Demir kapı gürültüyle açıldığında, sağlık ekibi sedyeyle birlikte etrafımızı sardı. Paramedikler endişeli gözlerle hızla yanı başımızda bittiler.
“Alaz Bey, vakit tamam. Sedyeye almamız gerekiyor,” dedi başhemşire aceleci ama saygılı bir ses tonuyla.
Sedyeyi gördüğü an, kollarımın arasında oturan Naz’ın bedeni hafifçe kaskatı kesildi. Gözlerindeki o barış ve teslimiyet yerini aniden tanıdık bir inatçılığa bıraktı. Sedye, o hastane odalarının soğukluğunu ve ölüm kokusunu doğrudan yüzümüze vuruyordu.
Başını iki yana sallayıp bana baktı, renkli gözlerinde yalvaran ama bir o kadar da dik bir ifade vardı.
“Sedyeye binmek istemiyorum,” dedi, sesi rüzgârda titrese de kararlıydı. Zayıf parmakları gömleğimin kumaşına tutundu. “Ben… ben kendim yürümek istiyorum, Alaz. Lütfen… Sedyeye yatarsam, oradan bir daha kalkamayacakmışım gibi hissediyorum.”
İçimdeki o korumacı içgüdü isyan etse de, ona bu son iradeyi, bu küçük zaferi vermekten başka şansım olmadığını biliyordum. Başımı hiç düşünmeden, hızla ve saniyeler içinde yukarı aşağı salladım.
“Tamam,” dedim, sesimdeki bütün o katı otorite eriyip giderken. “Hemen… Tamam, güzelim, nasıl istiyorsan öyle olsun.”
Sağlık ekibine ellerimle durmaları için keskin bir işaret çaktım. Kollarımı belinden ve dizlerinin altından dolayarak onu yavaşça, sarsmadan ayağa kaldırdım. Zayıf düşen bacakları ilk başta titredi ama kollarıma tutunarak ağırlığını verdi. Yüzünü göğsüme gömdü.
Sedyeyi arkada bırakıp ameliyathaneye giden o uzun koridora doğru, ona sıkıca tutunarak kendi ayaklarıyla adım adım yürümeye başladık. Her adımında içimdeki dualar büyüyor, cehennemim olmaktan korktuğum o kapıya doğru beraber yürüyorduk.
Ameliyathanenin üzerindeki o kırmızı "Amiyathane" yazısı ölümün ve umudun kesiştiği bir tabela gibi koridorun tavanında parlıyordu. Adım adım, nefes nefese o ağır çift kanatlı kapının önüne kadar yürüdü. Son adımı attığında durdu, bedenim titriyordu ama o dik durmaya çalışıyordu. Bana döndüğünde, renkli gözleri yaşla dolup taşmıştı; dokunsam sanki bir bardak su gibi kırılıp dökülecekti.
Gözlerindeki o cam gibi parıltıyla yüzüme baktı, dudakları titreyerek aralandı.
“Görüşürüz o zaman…” dedi, sesi koridorun steril duvarları arasında fısıltıdan öteye geçmedi.
O cümleyi kurduğu an, içimdeki bütün baraj kapakları yıkıldı. Onu o kapıdan içeri bırakmaya niyetim yoktu, ama mecburdum. Tek bir saniye bile kaybetmeden öne atıldım; kollarımı boynuna dolayıp onu göğsüme öyle bir bastırdım ki aramızda nefes alacak tek bir milim bile kalmadı. Başını omzuma gömdüğünde, saçlarındaki o kokuyu, rüzgârın ve onun kalbinin kokusunu son kez değil, hayatımın geri kalanına yetecek kadar derinlemesine içime çektim.
Kollarımdaki titreyen bedenine daha da sıkı sarılırken, sesim kaskatı kesilmiş boğazımdan zar zor döküldü:
“Seni bekleyeceğim, güzelim,” dedim, gözümden süzülen damla saçına karışırken. “O kapıdan çıkacaksın. Sözünü tutacaksın.”O ana kadar içindeki bütün o inatçı dikkati, o buz tutmuş direnci tek bir hamleyle yerle bir oldu. Boynuma sarılı kollarının gücü aniden çözülürken, göğsümde hıçkırarak öylesine şiddetli, öylesine can yakıcı bir şekilde ağlamaya başladı ki, çıkardığı o boğuk sesler ruhumu ortadan ikiye yardı. Onu daha önce hiç böyle görmemiştim; o her şeye göğüs geren, bana meydan okuyan kız, şimdi kollarımda bir yaprak gibi titriyor, korkunun en saf haliyle can çekişiyordu.
