçı geriye iterken, sesimdeki o şaşkın ama bir o kadar da sahiplenici tınıyla fısıldadım:
“Düşündüğümden daha yumuşaktı dudakların…”
Cümlem daha yeni kulaklarında yankılanmıştı ki, Naz aniden kendine geldi. Gözlerindeki o mahcubiyet ve şaşkınlık bir anda yerini hırçın bir öfkeye bıraktı. Eli, havayı yaran bir hızla kalktı ve ok gibi yanağıma çarptı.
Şak!
Tokatın sesi karlı bahçenin sessizliğinde yankılanırken, yanağımda oluşan o keskin acı zihnimi tamamen yerine getirdi.
Yanağımda patlayan o minik ama hırslı elin bıraktığı sızı umrumda bile değildi. Çenemi yavaşça düzelttim, başımı hafifçe yana eğip hâlâ nefes nefese olan o renkli gözlerin içine baktım.
“Ne gerek vardı şimdi buna?” dedim, sesimde en ufak bir öfke ya da kırgınlık yoktu; aksine, yaşadığımız o yoğun anın ardından gelen şaşkınlıkla karışık dert yanan bir tını vardı.
Gözleri hâlâ yaşlıydı ama bu sefer o yaşlar korkudan değil, gururunu korumaya çalışan o inatçı öfkeden parlıyordu. Çatık kaşlarıyla, adeta canımı yakmak ister gibi dik dik yüzüme bakıyordu. Tek kelime etmedi; sanki konuşursa bütün savunması dökülecekmiş gibi sadece soluyarak öylece süzdü beni. O hali o kadar inatçı ve hırçın duruyordu ki, istemsizce dudaklarımın kenarı yukarı kıvrıldı.
“Naz, bakıp durma şöyle,” dedim, sesim bu sefer daha alçak ve neredeyse şefkatli çıkmıştı. “Yanağımı patlattığın yetmedi mi, bir de ölümcül bakışlarınla mı deleceksin beni?”
Hâlâ susuyordu ama göğsünün o hızlı inip kalkışları, içindeki fırtınanın henüz dinmediğini ele veriyordu. Havada uçuşan kar taneleri omuzlarımıza konarken, uzanıp parmak uçlarımla çenesini hafifçe kavradım.
“Hadi,” dedim, gözlerinin içine derin bir sadakatle bakarak. “Donuyoruz burada. İçeri gireceğiz, yoksa o hastane masasına çıkamadan ikimizden biri berbat bir zatürreye kurban gidecek.”
Çenemi kavrayan parmaklarımdan kurtulmak için başını hızla iki yana salladı, elimi hırsla iterken ayaklarının üzerine fırladı. İçeri geçmek yerine karların içinde dikilmiş, gözlerinden alevler saçarak üzerime yürümeye başladı.
“Girmiyorum içeride mendebur!” diye bağırdı, ellerini göğsüme vurmaya çalışarak öfkeyle saydırmaya başladı. “Ne öpüyorsun be gerizekalı! Sen kimsin de öyle kafana göre… İğrenç herif! Pisliğin teki!”
Vurduğu darbeler gücünden ziyade öfkesini dışa vuruyordu ama soğuktan titreyen elleri ve pırıl pırıl parlayan gözleriyle o kadar savunmasız ve hırçındı ki, insanı çileden çıkaracak kadar da tatlı duruyordu.
Kollarını iki yana savurarak üzerime gelmeye devam edince, bileklerinden yakalayıp hareketini kestim. Kaşlarımı çatarak onu kendime biraz daha yakınlaştırdım.
“Sende karşılık vermedin mi kızım?” dedim, sesimdeki o hafif alaycı ama sabrı zorlayan tınıyla. “Bayağı bayağı karşılık veriyordun üstelik, az önce sus pus olmuştun kollarımda!”
Yüzü öfkeden kıpkırmızı kesildi; utancı ve öfkesi birbirine karışmıştı. “Ş-şoktan! Ne karşılık vermesi be, ne saçmalıyorsun sen? Bırak beni!” diye çırpınmaya başladı.
“He şoktan, tabii,” dedim gülmemek için çenemi sıkarak. “Şokun şiddeti bayağı derindi galiba, saniyelerce kendine gelemedin.”
Dişlerini tenime geçirdiği o an, acıdan ziyade beni çıldırtan o inatçı öfkesiyle baş başa kalmıştım. Deri ceketimin kolunu aşarak kaslarıma kadar saplanan dişlerinin baskısını iliklerime kadar hissediyordum. Hırlayarak geri çekilmeye çalıştım ama o, adeta hıncını alana kadar bırakmaya niyetli olmadığını gösteren bir inatla daha da sertleşti.
