İçeriğe geç

Katil Kalp

Bölüm 19 · 14 dk okuma

Katil Kalp

Bölüm 19

Güneş

Adımlarımı öfkeyle büyük salona yönlendirmiştim ki, Alaz’ın arkamdan yetişip bileğimi tutması bir oldu. Beni kendine doğru çevirdiği an, içimde günlerdir bastırdığım, o ameliyatın korkusuyla, bu adamın hayatıma soktuğu kaosla ve çaresizlikle büyüyen öfke volkan gibi patladı.

Gözlerimden yaşlar öfkeyle süzülürken, göğsüne sert bir yumruk indirdim. “Bırak beni! Dokunma!” diye çığlık attım.

Alaz bileğimi bırakmadı ama diğer eliyle omuzlarımdan kavrayıp beni zapt etmeye çalıştı. “Naz, sakin ol, konuşalım…” dedi, sesi bu sefer ilk defa bu kadar tedirgin çıkıyordu.

“Sakin mi olayım?!” diye bağırdım, sesim konağın yüksek tavanlarında yankılanırken kulaklarını sağır edecek kadar hırslıydı. Üstüne doğru yürüyüp göğsünü iki elimle iterken yüzüne karşı hınçla, nefretle haykırdım: “Senin sakinliğinden de, o rezil dünyandan da, bana yaşattığın bu cehennemden de nefret ediyorum! Senden nefret ediyorum, Alaz! Duyuyor musun beni? Senden, o her şeye karar veren o iğrenç psikopatlığından nefret ediyorum!”

Alaz yediği bu kelime darbeleriyle milim kıpırdamadı ama yüzündeki o sert hatlar gerildi, koyu gözlerindeki o ışık aniden söner gibi oldu. “Naz…” dedi, sesi boğuk ve can yakan bir fısıltı gibi çıktı.

Ama durmadım. Gözlerindeki o ifadenin üzerimde bir tesir bırakmasına izin vermeyerek zehir gibi kelimeleri ardı ardına kustum: “Benim hayatımı mahvettin! Yarın o ameliyat masasına gireceğim adamım diye ortalıkta geziniyorsun ama beni her gün biraz daha öldürüyorsun! Senin sevgin batsın, Alaz! Senin o hastalıklı sahiplenmen batsın! Defol git hayatımdan, bir saniye bile seni görmek istemiyorum!”

Yüzüne karşı kustuğum o zehirli cümleler kulaklarımda çınlarken, daha fazla orada kalmaya dayanamayarak kollarından sıyrıldım. Arkamı dönüp büyük adımlarla salona yöneldim; nefes nefeseydim, göğsüm aldığım kesik ve hızlı soluklarla inip kalkıyordu.

Salona girer girmez sehpanın üzerindeki sürahiyi ve bardağı gördüm. Boğazımda düğümlenen o yanma hissini bastırmak ve titreyen ellerimi durdurabilmek için aceleyle bardağa su doldurdum. Tam bardağı dudaklarıma götürüp kafaya dikiyordum ki, arkamdan gelen o ağır ve kararlı adımların sesini duydum. Alaz, salona sessizce girmişti; gözlerindeki o kırgın ama hala tehlikeli olan ifadeyle bana doğru yaklaşıyordu.

Bardağı hızla indirip ona dönecekken, “Naz, dur…” dediğini duydum ama çok geçtimişti bile.

Suyu ardı ardına yudumlamıştım. İçtiğim o suyun tadında hafif, yapay bir acılık olduğunu fark ettiğim an midem bulandı. Bardağı tahta sehpaya sertçe bırakırken başım aniden dönmeye, odadaki eşyalar gözümün önünde bulanıklaşmaya başladı. Zihnim bir anda ağırlaştı, bacaklarım taşıyamayacak kadar güçsüzleşti.

Alaz, hızla öne atılıp yere yığılmak üzere olan bedenimi kollarının arasında yakaladı. Gözlerim kapanırken, kulağımın kenarında fısıldayan o boğuk ve pişmanlık dolu sesini son bir kez duydum:

“Affet beni, güzelim… Başka çarem yoktu. O ameliyata uyandığında, huzurla girmen gerekiyor.”