“Alaz… Korkuyorum…” diye fısıldadı hıçkırıkları arasına gizlediği o yalvaran sesle, parmakları son bir kez gömleğimi sıktı. “Bırakma beni… Lütfen…”
Zamanın durduğu o saniyede, cerrahi ekip daha fazla bekleyemezdi. Başhekimin işaretiyle iki hemşir ve anestezi uzmanı hızla yanımızda bitti.
“Alaz Bey, gitmemiz gerekiyor. Vakit yok,” dedi hemşirlerden biri sesindeki aceleci ama şefkatli tonda.
Kollarımı boynundan çözmek zorunda kaldığım an, dünyam karardı sanki. Hızla araya girip onu benden aldılar ve sedyeye yatırdılar. Naz, gözlerindeki o engin renkli denizden akan yaşlarla bana bakmaya devam etti; sedye ameliyathanenin ağır metal kapısına doğru itilirken, ellerini bana doğru uzatıp hıçkırıklarıyla isyan etti.
“Alaz! Alaz sakın gitme!” diye bağırdı, sesi steril koridorda yankılanırken kapı yavaşça kapanmaya başladı.
“Buradayım! Kapının önündeyim, seni bekliyorum!” diye kükredim ardı sıra, adeta canımdan bir parça kopup giderken.
Ve o devasa metal kapı aramızda tamamen kapandı.
O ağır metal kapı kapandığı an, içeriden gelen o steril sessizlik dışarıdaki dünyayı tamamen yok etmişti. Saniyeler geçiyor, ama her bir saniye omzuma binen tonlarca ağırlık gibi ezikçe bir eziciye dönüşüyordu. Olduğum yerde daha fazla dikilemedim; içerideki o sessizlikle baş başa kalmak, delirmenin eşiğine gelmek demektir.
Hızla ayağa kalkıp var gücümle duvara bir yumruk geçirdim. Betonun o sert darbesi kemiklerimi sızlatırken, eklemlerimden sızan kan umurumda bile değildi. Bütün o öfkem, çaresizliğim ve korkum o duvarda patlamıştı.
Nefesim boğazımda düğümlendi, dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim. Sırtımı o soğuk hastane duvarına yaslayıp yavaşça aşağıya doğru kaydım, başımı ellerimin arasına aldım.
Ve yıllardır akmayan o yaşlar, göz pınarlarımdan süzülerek parmaklarıma damladı. Hıçkırmadım, sesimi çıkarmadım; erkekliğimin, gücümün, o korkusuz Alaz unvanımın paramparça olduğu o köşede, içimi kavuran o acıyla sessizce, dişlerimi sıkarak ağlamaya başladım. O kapının arkasında atan o kalbin susması, benim de sonum olacaktı.
Zamanın akıp gittiğini, saniyelerin birer ömür gibi uzadığını hissettiğim o sessizlikte, koridorun ucundan gelen hafif ayak sesleri yankılandı. Başımı kaldırmaya bile halim yoktu; gözyaşlarımın izi tenimde soğurken, öylece duvara yaslanmış, karşıdaki kırmızı ışığa dikmiştim gözlerimi.
Yanı başımdaki boşluğa küçük, tanıdık olmayan bir beden çöktü. Başımı yavaşça o tarafa çevirdiğimde, hastane forması giymiş, on yaşlarında küçük bir hastane çocuğuyla göz göze geldim. Yüzünde ne bir korku ne de şaşkınlık vardı; sanki bilerek ve isteyerek oraya gönderilmiş gibiydi.
Hiçbir şey söylemeden, elleriyle küçük, kenarları hafifçe buruşmuş katlı bir kâğıdı uzattı bana.
Bakışlarım kâğıtla çocuk arasında gidip geldi. Titreyen ellerimle uzandım, mektubu avucumun içine aldım. Ben daha ağzımı açıp tek bir kelime edemeden, çocuk sessizce kalktı ve geldiği gibi hızlı adımlarla koridorun karanlığında gözden kayboldu.