“Naz, bırak,” dedim, sesimdeki sakinliği korumaya çalışarak ama sabrımın son sınırlarında dolanıyordum. “Dişlerinle parçalasan da kollarım kopmaz, güzelim. Bırak şu kolumu.”
Hiçbir şey söylemedi, aksine daha da hırslanarak çenesini sıktı.
Artık laftan anlamayacağını anladığım an, sabrım tamamen tükenmişti. Ani bir hamleyle beline doladığım kollarım onu havalandırdığı gibi tek hamlede omzuma attım. Naz şaşkınlıkla küçük bir çığlık attı, elleri refleksle sırtıma vurmaya başladı ama bu kez dişleri kolumdan kurtulmuştu.
“Ne yapıyorsun ya! İndirsene beni malikâneye gireceğiz!” diye sırtımda çırpınıp tepinmeye başladı. “Bırak beni Alaz!”
Onu dinlemeden doğrudan az önce fırlayıp kapısını açık bıraktığım arabaya yöneldim. Ön kapıyı açıp onu nazikçe ama kararlı bir şekilde ön koltuğa oturttum, o daha kaçmaya yeltenmeden hemen emniyet kemerini çekip şak diye yerine kilitledim. Kapıyı çarparak kapatıp hızla sürücü koltuğuna geçtiğimde, Naz bana ters ters bakıyor, soluk soluğa hâlâ söyleniyordu.
Aracı çalıştırıp hızla malikânenin kapısına doğru sürerken kaşlarımı kaldırarak ona bir göz attım.
“Eve niye girmedik? Nereye gidiyoruz yine?” diye çıkıştı, kollarını göğsünde kavuşturup dudaklarını büktü.
Direksiyona tek elle uzanıp yola odaklanırken, diş izlerinin sızladığı sol kolumu hafifçe hareket ettirdim ve alayla güldüm.
“Açsın belliki, kolumu ısırıyorsun,” dedim göz ucuyla ona bakarak. “Dedim ya, seni yemeğe götürüyorum.”
Kollarını çocuk gibi göğsünde birbirine dolamış, camdan dışarıyı izlerken homurdanmaya devam ediyordu.
“Yarın ameliyatım var benim, dinlenmem lazımdı,” diye söylendi, sesi hâlâ kırgın ama bir o kadar da inatçı çıkıyordu. “Sabah sabah karın ortasında koşturduğun yetmediği gibi şimdi bir de restoran çıkarıyorsun başına.”
Ona dönüp direksiyondaki elimi hafifçe direksiyona vurdum, sesimdeki o alaylı tınıyı gizlemeden, “Merak etme hanımefendi,” dedim. “Seni yormayız, alt tarafı iki lokma bir şey yiyeceksin.”
Şehrin sakin ve lüks mekanlarından birinin önüne çekip motoru durdurduğumda, o hâlâ arabadan inmemek için ayak diriyordu. Kapısını açıp kendi tarafımdan dolaştım, onun tarafındaki kapıyı hızla açarak emniyet kemerini çözdüm.
Arabadan indiğimiz an yüzümüze çarpan keskin soğukla birlikte, hemen arkamda çıkardığım kalın deri ceketimi omuzlarına doğru uzattım.
“Giymeyeceğim,” dedi, başını kaşlarını çatarak başka yöne çevirirken. “Zaten donuyorum, kendi ceketini bana verip hasta mı edeceksin?”
İtiraz etmesine izin vermeden ceketi kollarından zorla geçirdim, üzerindeki büyük ceket içinde adeta kaybolurken homurdanmaya devam etti. Ama ellerimi omuzlarında tutup dikleşmesini sağladım, ardından zengin ahşap kapıları açıp sıcacık atmosferiyle bizi karşılayan mekana doğru belinden hafifçe yönlendirerek içeri adım attık.
Mekânın loş ve sıcak atmosferi içeri adım atar atmaz bizi sararken, garsonlardan biri bizi hemen köşedeki sakin ve özel masaya yönlendirdi. Sandalyeyi hafifçe çekip oturmasını sağladım. Naz, üzerine bol gelen o deri ceketimi omuzlarından sıyırıp sandalyenin arkalığına astı.
Üzerindeki ince hırkayı çekiştirip üstünü düzeltirken, saçlarını toplayan o lastiği bileğinden çekip aldı. Başını geriye atıp o uzun saçlarını serbest bıraktı;muzur bir rüzgârın dağıttığı telleri parmaklarıyla aceleyle tarayarak omzuna dökülmesini sağladı.
