İki koca gün… Takvim yaprakları yerinden oynamış, zaman benim için o hastane odasının duvarları arasında donup kalmıştı. Alaz’ın o kapıdan çekip gidişi, o gözlerini benden kaçırışı hâlâ zihnimi tırmalıyordu. İçimde bir yerlerde hâlâ ondan bir iz arıyordum ama gelen tek şey hastane odasının kapısından içeri giren Mert’in soğuk, mesafeli sesli talimatları olmuştu.
Taburcu olacağım gün, üzerimdeki hastane kıyafetlerini çıkarıp bana getirilen siyah eşofmanları ve hırkayı giyerken kollarım hâlâ sızlıyordu. Doktorun “Artık çıkabilirsiniz Naz Hanım, dinlenmeniz gerekiyor” sözünü duymuştum duymasına ama içimde en ufak bir sevinç yoktu. Çünkü eve döneceğimizi zannederken, Mert’in eşyalarımı toparlarken söylediği o cümle bütün dünyayı başıma yıkmıştı:
“Alaz Bey sizin için şehir dışında sakin, korunaklı bir ev tuttu Naz Hanım. Eşyalarınızı oraya taşıdık, burası bittikten direkt oraya geçeceğiz.”
Olduğum yerde öylece kalakalmıştım. Valizimi kapatmaya çalışan ellerim havada asılı kaldı. Kalbimin ortasına binen o ezici ağrı yeniden nefesimi kesti.
“Ne evi?” demiştim sesimdeki titremeyi gizleyemeyerek. “Benim evim var… Alaz’ın evi var. Neden başka bir eve gidiyorum ki?”
Mert başını eğip yüzüme bakmaktan kaçınmış, “Alaz Bey’in talimatı böyle Naz Hanım, aynı yerde kalmayacağınızı söyledi” demekle yetinmişti.
İşte o an, içimdeki o gurur kırıntısı da paramparça oldu. Demek o kadar kolay silmişti bizi. Beni o ameliyat masasından çekip aldıktan sonra, en ufak bir açıklama bile yapmadan kendi hayatından uzak bir köşeye postalatmıştı. Gözyaşlarımın boğazımı yaktığını hissediyordum ama ağlamayacaktım. Ona boyun eğmeyecektim.
“Gitmiyorum,” dedim, sesimdaki o inatçı tını koridorda yankılandı. Çantamı omzuma atıp kapıya doğru yürümeye yeltendim. “Kendi evime, kendi yuvama döneceğim. Beni onun tuttuğu o yabancı eve götüremezsiniz!”
Mert önüme geçip mahcup ama sert bir sesle “Lütfen zorluk çıkarmayın Naz Hanım, emir büyük yerden” dediğinde, içimdeki o öfke gözyaşlarımı aştı. Alaz benden bu kadar kolay vazgeçmişti ama ben bu oyunu böyle bitmesine izin vermeyecektim.
Mert’in o kalın gövdesi yolu kapattığında, damarlarımda dolaşan öfkenin acıyı bastırdığını hissettim. Ona inat, bu adamların emirleriyle hareket etmeyecektim; beni bir eşya gibi diledikleri adrese taşımasına asla izin vermeyecektim.
Gözlerimi Mert’in arkasındaki koridora diktim. Tam o sırada hastane personeliyle dolu sedyeli bir kalabalık yanı başımızdan geçiyordu. Fırsat bu fırsattı. Tek bir saniye bile düşünmeden, “Çekil önümden!” diye bağırdım ve Mert’in omzuna tüm gücümle vurup kalabalığın arasına daldım.
“Naz Hanım, durun!” diye arkamdan seslenen Mert’in telaşlı sesini duyduğumda çok geçרי. Kalabalığın arasını yardığım gibi acil servisin otomatik kapılarına doğru koştum. Ameliyatın bıraktığı o sızı içimi yaktı, nefesim daraldı ama durmadım. Kapıdan dışarı, o serin ve yabancı sokağa adım attığımı an arkamdan gelen adımların sesini duyuyordum.
Şehrin gürültülü ve kalabalık caddesine kendimi attığım an, rüzgâr yüzüme çarptı. Arkama bile bakmadan yürümeye, kalabalığın arasına karışıp izimi kaybettirmeye çalışırken, içimdeki o kırgınlık ve hırsla fısıldadım:
Beni bu kadar kolay harcayacağını sandın değil mi Alaz? Yanılıyorsun…
Hastane kapısından kaçıp kendimi attığım o kalabalık caddeler, saatler ilerledikçe sessizleşti, üzerime çöken o yabancı sokaklar giderek daha da ıssızlaştı. Üzerimdeki ince hırka gece ayazını kesmeye yetmiyordu; her adımda ameliyat yerim sızlıyor, nefesim daralıyor ama ayaklarım durmak bilmiyordu. Mert’in adamlarına yakalanmamak için ara sokaklara, lambaları patlamış karanlık mahallelere sapmıştım.