Elimde tuttuğum o küçük kâğıt parçasına baktım.
mektubu açtığımda içinden iki şey çıktı bir fotoğraf ve bir mektup
mektubu elime aldığımda katlarını açıp okumaya başladım
Merhaba Demirhan sevdiğin kızın haberini duydum gerçekten çok üzüldüm geçmiş olsun neyse bu kısmı senle geçelim
ben babanın çook eski bir dostuyum beni pek sevmezdi ama sen çok seveceksin ;)
Ölen kardeşin Leylayı hatırlıyormusun Alaz? Çok güzel bir kız oldu.
bütün damarlarım zonkladı
leyla…daha iki yaşındayken ölen kardeşim
yaşıyormuydu?
Titreyen parmaklarım mektubun katlı kenarlarını araladı; kâğıttan dökülen o iki parça, hayatımın akışını sonsuza dek değiştirecek bir bomba gibi kucağıma düştü. Önce fotoğrafa takıldı gözlerim.
Baktığım yüzde, aynadaki yansımamın en narin, en masum halini gördüm. Keskin hatlarım, göz çukurlarımız, bakışlarımızın o derinliği… Tam anlamıyla benim kız versiyonumdu.
Nefesim boğazımda düğümlendi, bütün damarlarım anında zonklamaya, beynime iğneler saplanmaya başladı. Leyla… Daha iki yaşındayken o hastane odasında öldüğü söylenen, annemin gidişiyle içimizdeki en büyük yangını başlatan o küçük kız kardeşim…
Yaşıyor muydu?
Gerçekten yaşıyor mu idi, yoksa bu birinin benimle oynadığı acımasız bir ölüm oyunu muydu? Mektuptaki o satırlar zihnimde yankılanırken, elimdeki fotoğraf kağıdı parmaklarımın arasında buruştu. İçeride Naz ameliyattaydı, hayatı masadaydı; dışarıda ise yıllardır mezarını ziyaret ettiğimiz kardeşim, birilerinin elinde oyuncak gibi tutuluyordu.
Gözlerimdeki o şaşkınlık yerini saniyeler içinde zihnimin derinliklerinden kopup gelen vahşi bir öfkeye bıraktı. Burada daha fazla kalamazdım.
Yerden nasıl kalktığımı, o steril koridorları nasıl aşıp dışarı çıktığımı, hastanenin o ağır kapısını arkamda nasıl bıraktığımı hatırlamıyorum. Temiz hava ciğerlerime dolduğunda, ayaklarım beni zorlukla taşıyordu. Arabaya bindiğim gibi direksiyona yumruğumu geçirdim.
Telefonumu elime aldığımda ellerim hâlâ zangır zangır titriyordu. Hızla tuşlara basıp o iğrenç adamın numarasını tuşladım. Naz’ın bileğini kıran, o karanlık pisliğin… Haydar’ın numarasını.
Telefonun her bir çalışı, beynimdeki damarları biraz daha zorluyordu. Hat sonunda açıldı ve karşıdan o gevşek, tanıdık ses yükseldi:
“Ooo, Alaz Bey… Sürpriz arama! Hangi rüzgâr—”
“Dinle beni, şerefsiz,” diye kükredim, sesim arabanın camlarını titretecek kadar gaddar ve ölümcüldü. “Eğer o kızın, Leyla’nın nerede olduğunu ve kimin elinde olduğunu beş dakika içinde söylemezsen; seni bu şehrin sokaklarında parça parça edip yitirdiğin o nefesine pişman ederim! Konuş!”
Telefonu kulağıma bastırdığım an beynimdeki damarlar patlayacak gibi zonkluyordu. Haydar’ın o rahat, pişkin sesi kulaklarımda yankılanırken, direksiyonu tutan ellerimdeki eklemlerim beyazlaşmıştı. Adım kadar emindim ki bu pislik her şeyin merkezindeydi.
“Sakin ol koçum… Sakin,” dedi o gıcık ses tonuyla, zerre umursamaz bir halde. “Şartımı duymadın daha.”