Masaya doğru eğilip kollarını birbirine bağlarken yaptığı o küçük hareketler, o kadar doğaldı ki gözlerimi üzerinden alamadım. Ceketimin içinde kaybolmuş o narin bedeni, yüzüne düşen saçları ve inatla parlayan o renkli gözleriyle bakarken içimdeki o kavurucu sıcaklık bütün zihnimi ele geçirdi. Dünyanın en tehlikeli adamı olabilirdim ama şu an karşımda oturan bu hırçın kızın o masum güzelliği karşısında tamamen silahsızlanmış durumdaydım. Tanrım, diye geçirdim içimden, ne kadar güzel görünüyordu. Bütün o dünyayı yakıp yıkma isteğim, bu kadının bana attığı tek bir bakışla yerle bir oluyordu.
Naz, dik dik yüzüme baktığını fark edip kaşlarını çattı. “Ne bakıyorsun yine öyle dik dik? Yüzümde bir şey mi var?” diye sordu, sesindeki o inatçı tınıyı korumaya çalışarak.
Yüzündeki o dik dik bakan ama bir o kadar da merak uyandıran ifadeyi izlerken, zihnim bambaşka bir yerde kilitlenip kalmıştı. Gözlerimi onun yüzünden, dudaklarından ve hafifçe aralanmış boynundan bir an olsun ayıramıyordum. Yarın yaşanacak o büyük ameliyatın riski, o masadan sağ salim kalkıp kalkamayacağı gerçeği beynimi yeniden kelepçelemişti; sanki şu an bu masada oturan kadın, birazdan ellerimin arasından uçup gidecek bir hayaldi.
Naz, kaşlarını daha da çatarak bana doğru biraz daha eğildi.
“Alaz?” diye seslendi, sesindeki o hırçın ton yerini hafif bir şaşkınlığa bırakmıştı. “Hey, sana söylüyorum! Ne diktin öyle gözlerini? Duvarı izler gibi yüzüme bakmayı keser misin?”
Cevap vermedim. Göz bebeklerim onun yüzünün tek bir detayında bile hareket etmeden, öylece sabitlenmiştim.
“Alaz! İyi misin?” diye ısrarla tekrarladı, bu kez elini masanın üzerine uzatıp parmaklarını hafifçe parmaklarıma dokundurdu. “Beni duyuyor musun? Yine ne kuruyorsun kafanda?”
Hâlâ ses çıkmıyordu benden. Ne bir mimik kıpırdıyor ne de gözlerimi kırpıyordum; zihnim o kadar derine dalmıştı ki, dış dünyayla tüm bağım kopmuştu. Naz, benim bu tuhaf ve ürkütücü sessizliğim karşısında yutkundu; parmaklarını yavaşça elimin üzerinden çekerken, gözlerindeki o inatçı öfkenin yerini derin bir endişe almaya başladı.
Hızla arkama döndüğümde, Alaz’ın devasa sırtının hedef aldığı adamı gördüm; restoranın loş köşesinde, korkudan rengi solmuş bir halde duvara sindirilmişti. Alaz’ın o geniş omuzları gerilmiş, üzerindeki ince gömleğin altından kasları adeta taşa kesmişti. Adımları ağır ama ölümcül bir kararlılıkla yaklaşıyordu.
Adamın yakasına yapıştığı an, hırıltılı bir solukla havaya kaldırdı. Mekandaki diğer insanlar çığlık çığlığa kaçışırken, garsonlar araya girmeye yeltendi ama Alaz’ın o dehşet saçan bakışları birini bile ileri adım atmaya pişman etti. Adam nefessiz kalmış, elleriyle Alaz’ın kollarını tutmaya çalışıyordu ama faydasızdı. Alaz’ın gözlerindeki o kan bürümüş, zıvanadan çıkmış ifade, adamın o saniye canını alacağına yemin etmiş gibiydi.
O an, içimdeki korkuyu bir kenara fırlatıp koşarak araya atıldım. Kollarımı Alaz’ın göğsüne siper ettim, ellerimle sert sırtını ve omuzlarını itmeye çalıştım.
“Alaz! Sakin ol! Sakin ol!” diye bağırdım, sesim korkuyla titrese de otoriter çıkmaya çalışıyordu. “Yalvarırım bırak, değmez! Öldüreceksin adamı!”
Beni duymuşa, görmüşe benzemiyordu. Gözleri sadece o adamdaydı. Dişlerinin arasından, cehennem ateşini andıran o boğuk sesle tısladı:
“Kaç kere baktın ona?”