Gökyüzündeki o gri bulutlar yerini yavaş yavaş gece karasına bırakırken, sokak lambalarının sarımtırak ışığı parke taşlarına vurmaya başladı. Akşam olmuştu. Şehrin bu karanlık ve kimsesiz yüzü, içimdeki o yapayalnız kalmışlıkla birebir örtüşüyordu. Alaz’ın benden bu kadar kolay vazgeçişi, yüzüme bile bakmadan beni başka bir eve postalayışı zihnimi bir bıçak gibi oyuyordu.
Bir köşe başındaki soğuk demir korkuluklara tutunarak soluklandım. Gözlerim dolmuştu ama akacak tek bir damla yaşım kalmamıştı sanki. Gitcek hiçbir yerim, çalacak bir kapım yoktu artık; kendi evimden bile kaçmak zorunda kalmıştım. Karanlığın içinde, rüzgârın uğultusu kulaklarımda yankılanırken, içimdeki o öfkenin yerini yavaş yavaş o acı gerçek aldı: Alaz beni hayatından söküp atmıştı ve ben bu gecenin ayazında, bu şehrin ortasında tamamen yalnız kalmıştım.
Soğuk demir korkuluklara tutunduğum yerde dizlerimin bağı çözüldü, kendimi kaldırımdaki nemli taşların üzerine bıraktım. Hırkamı sıkıca göğsüme sarıp ısınmaya çalışırken, karanlık sokağın köşesinden yankılanan boğuk gülüşmeler ve ayak sesleri sessizliği böldü.
Başımı kaldırıp baktığımda, tiner kokulu ellerinde şişeler olan, üzerleri döküntü kıyafetli üç dört kişilik bir grubun üzerime doğru yürüdüğünü gördüm. İçlerinden biri, sarhoş bir sırıtışla adımlarını hızlandırarak tam önümde durdu ve eğilip suratımı inceledi.
“Ooo, güzelliğe bak… Gece vakti bu ıssız sokakta tek başına ne arıyorsun buralarda?” dedi, alkol kokan nefesi yüzüme çarparken.
Diğerleri de etrafımı sararak alaycı ıslıklar ve pis kahkahalar atmaya başladılar. “Biri seni üzmüş gibi solgun duruyorsun meleğim,” dedi bir başkası, uzanıp parmağıyla çeneme dokunmaya yeltenirken. “Gel şöyle, içimizi ısıtalım biraz, yalnız kalmazsın…”
Korku ve öfke damarlarımda aynı anda patlarken, hızla başımı geri çektim ve titreyen ellerimle ayağa kalkmaya çalıştım. “Uzak durun benden!” diye seslendim ama sesim zayıf ve cılız çıkmıştı. Onların bu pis sırıtışları karşısında tamamen savunmasız olduğum gerçeği yüzüme bir tokat gibi çarptı.
Adamların pis sırıtışları üzerime bir karabasan gibi çökerken, aralarından biri bileğimi yakalamak için uzandığı an, karanlık sokağın köşesinden yankılanan sert ve keskin bir ses bütün havayı dondurdu:
“Çekin o leş ellerinizi kızdan, yoksa o şişeleri kafanıza geçiririm!”
Hepimizin başı o tarafa döndü. Sokak lambasının sarı ışığı altında, benimle yaşıt görünen, üzerinde siyah deri ceketi ve saçları dağınık bir at kuyruğu olan genç bir kız dikiliyordu. Gözlerinde korkunun kırıntısı bile yoktu; aksine karşısındaki adamlara saldırmaya hazırdı.
Sarhoşlardan biri alayla gülerek üzerine yürüdü. “Sen kimsin lan piç kurusu, başına bela mı arıyorsun?”
Adam lafını daha bitiremeden kız inanılmaz bir hızla öne atıldı. Adamın uzanan kolunu yakalayıp ters bükerek kemik sesleri arasında yere yapıştırdı. Diğerleri neye uğradığını şaşırıp üzerine çullandığında, kız adeta bir sokak dövüşçüsü gibi çevikti; birine karnına indirdiği sert bir dirsek darbesiyle soluğunu keserken, üçüncüsünün kafasını duvara çarparak devirdi. Saniyeler içinde o üç devasa adam acı içinde yerde kıvranmaya başladı.