Karanlık zihnimi tamamen sararken, kendimi o derin ve ağır uykunun kollarına bıraktım.

Zihnimi ele geçiren o ağır kimyasal sis, bilincimi tamamen silerken kendimi Alaz’ın kollarının arasında teslim etmiştim.

Kulağımda yankılanan o fısıltıdan sonra, bedenim yavaşça havalandı. Merdivenleri tırmanırken attığı her adımın sarsıntısını ve kaslı göğsünün derin inip kalkışını uykunun ve ilacın o bulanık perdesinin altından hayal meyal hissedebiliyordum. Sonunda odama girip beni yatağın yumuşaklığına özenle bıraktı; üzerimdeki hırkanın ağırlığını alan o parmakların sıcaklığı yavaşça uzaklaştı.

Kısa bir sessizliğin ardından odadaki kumaş hışırtıları ve kemer tokasının o boğuk sesi duyuldu. Üzerindeki o koyu renkli gömleği sırtından çekip bir kenara atan Alaz, çıplak göğsüyle yatağa, yanıma uzandı. Kollarını belimden ve sırtımdan kavradığı gibi beni tamamen kendi üzerine çekti. Başım doğrudan o geniş, sert göğsünün üzerine yaslanırken, saçlarım yastığa ve onun tenine döküldü.

Ağırlaşan göz kapaklarımı aralamaya çalışsam da ilacın etkisi zihnimi demir bir mengene gibi sıkıştırıyordu. Derin, düzenli nefes alışları ve göğsünden yayılan o tanıdık sıcaklık, en korunaklı sığınaktaymışım gibi beni tamamen teslim aldı. Koca eli saçlarımın arasında ağır ağır dolaşırken, inledim

⛓️

Saçlarında gezinen parmaklarım, o tek kelimelik fısıltıyla aniden durdu. Göğsümün üzerinde sızlanan o küçük beden, uykunun ve ilacın etkisiyle yarı bilinçli bir halde direnirken içimde fırtınalar kopuyordu.

“Yapma…”

Boğuk bir iniltiyle dökülen o kelime, kalbime saplanan paslı bir bıçaktan farksızdı. Yutkundum, boğazımdaki o kurşun gibi ağırlığı yutmaya çalıştım ama başaramadım. Ona bu acıyı çektirmek, beni bir canavara dönüştüren bu oyunu oynamak zorundaydım; başka bir çıkış yolum yoktu. Eğer bu ilacı vermeseydim, o korku ve stres kalbinin dayanamayacağı bir noktaya gelecekti. Şimdi benden nefret etmesi, bana öfke kusması umurumda bile değildi. Tek bir şey vardı zihnimde: Sabaha o ameliyat masasına sakin, en azından bedenen dinlenmiş bir şekilde girmesi gerekiyordu.

Başını göğsümden biraz daha yukarı kaldırıp saçlarını geriye doğru iterken, dudaklarım alnına uzun ve derin bir öpücük bıraktı. Teninin o sıcaklığı içimi kavururken, sesimdeki bütün o sertliği yok edip olabildiğince yumuşak, ama bir o kadar da çaresiz bir tonda fısıldadım:

“Özür dilerim, güzelim…” dedim, parmaklarım yeniden saçlarının arasına karışıp ağırlığını korurken. “Benden nefret etmene razıyım. Yeter ki yarın gözlerini açtığında yanımda ol. Ne dersen de, ne kadar vurursan vur… Sadece bu gece huzurla uyu.”

Nefes alışları yavaşça tekrar düzenine binerken, bedenini sımsıkı sarmaladım. Pencereden sızan gece karanlığının altında, sabaha kadar tek bir an bile gözümü kırpmadan, onun her nefesini göğsümde hissederek bekledim.

Pencereden sızan sabahın ilk solgun ışıkları odanın içine dolarken, gözümü bir saniye bile kırpmamıştım. Göğsümün üzerinde ağır ama huzurlu bir şekilde yatan Naz’ın her nefesini sabaha kadar ezberlemiştim. Uyku ilacının o derin etkisi bütün bedenini sarıp sarmalamış, en küçük bir hareketine bile izin vermemişti.