Adamın gözleri korkudan kaymak üzereydi, tek kelime bile edemiyordu. Alaz’ın yumruğunu kaldırdığını gördüğüm o salise, başka bir çarem olmadığını anladım. Düşünmeye vaktim yoktu; ya bu adam ölecekti ya da Alaz kendi elleriyle hayatını karartacaktı.
Ani bir hamleyle kollarımı boynuna doladım, ellerimi o sert, diken diken sakallı yüzünün iki yanına kavradım ve var gücümle çekip dudaklarına yapıştım.
O an zaman yine, o karlı bahçedeki gibi durdu. Alaz’ın yumruğu havada asılı kaldı. Vücudundaki o taş kesilmiş gerginlik, dudaklarımın temasıyla birlikte saniyeler içinde çözülmeye başladı.
Havada asılı kalan o devasa yumruk bir saniye bile tereddüt etmeden gevşedi. Alaz, yakasından tuttuğu adamı sanki döküntü bir çuvalmış gibi yere fırlattı; çıkan gürültü ve restoranın köşesindeki inleme sesleri umurunda bile değildi. Bütün dünyası, o an dudaklarının arasında erimeye başladığım benle sınırlanmıştı.
Koca eli birden yanağımı kavradı, parmakları saç diplerime doğru tırmanarak başımı arkaya doğru hafifçe eğdi ve öpüşün şiddetini iki katına çıkardı. Öfkenin ve adrenalinin bıraktığı o vahşi kalıntı, yerini durdurulamaz bir tutkuya bırakırken, beni adeta içine çekmek istercesine derinleşti.
Nefesim boğazımda tıkandı. Kalbim göğüs kafesimi delip geçecek gibi atarken, bu işin çığırından çıktığını hissederek geri çekilmek için kollarımı göğsüne dayayıp var gücümle itmeye başladım.
Yet artık, der gibi ellerimle onu uzaklaştırmaya çalıştım ama o, her itişimde beni kendine daha çok bastırarak öpüşmeyi sürdürmek için direndi. Geri çekilmesine izin vermemek için bütün gücüyle karşılık veriyordu.
Son bir gayretle başımı geriye çekip ellerimi sert göğsüne bastırarak onu kendimden uzaklaştırdım. İkimiz de soluk soluğa, göğsümüz kalkıp inerek birbirimize bakarken, etraftakilerin dehşet dolu bakışlarını umursamadım.
Alaz’ın o hâlâ hırsla parlayan gözlerine tek bir saniye bile fırsat tanımadan, koca bileğinden sıkıca yakaladığım gibi arkama bile bakmadan restoranın çıkışına doğru çekiştirmeye başladım.
Sokağın serin ve ıssız havasına adım attığımız an, arkamdan hâlâ sersemlemiş bir halde gelen Alaz’ı ani bir manevrayla duvara doğru çevirdim. Bütün öfkem, az önce yaşanan o dehşet anının stresi ve içimde biriken o korku tek bir noktada patlamıştı.
Elimi kaldırdığım gibi var gücümle geniş omzuna sert bir tokat gibi indirdim.
“Sen ne yaptığını sanıyorsun ya!” diye bağırdım, sesim gece sessizliğinde yankılanırken göğsüm hızlı nefeslerle inip kalkıyordu. “Adamı öldürecektin! Kafayı mı sıyırdın sen?! Orada herkesin içinde!”
Alaz yediği darbeyle milim bile kıpırdamadı; sırtı duvara yaslı, gözleri hâlâ koyu bir karanlıkla parlıyormuş gibi bana bakıyordu. Dudaklarının kenarında o inatçı, tehlikeli kıvrım belirmek üzereydi ki ellerimi havaya kaldırıp işaret parmağımı sallayarak sözünü kestim.
“Sakın!” dedim, sesimdeki bütün o netliği ve keskinliği kullanarak. “Sakın tek kelime etme. Ağzını bile açma, Alaz.”
Arkama dönüp arabanın olduğu tarafa doğru yürümeye başladım. Bir daha tek kelime bile konuşmayacak, onun o sakinleştirici ya da alaycı laflarını duymayacaktım. Yarın ameliyatım vardı ve bu adam kesinlikle benim ömrümü, ameliyat masasına bile kalmadan bitirecekti.
Arkamı dönüp arabanın kapısına yöneldiğim an, koca adımlarla arkamdan yetişip bileğimden tuttuğu gibi beni durdurdu. İtiraz etmeme izin vermeden yolcu koltuğuna bindirdi, kapıyı kapatıp kendi tarafına geçti. Motoru çalıştırdığı gibi yola koyulduk.