Kız ellerini birbirine vurarak üzerindeki tozu silkeledi ve hızla yanıma koştu. Eğilip kollarımdan tutarak beni ayağa kaldırdı. Rengarenk gözlerime endişeyle bakarak, “İyi misin? Bir yerini incittiler mi?” diye sordu, sesindeki o sıcaklık içimdeki bütün buzları eritti.
Daha “İyiyim” diyemeden, sokağın girişinden gelen kulak tırmalayan polis sirenlerinin kırmızı ve mavi ışıkları etrafı sardı. Birkaç polis otosu birden yanımızda durdu; kapılar açılır açılmaz ortalık polisle doldu.
“Kımıldamayın, eller yukarı!” diye bağıran polisler hızla etrafımızı sararken, yerde yatan sarhoşları kelepçelediler. Biri hemen bizim yanımıza gelip, “Gençler, karakola kadar bizimle geliyorsunuz, ifade vermeniz gerekiyor” dedi.
O şokun ve yorgunluğun ortasında, o gizemli kızla birlikte polis otosunun arka koltuğuna bindirilirken, başımı cama yaslayıp içimden fısıldadım: Görüyor musun Alaz? Beni bıraktığın sokakta az kalsın ölecektim…
Polis otosunun arka koltuğuna bindiğimiz an, yanımda oturan o deri ceketli kız ellerini kucağında kavuşturmuş, öfkeyle soluyordu. Ön koltuktaki polisin “Siz de karakola kadar geleceksiniz, şikayetçi misiniz değil misiniz orada konuşuruz” sözünü duyar duymaz adeta patladı.
“Ne şikayeti polis bey, ne diyorsunuz siz Allah aşkına!” diye cırtlak ve isyankar bir sesle öne doğru atıldı. “Asıl bize bulaşıyordu o şerefsizler! Sokak ortasında sıkıştırmışlar kızı, ben gelip kurtarmasam belki de tecavüz edip atacaktılar kenara! Biz ne yaptık ya, asıl o leşleri tutuklasanıza, bizi niye merkeze götürüyorsunuz?”
Kızın bu patlayıcı ve korkusuz çıkışı karşısında şoför koltuğundaki polis dikiz aynasından arkaya doğru ters bir bakış attı. “Prosedür böyle hanımefendi, ortada bir kavga var ve ifadeleriniz alınmak zorunda. Karakolda anlatırsınız durumu.”
Kız homurdanarak arkasına yaslandı, kollarını göğsünde bağlayıp söylenmeye devam etti: “Adaletiniz batsın yemin ederim… İyilik yaramaz bu ülkede.”
Onun bu isyankar haline istemsizce dudaklarımda acı bir tebessüm belirdi. Hayatımın en dipsiz, en karanlık gecesinde, tamamen savunmasızken karşıma çıkan bu deli kız, korkunç bir kabusun ortasında tek gerçek sığınak olmuştu. Otomobil sirenlerini susturup karakolun önüne yanaşırken, içimde yanan o Alaz öfkesi bu defa polisin adaletsizliğine karşı yerini dik bir direnişe bırakmıştı. Araçtan inerken yanımdaki kız kolumdan tutup destek olurcasına sıktı, “Korkma” der gibi baktı gözlerimin içine. Karakolun o sarı ışıklı kapısından içeri adım attık.
Polis otosu karakolun kasvetli bahçesine yanaşıp arka kapılar aynı anda açıldığında, o sarhoş adamlar da kelepçeli elleriyle araçtan indirildiler. Hâlâ o pişkin yüz ifadelerini koruyorlar, polisin arkasından bize sırıtıp göz kırparak içlerinden biri alayla laf atmaya devam ediyordu:
“Aman ha, hırsız polis oynamayalım güzeller, biz sadece biraz eğlenmek istemiştik…”
Adamın bu arsız sözleri karşısında yanımda dikilen kızın gözlerinden adeta ateş fışkırdı. “Lan sizin o dillerinizi koparıp elinize vermezsem bana da Ada denmez!” diye kükreyerek polislere bile aldırış etmeden adamın üzerine atıldı. O ani hamleyle adamı karakolun duvarına yapıştırıp yüzüne öyle bir yumruk indirdi ki, ortalık bir anda kampüse döndü.