Çenemden gelen o çatırtı sesini duydum; dişlerimi o kadar sert sıkıyordum ki az kalsın kırılacaktı. İçimdeki bütün o vahşi öfke, boğazımdan yakıcı bir nefes olarak döküldü. “Kaç para?” diye hırladım, sesimdeki kin acımasız bir bıçak gibi havayı yırttı.
O an kulaklığımdan yükselen o alaycı, sinir bozucu gülme sesi bütün arabayı doldurdu. Haydar, zevk alıyormuş gibi nefesini verip tek bir kelimeyle bütün dünyayı başıma yıktı:
“Nazı.” dedi.
Nefesim kesildi. Gözümün önü aniden karardı.
“Ne diyorsun lan sen?!” diye kükredim, sesimdeki ton o kadar korkunçtu ki sokaktaki yoldan geçen birkaç kişi ürkerek kaçıştı.
Haydar hiç istifini bozmadan, ölümcül bir sakinlikle zehrini akıtmaya devam etti: “Beni parayla satın alamazsın Alaz. Benim derdim başkaydı, ama şimdi şartlar değişti. Naz’la olan ilişkini tamamen bitireceksin. Bir daha onun yüzüne bakmayacak, adını bile anmayacaksın. Yoksa… Hem içeride masada can çekişen o sevgilini, hem de az önce resmini gördüğün o tatlı kardeşin Leyla’yı ellerimle toprak altına gömerim. İkisi de senin yüzünden yok olur.”
Zihnim durdu. Kelimeler beynimde yankılanırken, dünyanın ekseni kaydı sanki. İçeride hayatı için savaşan Naz ile yıllardır öldü bildiğim, şimdi ellerimde fotoğrafı duran kardeşim arasında bir seçim yapmaya zorluyordum. Direksiyona geçirdiğim elimle camı öyle bir yumrukladım ki cam çatırdayarak aşağıya doğru dağıldı.
“Eğer onlardan birinin teline bile zarar gelirse…” diye fısıldadım, sesim cehennemin ateşinden farksızdı, “Seni bu dünyadan sildiğim gün, cehennemde bile huzur bulamayacaksın Haydar. Neredesin lan sen? Konuş!”
“Oyun oynuyorum demirhan söylermiyim sence yerimi sana? Akşama kadar seçimini yap” dedi korkak piç ve bir anda yüzüme kapandı
Telefonun ekranından yayılan o kesik bip sesleri kulaklarımda uğuldarken, elimdeki cihazı paramparça edecek kadar sert sıktım. Hat çoktan kapanmıştı. Kırmızı ekrana boş boş baktığım o saniyede, beynimin içindeki cılız sesler tamamen sustu; geriye sadece o mutlak, yakıcı karanlık kaldı.
Seçim…
Benden bir seçim yapmamı istiyordu. İçeride, ameliyathane masasında kalbi her an durma riskiyle saniyeleri sayan Naz ile yıllardır mezarını ziyaret ettiğim, yüzünü daha yeni gördüğüm kanlı canlı kardeşim Leyla… İkisi de hayatımın en derin kökleriydi, ikisi de benim yüzümden bu cehennemin ortasındaydı. Bir tarafımı kesip atmamı, nefesimi söküp almamı bekliyorlardı.
Ama o piç bilmiyordu; Alaz Demirhan asla boyun eğmezdi. Masadan ne Naz’ı verecektim, ne de kardeşimi o şerefsizlerin elinde bırakacaktım. İkisini de alacaktım.
Hızla arabayı çalıştırıp tekerleklerin asfaltı yırtan o korkunç sesiyle hastanenin otoparkından dışarı fırladım. Direksiyonu sertçe kırarken telefonumu tekli Bluetooth kulaklığıma bağlayıp sağ kolumun sağındaki adamım Mert’i aradım. Hat ikinci çalmada açıldı.
“Dinliyorum Alaz Bey,” dedi Mert’in ciddi ve temkinli sesi.
“Bütün ekibi acil topluyorsun,” diye kükredim, sesimdeki o buz gibi tını karşı taraftaki sessizlikle anında yerini emre bıraktı. “Şehrin kuzeyindeki o eski liman depoları, Haydar’ın ve çetesinin mekânları… Hepsini aynı anda ablukaya alacaksınız. Kuş uçurtmayacaksınız, anladın mı lan beni? Tek bir iz bulana kadar o lanet yeri alt üst edin!”