Yol boyunca tek kelime etmedi. Ne bir savunma yaptı ne de her zamanki o dik başlı tavrıyla karşılık verdi. Direksiyonu sıkan parmak eklemleri hâlâ beyazdı ama yüzündeki o vahşi öfke yerini derin, sessiz bir fırtınaya bırakmıştı. Şehrin kalabalık sokaklarından uzaklaşıp karanlık sahil yoluna saptık ve dalgaların kıyıya çarptığı ıssız bir köşede lastiklerin sesiyle durduk.
Aracı durdurduğu an kontak kapandı. İçerideki o ağır, boğucu sessizliği sadece dışarıdan gelen rüzgârın uğultusu ve dalga sesleri bozuyordu.
Alaz, başını direksiyondan kaldırıp yavaşça bana döndü. O koyu gözleri, bu kez içindeki bütün zırhları indirmişçesine çıplak ve savunmasız bakıyordu. Uzun parmakları direksiyonu bırakıp bana doğru uzandı, çenemi hafifçe kavrayıp yüzümü kendine çevirdi. Başımı başka yöne çevirmeme izin vermedi.
“Konuşma dedin, susuyorum,” dedi sesi, her zamankinden farklı olarak pürüzlü ve inatçı bir yalvarmayla çıkmıştı. “Ama bunu söylemeden susmama izin vermezsin, bilmen gerekiyor.”
Gözlerim doldu, kalbim göğüs kafesimi parçalayacak gibi atmaya başladı.
“O adam orada sana baktığı an beynim döndü, Naz,” diye fısıldadı, baş parmağı yanağımda hafifçe dolaşırken. “Çünkü o masada oturan kadının birazdan ellerimin arasından kayıp gideceğinden ödü kopyor. O ameliyat masası... Seni kaybetme düşüncesi aklımı kaçırtıyor.”
Derin, titrek bir nefes aldı ve gözlerimin içine adeta ruhunu bırakarak o cümleyi fısıldadı:
“Seni seviyorum, kızım. Deliler gibi, bu hayatın bütün kurallarını çiğneyecek kadar çok seviyorum... Yarın o masadan kalkacaksın. Sensiz bir dünya benim için cehennemden başka bir şey değil, bunu sakın unutma.”
Yutkunamadım; boğazıma saplanan o büyük yumru ne yukarı çıkıyor ne de aşağı iniyordu. Çatık kaşlarımın altında ona baktım, ama kulaklarımda yankılanan kelimeler zihnimi darmadağın etmişti. Bu adam katildi… Gözünü kırpmadan can alabilen, karanlığın ortasında parlayan o tehlikeli ruhuyla herkesin korktuğu bir psikopattı. Şimdi çıkmış, bana deliler gibi sevdiğini söylüyordu. Ama bu sevgi, bu koruma içgüdüsü bana gerçek gelmiyor, içimi ürpertiyordu.
Alaz, sessizliğimin altında yatan o korkuyu ve uçurumu fark etmiş gibi yavaşça parmaklarını yanağımdan çekti. Derin, sıkıntılı bir nefes vererek kapıyı açtı ve arabadan indi.
Soğuk rüzgâr araladığı kapıdan içeri dolarken, onun dışarıda kapıyı sertçe kapatışını izledim. Birkaç saniye direksiyona bakıp durdum, ama göğsümdeki o sıkışma hissi nefes almamı engelliyordu. Hızla emniyet kemerini çözerken kapıyı açıp ben de kendimi dışarı attım. Dalgaların kıyıya çarptığı karanlık sahilde, sırtı bana dönük duran o geniş omuzlu adama doğru öfkeyle yürüdüm.
“Bana yalan söylüyorsun!” diye bağırdım, sesim gece rüzgârında yankılanarak dalga seslerine karıştı.
Alaz yavaşça arkasına döndü, koyu gözleri üzerime dikildi. Durmadım, hınçla üzerine yürüyerek göğsüne sert bir yumruk indirdim.
“Öleceğimi düşündüğün için bana yalan söylüyorsun!” diye feryat ettim, gözyaşlarım artık yanaklarımdan özgürce süzülüyordu. “Acıdığın için! O ameliyattan sağ çıkamayacağımı sandığın için uyduruyorsun bunları! Gerçekten sevdiğin için değil, sırf vicdanını rahatlatmak için!”
Göğsüne indirdiğim darbeler öfkemden ziyade çaresizliğimin birer yankısıydı ama o, her zamanki o devasa gövdesiyle milim bile kıpırdamadan yerinde dikildi. Bileklerimi havada yakalayıp hareketimi kestiği an, gözlerindeki o karanlık ateş daha da harlanmıştı.