Zaman daralıyordu; hastaneye gitmek, o lanet ameliyat için yola çıkmak zorundaydık.

Başımı yastıktan hafifçe kaldırıp saçlarına dudaklarımı bastırdım. “Güzelim…” diye fısıldadım, sesim sabahın bu ilk saatlerinde boğuk ve pürüzlü çıkıyordu. “Uyanma vaktİ, Naz. Sabah oldu.”

Tepki vermedi. Kirpikleri yüzüne gölge düşürürken, derin ve düzenli nefes almaya devam etti.

Elimi yanağına koyup avucumla tenini nazikçe okşadım, ardından sesimi biraz daha yükselterek tekrar denedim: “Naz… Hadi uyan artık, hastaneye geç kalacağız.”

Yine tık yoktu. İlacın dozu zihnini öyle bir kilitlemişti ki, kımıldamadı bile. Göğsümdeki ağırlığı yavaşça kaldırıp yatağa yanlamasına bıraktım. Hızla yataktan kalkıp üzerimi düzelttim, ama içimi kemiren o dipsiz korku boğazımı sıkıyordu. Tekrar yatağın kenarına çöktüm, omuzlarından tutup hafifçe sarstım.

“Naz, aç o güzel gözlerini…” dedim, bu kez sesimdeki o çaresizlik tınısı saklanamayacak kadar açıktı. “Söz verdin, bu oyunu burada bitiremeyiz. Hadi, uyan artık…”

Ama uyanmıyordu. Zaman akıp giderken, kollarımda hareketsizce yatan o bedene bakarak kalbimin sıkıştığını hissettim.

“Naz!” diye kükredim bir anda, öfkeyle değil, göğsümün ortasına oturan o dipsiz kaybetme korkusuyla.

Oda içinde yankılanan sesimle birlikte bir iki saniye boyunca kımıldamadı; zaman sanki o saniyede durdu, nefesim boğazımda taşa döndü. Ama hemen ardından başını yavaşça sağa yatırdı, aralanan dudaklarından derin ve yorgun bir nefes süzüldü. Yaşıyordu; buradaydı, nefes alıyordu. Kalbimdeki o devasa mengene biraz olsun gevşerken, vakit kaybetmeden ellerimi yeniden omuzlarına attım.

“Hadi güzelim, aç o gözlerini,” diye fısıldadım bu kez soluğunu yüzümde hissederek, parmaklarım sırtını ve kollarını sarsmadan nazikçe okşadı. “Süre daralıyor, uyanman lazım. Söz verdin bana, uyanacaksın.”

İlacın ağır sisi zihnini hâlâ demir bir kapı gibi kapatmış olsa da, sesimdeki o sarsıntı beyin fonksiyonlarını yavaşça uyardı. Kirpikleri titredi, yüzünü buruşturarak huzursuzca kıpırdandı. Gözlerini tamamen açamamasına rağmen bilinci aralanmaya başlamıştı.

Daha fazla beklemeden kollarından tutup onu yatakta dik bir konuma getirdim. Sırtını göğsüme yaslayıp yarı baygın haldeki ağırlığını tamamen üzerime aldığımda, başı omzuma düştü. İlacın sersemliğiyle gözlerini aralamaya çalıştı ama yapamadı; dudaklarından kısık, sızlanan bir inilti döküldü.

“Ne…” dedi, sesi zar zor duyulacak kadar cılız ve pürüzlü çıkıyordu. Gözlerini aralayıp bulanık bakışlarını etrafta gezdirdi, ardından zorlukla başını bana çevirdi. “Ne… Ne verdin sen bana…?”

Yutkundum, boğazımdaki o kurşun gibi ağırlıkla gözlerimi kaçırdım; gerçeği söyleyip zaten pamuk ipliğine bağlı olan sabrını tamamen koparmaktan çekiniyordum. Cevap vermeme izin vermeden, vakit kaybetmemek için hızla yataktan fırladım. Gardırobun kapağını açıp kendi dolabımdan yumuşak, siyah bir eşofman altı ile bol, gri bir tişört çekip aldım. Hızlı adımlarla yatağa geri dönüp kıyafetleri kucağına bıraktım.