“Emredersiniz Alaz Bey, yola çıkıyoruz.”
Telefonu kapattığım gibi gaza yüklendim. Gece yarısının karanlığı yol boyunca siluet gibi akıp giderken, içimdeki o vahşi öfke beni durdurulamaz bir canavara dönüştürüyordu.
Direksiyonu eski liman depolarının olduğu karanlık sokağa kırıp arabayı şantiye tozunun ortasına savurduğum gibi durdum. Motoru bile kapatmadan kapıyı sertçe itip indim. Gölgelerin arasında karaltı gibi bekleyen siyah SUV’lerin yanına, Mert ve diğer adamlarımın olduğu noktaya doğru hızla yürüdüm.
Mert beni gördüğü an ceketini düzelterek öne atıldı. “Bölgeyi sardık Alaz Bey, depo boş ama içeride yakın zamanda kullanılmış izler var. Adamlar dağılmış görünmüyor, iz sürüyoruz.”
Cevap vermedim. Olduğum yerde durup ellerimi saçlarımın arasından geçirdim, nefesim kesiliyordu. Beynimin içindeki o çarklar durmaksızın dönüyor, ama tek bir mantıklı yol çıkmıyordu. Haydar’ın o lanet şartı kulaklarımda çınlıyordu: Naz’la olan ilişkini tamamen bitireceksin... yoksa ikisi de ölür.
Eğer Naz’dan uzak durmazsam kardeşim Leyla’yı öldürecekti. Eğer Naz’a bunu söylersem, zaten sorunlu olan kalbi bu yıkımı kaldıramaz, masadan canlı çıkamayabilirdi. İki tarafı keskin bıçaktı; hangi tarafa adım atsam ellerim kana bulanacaktı. Hiçbir şey bulamıyordum. Koca Alaz Demirhan, hayatında ilk defa köşeye sıkışmış, eli kolu bağlı bir şekilde kalmıştı.
Öfkeyle soluyarak yumruğumu sertçe yanımdaki demir direğe geçirdim. Deri eldivenim yırtılırken, dişlerimin arasından kendi kendine hırsla sövmeye başladım:
“Sikeyim böyle hayatı… Sikeyim senin gibi adamın ben! Nasıl atlanmaz bu açık, nasıl bulunmaz o piçin deliği? Lanet olsun sana Alaz, lanet olsun!”
Kan damlayan eklemlerime aldırmadan soluk soluğa kalırken, Mert yavaşça yanıma yaklaştı. Yüzündeki o tereddütlü ama bir o kadar da buz gibi gerçekçi ifadeyle sessizliği böldü.
“Alaz Bey…” dedi, sesini alçaltarak. “Yanlış anlamayın ama… Haydar bu, her adımı planlamış belli ki. Belki de… Leyla Hanım’ı tamamen bulana kadar yengeden bir süre uzak dursanız? Şimdilik istediklerini yapıyor gibi görünsek…”
Mert’in o kelimeleri ağzından çıkmasıyla birlikte başımı hızla ona doğru çevirdim. Gözlerimdeki o kan bürümüş, dehşet verici bakışları gören Mert anında geriye doğru bir adım atıp yutkundu.
“Benden… ondan vazgeçmemi mi istiyorsun lan?” diye kükredim, sesim limanın ıssız gecesinde bir canavar gibi yankılandı. “Ben o kızı nefesim bildim, şimdi ‘uzak dur’ mu diyorsun? Öldürürüm seni mert! Bir daha o cümleyi kuranların dilini koparırım!”
Mert başını eğip tek kelime etmeden karanlığa doğru geri çekilirken, göğsümün ortasına oturan o demirden yumruk daha da içeri gömüldü. Haklıydı. İçimdeki o vahşi isyan bunu kabul etmek istemese de, mantığımın en ücra köşesi o acı gerçeği yüzüme vuruyordu: Eğer ikisini de kurtaracak bir yol bulamazsam, hem Naz’ı hem de kardeşimi aynı gece kaybedecektim.
Beynimin içindeki bu cehennem provası, cebimden yükselen o keskin, acımasız telefon sesiyle aniden bölündü.
Cebime uzandığım ellerim zangır zangır titriyordu. Ekranı çevirdiğim an, hastanenin, başhekimin numarası parlıyordu. Kanımın donduğunu, dünyadaki bütün seslerin kesildiğini hissettim.