“Vicdan mı?” diye gürledi, sesi dalgaların uğultusunu bastıracak kadar sert ve acı dolu çıktı. Beni kendine doğru öyle bir çekti ki, aramızdaki son mesafe de kapanarak göğsüne çarptım. “Senin bende vicdan bırakmadığını görmüyor musun hâlâ? Ben adam öldürürken eli bile titremiyen adamım, Naz! Ama senin o hastane odasına girecek olman var ya… İşte o benim nefesimi kesiyor!”
“Yalan söylüyorsun!” diye bağırdım, ellerimi ellerinden kurtarmaya çalışarak hınçla çırpındım. “Beni acıdığın için kandırıyorsun! Bir katil sevmez, Alaz! Sen sadece kontrol edemediğin bir şeyi kaybetmekten korkuyorsun!”
“Sana yalan söylemiyorum!” diye kükredi, sesindeki o çaresizlik ve öfke gecenin karanlığını yardı. Ellerimi bırakıp iki yanağımı avuçlarının içine sertçe hapsettiğinde, göz bebeklerindeki o vahşi pırıltı yerini can yakan bir kabullenişe bırakmıştı. Başını iki yana sallarken, fısıltısı ama bir o kadar da haykırışı içimi dağladı: “Ben bu hayatta kimseye yenilmedim, Naz! Ordulara karşı durdum, kurşunların önüne attım kendimi, bir kez bile arkama bakmadım! Ama sana… Sana karşı koyamıyorum. Benim bu dünyada yenildiğim tek savaş sensin!”
Sözleri beynimde yankılanırken nefesim kesildi. Gözlerindeki o çıplak gerçek, kalbimin en derin yerini sızlattı ama inatla başımı çevirip ondan kaçmaya çalıştım.
“İnanmıyorum sana…” diye fısıldadım, sesim titrerken gözyaşlarım çeneme doğru süzülüyordu. “Bırak beni. Dokunma bana!”
Gözyaşlarımın yüzümü sırılsıklam yaptığı o karanlık sahil yolunda, rüzgâr saçlarımı yüzüme savururken arkama bile bakmadan koşmaya başladım. Çakıl taşlarının ayaklarımın altında ezilme sesleri, kulaklarımda uğuldayan dalga seslerine karışıyordu. Ondan, o tehlikeli, zihnimi ve kalbimi aynı anda darmadağın eden adamdan kaçmak istiyordum; çünkü ona inandığım an mahvolacağımı biliyordum.
Ama kaçışım uzun sürmedi. Aradaki mesafeyi bir solukta kapatan o devasa gövde, arkamdan esen bir fırtına gibi üzerime çöktü. Bileğimden yakaladığı gibi beni kendi kendine döndürdü ve sırtım sert bir şekilde göğsüne çarptı. Kaçmama, nefes almama bile izin vermeden koca eli bir kelepçe gibi boğazıma ve ağzıma kapanarak bütün sesimi kesti.
Nefesim kesildi; sırtım o sert gövdeye yapışmış, kollarım iki yanımda hapsolmuştu. Çırpınmaya, ellerini tırnaklamaya çalıştım ama demirden bir duvarı dövmekten farkı yoktu. Sırtımda hissettiğim o geniş göğsün hırsla inip kalkışını, kulağımın hemen kenarında uğuldayan o boğuk ve tehlikeli nefesini iliklerime kadar hissettim.
Kulağıma doğru eğildiğinde, sesindeki o kontrolden çıkmış, ürkütücü ve piskopat tını bütün tüylerimi diken diken etti:
“Benden kaçamazsın, Naz,” diye fısıldadı dişlerinin arasından, eli hâlâ ağzımı sıkıca kapatırken. “Şimdi beni dinleyeceksin. İster inan, ister inanma; o ameliyat masasından kalkacaksın ve bu adamın cehenneminde benimle nefes alacaksın, duydun mu beni?”
Ağzımı kapatan eli zerre kadar gevşemezken, kulağımın hemen kenarında fısıldayan o ses, gecenin karanlığından bile daha soğuk ve keskin bir tınıyla zihnime kazındı.
“Ağlamayı kes, Naz,” diye emretti dişlerinin arasından; sesindeki o sertlik, en küçük bir itirazı bile ezip geçecek kadar acımasızdı. “O gözyaşlarını buradaki kumların üzerine akıtmanın hiçbir anlamı yok. Yarın o hastaneye kendi ayaklarınla gireceksin, o doktorların karşısına dimdik çıkacaksın. Ölümden bu kadar kolay kaçabileceğini, benden bu kadar basit kurtulabileceğini sanma sakın.”