“Giyin hadi, güzelim,” dedim, sesimdeki o aceleci ve tedirgin tonu gizleyemeyerek. “Hastaneye geç kalıyoruz, hemen hazırlanmamız lazım.”

Ama o, hâlâ kanına karışan ilacın o ağır ve uyuşturucu etkisindeydi. Göz kapakları birbirine düşüyor, kafası öne doğru düşmemek için direniyordu. Kucağına bıraktığım kıyafetlere boş boş, idrak edemeyen bulanık bakışlarla baktı; ne dediğimi, benden az önce ne sorduğunu bile tamamen unutmuş gibiydi. Dudakları aralandı ama ses yerine sadece boğuk bir mırıltı döküldü.

“Ne… Ne diyorsun sen…” diye fısıldadı zihni tamamen bulutlanmış bir halde, başını yastığa doğru bırakmak üzereyken ellerimle omuzlarından tutup hafifçe sarstım. “Ben… ben anlamıyorum…”

Zamanın parmaklarımın arasından kum gibi kayıp gittiğini, hastaneden gelen o son uyarı mesajının telefonumda yanıp söndüğünü gördüğüm an, daha fazla bekleyemeyeceğimi anladım. Bu kafayla o ameliyata girmesi imkânsızdı; ilacın o zehirli sisi zihninden atılana kadar neyine söylesem boşa çıkacaktı.

Kollarımın arasında ne yapacağını bilemez haldeki o bitkin bedeni bir kez daha göğsüne yaslayarak tek hamlede kucakladım. Üzerindeki kıyafetleri çıkaracak ne vaktim ne de sabrım vardı; adımlarımı hızla banyoya yönlendirip doğrudan duşakabinin altına girdim. Suyu açtığım gibi buz gibi soğuk tazyikli suyun altına bıraktım ikimizi de.

Soğuk su tenine çarptığı an, cılız bir çığlıkla irkildi. Kollarım arasında titreyerek kımıldanmaya, sudan kaçmaya çalıştı ama benden kurtulmasına izin vermedim. Siyah eşofmanları ve gri tişörtü sırılsıklam yapışmışken, onu göğsüme bastırıp suyun altında tutmaya devam ettim.

“Bırak… Donuyorum, Alaz!” diye haykırdı, sesindeki o öfke ve şaşkınlık yerini buz gibi bir irkilmeye bırakmıştı. “Ne yapıyorsun sen? Çıkar beni buradan!”

Yüzüne çarpan soğuk su damlaları, o uyuşmuş bilincini yavaşça yerine getirirken, gözlerindeki o cam gibi bulanıklık yavaşça kaybolmaya başladı. Su damlaları yüzünden aşağı süzülürken, dişleri birbirine çarparak bana öfkeyle baktı; ilacın sisi dağılıyor, gerçeğin o keskin öfkesi yeniden damarlarında akıyordu.Sırılsıklam yapışan saçları alnına dökülürken, buz gibi suyun şokuyla birlikte gözlerindeki o camlaşmış boş bakışlar yavaşça yerini netliğe bıraktı. Zihnini esir alan o ağır kimyasal sis çekiliyor, öfkenin o yakıcı ateşi renkli irislerinde yeniden parlıyordu.

İki elimle yüzünü kavrayıp başını hafifçe kaldırdım, doğrudan gözlerinin içine baktım. “Bak bakayım bana,” diye fısıldadım, sesimdeki o endişeli tınıyı gizlemeye çalışarak. “İlacın etkisi geçiyor mu? Şimdi nasıl hissediyorsun, yavrum?”

Naz, kirpiklerinden süzülen su damlalarının ardındanki o renkli gözlerini öfkeyle yüzüme dikti. Nefes nefese kalmış göğsü hızla inip kalkarken, dişlerini sıkarak kollarımı itti. “Senden… senden nefret ediyorum,” diye soludu, sesi titrese de içinde barındırdığı kin son derece netti. “Bana bunu nasıl yaparsın? Çek ellerini üzerinden!”