Aramayı yanıtlayıp telefonu kulağıma götürdüm. Ağzımdan tek bir kelime bile çıkmasına izin vermeden, karşıdan gelen o telâşlı ve nefes nefese ses bütün hücrelerimi dondurdu:
“Alaz Bey… Acil dönmeniz gerekiyor! Ameliyat… Naz Hanım’ın kalbi durma noktasına geldi, tansiyonu düşüyor, masada kaybediyoruz!”
Kulaklığımdan yayılan o tek cümle, beynimdeki son akıl kırıntısını da yakıp kül etti. İçeride, o masada, az önce gözlerimin içine bakıp "Güneş olmadan yaşamak istemedim" diyen kadın gidiyordu.
Zihnimdeki bütün o mantık duvarları, hesaplar, stratejiler ve tehditler anında birer hiçliğe dönüştü. Dudaklarımda önce istemsiz, ardından giderek büyüyen, o akıl sağlığımı tamamen yitirdiğimi gösteren vahşi ve psikopat bir gülüş peyda oldu. Gecenin karanlığını yaran o ürkünç gülüşüm deponun duvarlarında yankılanırken, gözlerimdeki o kanlı ve deli parıltı Mert’i ve etraftaki adamları korkuyla geriye adımlattı.
“Öyle mi başhekim?” diye mırıldandım, sesim kulaklığı titretirken kontrolden çıkmıştı. “Benden onu alacaklarını mı sanıyorlar? Hayır… Hayır, siktir edin lan her şeyi! Hayır, olmaz!”
Dünya yıkılsa, yer küre ikiye bölnse bile o masadan kopsa kopmasa da ben o kızı alacaktım. Kardeşim de, o piç Haydar da cehennemin dibine gidebilirdi; ama Naz ölemezdi. Ben ona ölmemesi için söz vermiştim.
Telefonu cebime fırlattığım gibi arkama bile bakmadan limanın beton zeminine park edilmiş siyah motoruma doğru koştum. Titreyen ellerimle kaskı başıma geçirip kontağı çevirdim; motorun o kulakları sağır eden gürültüsü geceyi delip geçerken, gaz kolunu sonuna kadar açıp asfaltı ağlatarak hastaneye doğru mermi gibi fırladım.
Motorun lastiklerinin asfaltı yırta yırta hastanenin acil girişinin önüne savrulduğu anı hayal meyal hatırlıyorum. Kaskı kafamdan çekip yere fırlattığım gibi, hastanenin otomatik kapılarını omzumla çarparak içeri daldım. Gözüm dönmüştü; üzerimdeki o kan bürümüş, psikopat ifade hastane koridorundaki herkesi dehşete düşürmeye yetiyordu.
“Alaz Bey! Durun, içeri giremezsiniz! Ameliyat devam ediyor!” diye önüme atılan iki güvenlik görevlisini bir hamlede boğazlarından yakalayıp duvara yapıştırdım.
“Çekilin lan yoldan! Sikerim ameliyatınızı da sizi de!” diye kükredim. Biri üzerime atılmaya çalışırken yumruğumu tam ortasına indirip yere serdim, diğerini ise iterken devrilen sedyenin üstünden atlayarak cerrahi koridorun kapısına ulaştım.
Hemşireler ve doktorlar “Alaz Bey, steril alan! Giremezsiniz!” diye bağıra bağıra üstüme gelirken, ameliyathanenin o ağır çift kanatlı kapısını tek birmeşru tekme ile gürültüyle açıp içeri fırladım.
İçerideki o steril beyazlık, gözlerimin önünde bir anda kırmızıya boyandı.
Masaya doğru bir adım attığım an, kalbim göğsümden sökülecek gibi oldu. Naz… O masada yatan, o rengarenk gözleriyle bana hayat veren kadın, şimdi açılmış göğsü ve her yerinden sızan o koyu, kıpkırmızı kanlar içinde hareketsiz yatıyordu. Cihazlardan gelen o kesintisiz, kulak tırmalayan o düz ses (bip sesi), bütün odada yankılanıyordu.