Kelimeleri bir bıçak gibi üzerime saplanırken, nefesim boğazımda düğümlendi. İçimdeki o isyan ateşi yerini derin, buz gibi bir çaresizliğe bırakmıştı; artık çırpınmayı da bağırmayı da bıraktım. Ağzımı kapatan o koca elin altından, hırsla dökülen yaşlarımı durduramayarak sessizce ağlamaya başladım. Hıçkırıklarım boğazımda sessiz bir çığlığa dönüşürken, omuzlarım sarsılıyor, tek bir ses bile çıkaramadan sadece gözyaşlarımın ıslaklığıyla titriyordum.
Beni tutuşundaki o demir gibi sert baskı biraz olsun yumuşadı ama kollarının arasından kaçamıyordum. Koca eli ağzımdan yavaşça kayıp yanağıma düştü, baş parmağı gözyaşımı sert bir hareketle sildiğinde, sesi bu kez eskisinden de karanlık ve tavizsiz bir emir gibi çıktı:
“Şimdi arabaya dönüyoruz. Ve bir kelime bile etmeden o sabahı bekleyeceksin, güzelim. Çünkü benim kurallarımı bu masada sadece ben yazarım.”
İtiraz etmeme, başımı kaldırıp yüzüne bakmama bile izin vermeden bileğimden kavradığı gibi arabaya doğru sürükledi. Yolcu kapısını sertçe açıp beni içeri tıkıştırdı, emniyet kemerimi tek hamlede çekip kilitledikten sonra kapıyı kapattı. Sürücü koltuğuna geçip motoru çalıştırdığında, içerideki hava tamamen keskin bir sessizliğe büründü.
Şehrin kalabalık, neon ışıklı ve mis gibi köz kokan sahil kenarındaki eski balık ekmekçilerin önüne arabayı yanaştırdı. Motoru durdurup bana döndü, ama yüzüne bile bakmadım. Başımı camdan dışarı çevirip kollarımı göğsümde sıkıca kavuşturduğumda, tek kelime etmeden arabadan inip benim tarafımdaki kapıyı açtı.
“İçeri geçelim, donarsın burada,” dedi, sesi az önceki o sertliğinden uzak, daha kontrollü çıkıyordu.
Cevap vermedim. Onu tamamen yok sayarak arabadan indiğim gibi serin esintiye karşı hınçla montuma sarıldım ve sahil kenarındaki ahşap taburelerden birine geçip oturdum. Alaz da hemen karşımdaki yerine yerleşti, siparişleri verene kadar üzerimdeki o inatçı ve öfkeli bakışlarını hissettim ama başımı bir an olsun ona çevirmedim.
Sıcak balık ekmekler ve yanında garnitürlerle dolu tabaklar önümüze bırakıldığında, midemin ne kadar kazındığını fark ettim ama gururum boğazımdan geçmesine izin vermeyecek gibiydi. Yine de açlıktan titreyen ellerimle balık ekmeği kavradım, hınçla ve gözlerimi diktiği yerden ayırmadan, tek kelime bile etmeden yemeğimi yemeye başladım. İçimdeki bütün o öfkeyi, o lokmaları çiğnerken çıkardığım sessiz hırsla ondan çıkarmaya çalışıyordum.
Önümdeki balık ekmeği öfkeyle, sanki düşmanımmış gibi ısırıp çiğnerken soluk soluğa kalmıştım. Gözlerim hâlâ karşıda oturan ve her hareketimi izleyen o koyu gözlerdeydi; gururumla midemin savaşı ortasındaydım ama o hırstan nefes almayı bile unuttuğumu fark etmemiştim.
Alaz, ellerini masanın üzerinde birbirine kenetlemiş, tek bir kelime bile etmeden beni izliyordu. Sonunda öksürmeye başladığımı ve lokmanın boğazımda düğümlendiğini görünce kaşlarını çatıp öne doğru eğildi.
“Boğulacaksın kızım, yavaş ye,” dedi, sesindeki o hafif alaylı ama derin bir endişeyi barındıran tonuyla. “Kaçıran yok, alt tarafı balık ekmek.”