Daha fazla direnmeme izin vermeden suyu kapattım ve sırılsıklam haldeki bedenini duşakabinin soğuk zemininden kaldırarak banyodan çıkardım. Onu yatağın kenarına bıraktığımda, titreyen elleriyle üzerindeki ağırlaşan ıslak kıyafetleri sıyırmaya çalıştı. Odadan çıkıp kapıyı aralık bırakırken, “Hızlıca giyin, aşağıda bekliyorum,” dedim.

⛓️

Kuru kıyafetleri üzerime geçirirken odadaki sessizlik kulaklarımı sağır edecek kadar büyüdü. Elbiselerimin üzerindeki o nemli soğukluk tenime işlerken, zihnimdeki buz gibi gerçek nihayet tüm çıplaklığıyla tepeme bindi.

Ameliyat…

Bugündü. Belki de hayatımın son sahneleriydi. İçerideki o deli adamın bana ilacı basıp buraya sürüklemesinin tek sebebi buydu; çünkü biliyordu ki korkudan kaçacaktım. Bütün o öfkem, nefretim, bana yaptıklarına duyduğum o devasa kin bir anda sönüp yerini buz gibi bir boşluğa bıraktı. Ya bu göğsümde atıp duran, beni her an yarı yolda bırakmaya yemin etmiş o sorunlu kalp iyileşip bana yepyeni bir nefes verecekti, ya da bu masadan bir daha hiç kalkamayacaktım.

Gözümden süzülen tek bir damla yaşa izin vermeden hızla yaka kısımlarımı düzelttim. Bakışlarımı yere sabitlemiş bir halde, tek kelime etmeden odadan çıktım.

Merdivenlerden inerken salonda beni bekleyen Alaz başını kaldırıp bana baktı; yüzündeki o temkinli ifadeyi gördüm ama ona bakmaya bile tenezzül etmedim. Yanından rüzgâr gibi geçip kapıyı açtım ve hiçbir şey söylemeden, adım atmasını bile beklemeden arabaya binip arka koltuğa oturdum. Kapıyı yavaşça kapatırken gözlerimi önümdeki karanlık cama diktim, içimdeki o korkunun ölümcül sessizliğine gömüldüm.

⛓️

Araba hastanenin o beyaz, steril ve insanı boğan acil girişine yanaştığında, motorun sesi kesildiği an içimdeki o ölüm sessizliği daha da ağırlaştı. Naz arka koltukta, gözlerini camın dışındaki beton yığınlarına dikmiş, tek bir kelime bile etmeden oturuyordu. Ona dokunmanın, konuşmaya çalışmanın şu an hiçbir işe yaramayacağını biliyordum; öfkesi buz tutmuştu, ama o buzun altında yatan korkuyu damarlarımda hissediyordum.

Kapıyı açıp indim, arkaya dolanıp kapısını sessizce açtım. Yüzüme bakmadan, sanki orada yokmuşum gibi yanımdan süzülüp hastanenin otomatik kapılarından içeri girdi. Adımları ağır ama kararlıydı.

Hemen peşinden içeri adımladığımda, koridorun başındaki asistanlar ve cerrahi ekibin başındaki doktor etrafımı sardı. Vakit yoktu, her saniye kıymetliydi.

“Hazırlıklar tamam mı?” diye sordum, sesim koridorda sert ve net bir yankı uyandırdı. “Ameliyathane sterile edilsin, bütün ekip eksiksiz yerini alsın. Kan, perfüzyonist, hepsi hazır olsun. Hiçbir aksaklık istemiyorum.”

“Her şey hazır Alaz Bey,” dedi başhekim başını sallayarak, “hasta odaya alındı, hazırlıkları yapılıyor.”

Başımla onaylayıp hızla koridorun sonundaki odaya doğru yöneldim. Tam kapının önüne geldiğimde duraksadım; içeri girip elini tutmak, korkusunu almak istiyordum. İçeri girmek için kapıyı ittiğim an, odanın boş olduğunu gördüm.

Yatak boştu. Kokusunun sinmiş olduğu o beyaz çarşaf hafifçe buruşuk duruyordu ama içeride kimse yoktu.

Gözlerim odanın içinde çılgınca gezinirken, kanımın çekildiğini hissettim. “Naz…” diye mırıldandım. Yoktu. Odanın banyosu da bomboştu.