“Naz…” diye fısıldadı sesim, o an dünyadaki bütün sesler kesildi. Gözlerimi o kanlı bedenden bir saniye bile ayıramadan, devrilen aletlerin ve doktorların şaşkın bağırtıları arasında oraya doğru koştum.
Doktorların ve hemşirelerin “Alaz Bey, dışarı! Lütfen müdahale etmemiz gerekiyor!” diye üzerime atılmalarını, beni çekiştirmelerini tek bir saniye bile duymadım. Bütün o gürültü, o panik, o makinelerin tiz çığlıkları zihnimin en ücra köşesinde yok olup gitmişti. Tek bir adımda ameliyat masasının kenarına ulaştım; ellerimdeki kanı, etraftaki dökülen aletleri görmezden gelerek o masaya kapandım.
Titreyen kanlı ellerimi yavaşça Naz’ın solgun, buz gibi yüzüne ve göğsünün kenarına koydum. O canım tenindeki hayat kırıntısının çekildiğini hissetmek ruhumu ateşe veriyordu.
“Naz…” dedim, sesim bu defa kükreyen bir canavarın değil, canı sökülen bir adamın son nefesi gibiydi. Gözlerimden süzülen yaşlar kanlı yanaklarına damlıyordu. “Naz, güzelim… Gözlerini aç, yalvarırım gözlerini aç!”
Avucumu yanağından çekip soğuk parmaklarını sımsıkı kavradım, alnımı alnına yaslayıp hıçkırıkların arasında fısıldamaya devam ettim:
“Daha yarım kalmış hikayemiz var… ‘Güneş olmadan yaşayamam’ demiştin bana, unutma! Söz verdin, o kapıdan çıkacaktın… Beni bu cehennemde tek başıma bırakamazsın, duyuyor musun beni? Uyan… Yalvarırım uyan, Naz!”
Doktorlar beni arkadan çekmeye yeltendiği o saliselik anda, başhekimin şaşkınlıkla haykıran sesi bütün odayı sarstı:
“Şok cihazını hazırlayın! Çabuk!”
Ve tam o an, o ölümcül düz çizginin hakim olduğu ekranda, bütün o inatçı yalvarışlarımın karşılığı gibi küçük, zayıf bir kımıldanma oldu. Monitörden o özlemle beklediğimiz ses yükseldi:
Biip… Biip… Biip…
Naz’ın kalbi, o zayıf ve cılız atışlarıyla yeniden hayata tutunmaya çalışıyordu. Göğsü hafifçe kalktı, parmaklarımın arasındaki eli usulca titredi. Masada yavaşça, güçsüzce atmaya başlayan o kalp, bana dünyayı yeniden bağışlamıştı.
İki saat… O cehennem odasından zorla çıkarıldıktan sonra geçen, ömür gibi uzayan yüz yirmi dakika.
Hastanenin ana giriş kapısının önündeki soğuk beton basamaklarda oturmuş, parmaklarımın arasında yavaş yavaş kül olan sigarayı izliyordum. İçeride, yoğun bakımın o steril ve soğuk odasında, az önce ölümün kıyısından çekip aldığımız Naz uyuyordu. Kalbi şimdi daha düzenli atıyordu, hayattaydı. Ama ya dışarıdaki o diğer gerçek?
Zihnimde yankılanan o fotoğraf; aynadaki yüzümün o masum, çaresiz kız versiyonu… Leyla. Daha iki yaşındayken toprağa verildiği söylenen, yıllardır mezarında başını beklediğim o küçük kız kardeşim, birilerinin elinde rehin tutuluyordu. Haydar o piç, iki hayatı birden avucunun içine almış, beni en zayıf yerimden yakalamıştı.
Eğer Naz’ın yanında kalmaya devam edersem, Haydar o tehdidini gerçekleştirecek, hem Naz’ı tamamen kaybedecektim hem de kardeşimi sonsuza dek karanlığa gömecektim. İkisini de korumanın tek bir yolu vardı; ve bu yol, ruhumu kendi ellerimle söküp atmak anlamına geliyordu.
Sigarayı parmaklarımın arasında ezerek sertçe yere attım. Gözlerimi hastanenin karanlık camlarına diktim. İçerideki kadına zarar gelmemesi, o yaralı kalbinin bir kez daha durmaması için yapmam gereken tek şey çok açıktı.