Ona ne bir cevap verdim ne de başımı kaldırdım. Gözlerimi doğrudan gözlerine dikerek çiğnemeye devam ettim, ardından tabağımdakinden büyük bir ısırık daha alıp meydan okur gibi yüzüne baktım. Tek kelime etmemekte kararlıydım; beni buraya sürüklemiş, canımı yakmış ve şimdi de sakince oturmamı bekliyordu. Derin bir nefes alıp çatalı masaya bıraktım ve camdan dışarı, dalgalara bakarak önüme döndüm.Yemeğin geri kalanında çıt çıkmadı. Önümüzdeki tabaklar boşaldığında, Alaz cüzdanından çıkardığı kalın bir tomar parayı tabağın altına sıkıştırdı ve ağır hareketlerle ayağa kalktı. Gözlerini üzerime dikip o her zamanki buyurgan tavrıyla, “Hadi,” dedi.
Tek kaşımı yukarı kaldırıp, sesimdeki bütün alayı ve öfkeyi kusarak, “Emriniz olur,” dedim.
Ona tek kelime daha etme fırsatı tanı předen sandalyemi itip ondan önce çıktım mekandan. Sokağın serin havası yüzüme çarparken adımlarımı hızlandırarak arabaya doğru yürüdüm, o da sessizce peşimden geldi. Sessiz ve gergin geçen yolculuğun ardından sonunda malikânenin kapısına vardık.
Arabadan öfkeli hareketlerle inip kapıyı sertçe çarptım; tam eve doğru yönelmiştim ki, Alaz’ın güvenliğinden sorumlu adamlarından biri nefes nefese koşarak aramıza girdi. Yüzü kireç gibi beyazlamıştı, gözleri korkuyla Alaz’ın üzerindeydi.
“Alaz Bey…” diye soluk soluğa lafa girdi adam, ses titriyordu. “Şey… Bakmanız lazım. Yengeyle birlikte magazin haberlerine düşmüşsünüz!”
Olduğum yerde kalakaldım. Alaz’ın da kaşları çatıldı, adımları aniden durdu. Adam cebinden çıkardığı telefonunu korkuyla uzatıp ekranı Alaz’a çevirdi.
Ekranda parlayan magazin sitelerinin son dakika flaş haberiydi. Restoranda, o adamın boğazına yapıştığı an ve dehşet içinde kalan kalabalığın ortasında, Alaz’ı durdurabilmek için boynuna atlayıp dudağına yapıştığım o saniyenin net, yüksek çözünürlüklü fotoğrafı manşetleri süslüyordu. Altındaki büyük manşet başlığı ise geceyi tamamen cehenneme çevirmeye yeterdi: Yeraltının Korkulan İsmi Demirhan Alaz’dan Restoranda Dehşet Saçan Kıskançlık Krizi! Gizemli Kadınla Dudak Dudağa Yakalandı!
Adamın uzattığı telefondaki manşete ve o an çekilmiş utanç verici fotoğrafa bakakalmıştım. Yüzümün rengi aniden atarken, kulaklarım uğuldamaya başladı. Yarın ameliyatım vardı, zaten ortalık birbirine girmişti; şimdi bir de bütün ülke bu skandal fotoğraflarla çalkalanacaktı.
Alaz ise ekrana şöyle bir göz attı, adamın elindeki telefona zerre kadar önem vermeyen, buz gibi ve umursamaz bir ifadeyle bakışlarını çekti. Telefonu tutan adam çekinerek bir adım geriledi.
“Alın bu haberi internetten, yarına kadar tek bir iz kalmasın,” dedi Alaz, sesi gayet sakin ve otoriterdi. Sonra bakışlarını anında bana çevirdi, o öfkeden deliye dönmüş halimi görünce hafifçe yumuşar gibi oldu. “Naz, güzelim, takılma bunlara, hallederiz…”
Elini omzuma doğru uzatıp beni sakinleştirmek için dokunmaya yeltendiği an, hınçla o koca elini üzerinden ittim. Gözlerimden neredeyse ateş çıkıyordu.
“Halletmek mi?!” diye bağırdım, sesim bütün bahçede yankılandı. “Sen kafayı sıyırmışsın, Alaz! Adamı öldürüyordun, yetmedi magazinlere malzeme olduk! Yarın ameliyata gireceğim ben, hastane kapısı muhabirlerle dolup taşacak şimdi! Senin yüzünden bir an olsun rahat nefes alamayacak mıyım ben?!”
“Naz, sesini alçalt,” dedi, ama sesindeki o uyarıcı ton bile beni durdurmaya yetmedi. Öfkem tavan yapmıştı; üzerime gelen bu kaosa, onun bu umursamaz rahatlığına ve hayatımı sarıp sarmalayan o tehlikeli dünyasına karşı içimdeki son sabır kırıntısı da kopup gitmişti. Arkamı dönüp eve doğru yürürken, arkamdan seslenmesine bile izin vermeden kapıyı sertçe çarpıp içeri fırladım.
—Bölüm sonu—