Kaçmıştı.

Beynimden vurulmuşa döndüm. Koridorda yankılanan adımlarımın hızı kesilirken, içimdeki o buz tutmuş öfke bir anda devasa bir yangına dönüşüp bütün bedenimi sardı. Kaçmıştı. O ilaçlı haline, bitkinliğine rağmen yine yapacağını yapmış, korkunun eline düşüp ortadan kaybolmuştu.

“Güvenlik! Bütün hastaneyi kapatın!” diye kükredim, sesim hastanenin steril duvarlarında yankılanarak cerrahi koridorunu sarstı. Etraftaki hemşireler, doktorlar korkuyla geriye çekilirken, koridorun başına diktiğim adamlarıma döndüm. “Her köşeyi arayacaksınız! Bodrum katından çıkışlara kadar tek bir delik bile boş kalmayacak, bulun o kızı!”

Herkes panik içinde dört bir yana dağılırken, ben öfkeden deliye dönmüş bir halde odaları, yangın merdivenlerini, acil çıkış koridorlarını tek tek tekmeyle açıp arıyordum. Kalbim boğazımda atıyordu; ya o yorgun kalbi bu paniğe dayanamayıp herhangi bir yerde durduysa? Düşüncesi bile deliye dönmeme yetiyordu.

Tam o sırada, merdivenlerden nefes nefese koşan adamlarımdan biri adımı haykırarak yanıma fırladı. Yüzü kıpkırmızıydı, soluk soluğa kalmıştı.

“Alaz Bey! Bulduk!” dedi, ellerini dizlerine yaslayıp zorla nefes alarak. “Çatıda… Yenge çatıda!”

Olduğum yerde donup kaldım. Tek kelime etmeden adamı geride bırakıp yangın merdivenlerine doğru mermi gibi fırladım. Demir basamakları üçer beşer tırmanıp ağır demir çatı kapısını omzumla sertçe ittim.

Çatıya çıktığım an, sabahın rüzgarı yüzüme çarptı. Geniş ve ıslak beton zeminin ortasında, gökyüzünün altında öylece uzanmış yatan o narin bedeni gördüm. Gözleri sımsıkı kapalıydı. Rüzgâr kumral saçlarını betonun üzerine savururken, yanına nasıl ulaştığımı bile hatırlamayarak hızla diz çöküm.

“Naz?! kızım napıyosu—“ dememe kalmadan naz gözleri kapalıyken hıçkırdı birçok kez

naz renkli gözlerini güneşe doğru açarken göz yaşlarını gördüm “çok yoruldum…” dedi inleyerek

Kelime boğazımda düğümlendi, göğsümün ortasına inen o devasa darbeyle nefesim kesildi. Bütün o kudretim, o kural tanımaz gücüm, o korkunç namım şu betonun üzerinde yatan küçücük bir beden karşısında anlamsız bir hiçliğe dönüştü. Titreyen ellerimle omuzlarından kavrayıp yavaşça doğrulttum, sırtını göğsüme yaslayarak sımsıkı sardım.

“Naz… Güzelim, buradayım,” diyebildim, sesimdeki o sarsıntı ve çaresizlik ruhumu söküp alıyordu. “Geçti, bitti… Bak, yanındayım.”

Gözleri hâlâ yaşlı ve kızarmış bir halde, yüzünü bana çevirdi. O renkli irislerindeki o dimdik duruşun yerini, içindeki bütün direncin tükendiği o acı gerçek almıştı. Elimi yanağına götürüp parmaklarımla o ıslak teni okşarken, hıçkırıkları göğsümü delip geçiyordu.

“Korkuyorum, Alaz…” dedi, sesi rüzgârda kaybolacak kadar cılız, ama bir o kadar da can yakıcıydı. “Bu kalple yaşamaya çalışmaktan, her an ölme korkusuyla nefes almaktan o kadar yoruldum ki… Sanki göğsümde taşıdığım bu yük beni her gün biraz daha ezitoryor.”