Leyla’yı bulup o pisliklerin elinden söküp alana kadar… Naz’dan kopacaktım. Onu korumanın tek yolu, ondan nefret etmesini sağlamak bile olsa, bu cezayı kendi ellerimle çekecektim.
Cebimdeki telefonun titremesi, zihnimdeki o acımasız hesaplaşmayı aniden böldü. Ekranda hastanenin dahili numarası parlıyordu. Hızla açtığımda, hemşirenin aceleli ve rahatlemiş sesi kulaklarımı doldurdu:
“Alaz Bey… Naz Hanım narkozun etkisinden çıkarak gözlerini açtı. Durumu şu an stabil, bilinci yerinde.”
Dünyayı sırtımdan alan tonlarca ağırlık bir an için hafifler gibi oldu ama az önce aldığım o kararın zehri göğsümü yeniden kasıp kavurdu. Onu korumak için gitmem gerekiyordu, evet. Ama henüz değil… Henüz gözlerindeki o rengarenk denizlerin bana baktığını görmeden, kokusunu son bir kez içine çekmeden buradan adım atamazdım. Sadece bir kez görecektim, sadece uykudan uyandığı o ilk anı uzaktan izleyecektim.
Hastaneye nasıl girdiğimi, o steril koridorları nasıl aşıp yoğun bakım ünitesinin önüne geldiğimi fark etmedim bile. Cam bölmeden içeri baktığımda, Naz’ın solgun yüzüyle yatakta hafifçe kıpırdandığını, etrafa bakındığını gördüm. Kendimi tutamadım; mantığımın bana fısıldadığı bütün o acı uyarıları bir kenara itip içeri daldım.
Adım seslerimi duyduğu an, yorgun ve şiş gözleri yavaşça bana doğru döndü. Beni gördüğünde yüzünde beliren o hafif, zayıf tebessüm kalbimin ortasına saplanan en keskin bıçak gibiydi.
“Alaz…” diye fısıldadı, sesi uykunun ve ilaçların etkisiyle pürüzlü çıkıyordu. Eli battaniyenin üzerinden bana doğru zayıfça uzandı. “Gittin sandım…”
Kapının demir kulbunu arkamdan çarparak koridora kendimi attığım an, ciğerlerime dolan hava sanki zehirli bir gaz gibi boğazımı yaktı. Göğsüm hızla inip kalkıyor, nefes alamıyordum; kalbim içeride bıraktığım o kırık bakışın ağırlığı altında eziliyordu.
Köşeyi döndüğüm gibi duvara yaslanıp soluklanmaya çalışırken, Mert telaşlı adımlarla koşarak yanımda bitti.
“Alaz Bey? İyi misiniz? Bir şey mi oldu, içeride durum ne?” diye sordu, sesindeki endişe yüzünden okunuyordu.
Onu dinleyecek, açıklama yapacak halde değildim. Göğsüne sertçe iki eliyle vurarak onu omzundan ittirdim ve kendime yol açtım. Mert şaşkınlıkla geriye doğru bir adım atarken, ona dönüp buz gibi, emir veren bir tonla fısıldadım:
“Naza bir ev tutun… Oraya yerleştirin. Bütün güvenliğini sağlayın, ilaçlarını da eksiksiz karşılayın.”
Mert kaşlarını çatıp tereddütle baktı. “Evi… Eviniz duruyor ya Alaz Bey, neden dışarı çıkıyor?”
“Aynı evde kalamayız!” diye hırladım, sesimdeki öfke ve çaresizlik koridorda yankılandı. “Artık olmaz, anlıyor musun? Aynı çatı altında kalırsak… Ben ona bakmaya, ona dokunmaya engel olamam. Kendimi tutamam, onu tehlikenin ortasına çekerim.”
Mert başını sallayarak durumu anladığını belli etti, daha fazla soru sormaya cesaret edemedi. Ben ise arkama bakmadan hastanenin çıkışına doğru yürümeye başladım. Leyla’yı o pisliklerin elinden alana, o tehdidi tamamen ortadan kaldırana kadar Naz’a uzatacağım her el, ona sıktığım bir kurşun olacaktı. Ve ben, kendi ellerimle sevdiğim kadının mezarını kazmamak için şimdi ondan en uzak, en karanlık yere gitmek zorundaydım.
—Bölüm sonu—