İçimdeki o demirden duvarlar, o kelimelerle tamamen yerle bir oldu. Gözlerimde yıllardır akmayan o yaşlar, genzimi yakarak boğazıma tıkandı. Alnımı alnına yaslayıp nefesini nefesime karıştırdım.

“Biliyorum, yavrum…” diye fısıldadım, sesim ilk defa bu kadar kırılgan ve yalvarırcasına çıkıyordu. “Çok yoruldun, çok üzüldün… Ama söz veriyorum sana, son bu. O ameliyattan çıkacaksın, bu acıların hepsi geride kalacak. Bana bir kez daha güven, yalvarırım…”

Naz, yorgun başını omzuma bırakırken, elleri zayıfça gömleğimin kumaşına tutundu. Gözlerini yeniden kapatırken, rüzgârın uğultusu arasında o son cümlesi zihnime kazındı:

“Eğer uyanamayacak olursam… beni unutma, Alaz.”

“öyle bişey olmayacak.” dedim kafamı sağa sola sallayarak naz parmaklarıyla dudağımı kapattı ve susturdu beni “şşt…” dedi gözlerini kapatarak

“ben sana ne kadar cehennem gibi baksamda…senin içindeki o alaz beni o kadar aydınlatıyorki…cehenem ateşimi yoksa bir ışıkmı olduğunu anlayamıyorum.” dedi ve gözlerini açtı gözlerimin içine baktı uzun uzun sonra gülümsedi “ben bunu öğrenmeye çalıştıkça ışık gözümü ağrıttı…o kadar güçlüydüki…ben senin güneş olduğunu anlamadım.” dedi anlatarak

ne diyeceğimi bilemiyordum sadece elleri dudaklarımdaydı onları yavaşça çekti “ben güneş olmadan yaşamak istemedim…öleceksemde…son bir kez yüzüme vursun o ışık.” dedi avucunu yanağıma dayayarak

ve yaklaştı yaklaştı gülümsedi burunlarımız birbirine değiyordu “son kez…” diye fısıldadı ve yavaşça dudaklarıma kapandı

Parmakları dudaklarımın üzerindeki sıcaklığını yavaşça çekerken, zihnimdeki bütün sesler kesilmişti. Söylediği o cümleler, o yaralı ve bir o kadar da aydınlık itirafı damarlarımda akan kanı dondurmuştu. Beni cehennemi sanırken aslında güneşi bulduğunu söyleyen o kız, şimdi bütün korkularını benim avuçlarımın içine bırakıyordu.

Nefesini dudaklarımda hissederken, kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi atıyordu. Başımı milim bile kıpırdatmadan, o burunlarımız birbirine değen mesafede gözlerinin içine baktım. Dudaklarımızın arasında kalan o son, titrek nefesi içime çektim.

Öpücüğü derinleşirken, rüzgârın soğuğu ve hastanenin o kasvetli çatısı tamamen yok oldu; dünyada sadece ikimiz kalmıştık. Dudaklarındaki o yumuşak ama can yakan dokunuş, içimdeki bütün karanlığı yakıp kavuran bir ışıktı sanki. Belinden kavrayıp onu kendime daha da sımsıkı bastırdım; bu öpücüğün bitmesini, bu anın zamana yenilmesini istemiyordum.

O, bu hayatın cehenneminden kaçmaya çalışırken aslında benim içimdeki cenneti bulmuştu; ama ben, onu kaybetme korkusuyla çoktan cehennemin en dibini boylamıştım.

Dudakları yavaşça benden ayrıldığında, alnını alnıma yasladı. Gözleri yarı kapalıydı, nefes nefese kalmış göğsü göğsüme yaslı bir şekilde inip kalkıyordu. Parmaklarım hâlâ titreyen belinde ve saçlarındaydı.

“Güneşin seni asla yakmayacak, güzelim,” diye fısıldadım, sesim rüzgârda yankılanırken gözyaşım tenine damladı. “Seni o masadan alıp getireceğim. Söz verdim.”

Başını salladı, güçsüz ama huzurlu bir tebessüm yayıldı solgun dudaklarına. Ve tam o an, üzerimize doğru koşan adımların ve sedye seslerinin yankısı çatının demir kapısında duyuldu.

—Bölüm sonu—

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.