İçimdeki o bütün biriken öfke, hastanede yüzüme kapanan kapılar, Alaz’ın o buz gibi bakışları ve bu gecenin tüm adaletsizliği o saniyede patladı. Ada’nın tekme tokat daldığı adamlardan diğerinin bana doğru pis bir sırıtışla hamle yaptığını gördüğüm an, kendimi tutamadım. Bütün gücümü toplayıp adamın karnına sert bir tekme geçirdim, yetmedi saçına yapışıp duvara çarptım.
“Ulan bittiniz siz!” diye bağıran polisler üzerimize çullandığında, Ada’yla birlikte bizi kollarımızdan tutup zorla ayırdılar.
“Bırakın lan! Asıl siz o şerefsizleri tutuklayın!” diye bağırarak polislere direnirken, Ada da yanımda cırtlak sesiyle ortalığı ayağa kaldırıyordu. Ancak ne polislere laf anlatabildik ne de direnişimiz işe yaradı.
Yarım saat sonra, karakolun o demir parmaklıklı, buz gibi ve rutubet kokan nezarethanesinin ortasında baş başa kalmıştık. Ada duvara yaslanmış, derin nefesler alarak saçlarını düzeltirken bana dönüp hafifçe sırıtarak konuştu:
“Ellerin dert görmesin valla, fena çarptın herifi.”
Ben ise parmaklıklara tutunmuş, dışarıdaki polislere bakarken içimden sadece tek bir şey geçiriyordum: Alaz beni korumak için benden kaçmıştı ama ben kendi ellerimle kendimi bir polis karakolunun nezarethanesine attırmıştım.
Zamanın akışı iki gündür donmuştu. Ofisimin koyu renkli, panjurları sımsıkı kapalı odasında, masanın üzerinde duran viski şişesini kafaya dikerken ellerimin titremesine engel olamıyordum.
⛓️
İki koca gün… Naz’ı o ameliyat masasından uyanırken görüp, ondan tek kelime etmeden kaçarak uzaklaşalı tam kırk sekiz saat geçmişti. Gözlerimi her kapattığımda, o sedyede bana uzanan zayıf elleri ve ardından o gözlerindeki kırık hayal kırıklığı lanet gibi zihnime kazınıyordu. İçimdeki o dipsiz boşluk, delirmenin eşiğine getiren bir yangına dönüştü. Masadaki bardağı duvara fırlatıp hırsla solurken, kapı sanki kırılırcasına gürültüyle açıldı.
Mert, nefes nefese, yüzünde hem bir panik hem de bir zafer ifadesiyle içeri dalıverdi.
Gözlerimdeki o kan bürümüş, deli öfkeyle üzerine atıldım; boğazına yapışıp duvara çarptığım gibi kükredim: “Sen hangi cesaretle kapıyı çalmadan dalarsın lan içeri! Gebertirim seni!”
Tam yumruğumu indirecektim ki Mert ellerini kaldırıp nefes nefese haykırdı:
“Alaz Bey, durun! Leyla Hanım’ı bulduk!”
Havada kalan yumruğum ve boğazını sıkan parmaklarım anında gevşedi. Olduğum yerde öylece kalakaldım. Zihnimdeki bütün o cehennem gürültüsü birden sessizliğe gömüldü. Kalbim tekletti.
“Ne…?” dedim, sesim çatlamış, kulaklarıma bile yabancı çıkmıştı. “Ne dedin sen?”
Mert soluklanmaya çalışarak hızla konuştu: “Leyla Hanım’ın tutulduğu yeri öğrendik Alaz Bey, izini bulduk… Operasyon için hazırlık yapıyorduk ki…” Duraksadı, yüzü bi anda garip bir şekil aldı. “Şey… Bir de kötü bir haber var.”
Sabrım son sınırındaydı, öfkeyle kolundan tutup sarstım: “Uzatma lan! Ne haberi?”
“Leyla Hanım’la ilgili değil…” dedi Mert yutkunarak. “Sizin o hastaneden uzak tutmaya çalıştığınız Naz Hanım… Şuan bir karakolun nezarethanesindeler.”
Zihnimde şimşekler çaktı. “Nezarethane mi? Naz’ın karakolda ne işi var!”
“Hastaneden kaçmış… Sokakta tacizine uğradığı bir grupla ve onlara dalan başka bir kızla birbirine girmişler. Karıştıkları sokak kavgasından dolayı ikisini de merkeze atmışlar, şu an nezarethanedeler Alaz Bey.”
Mert’in söyledikleri beynimde bomba gibi patladı. Olduğum yerde öylece kalakalmış, kulaklarımda çınlayan o kelimeleri idrak etmeye çalışıyordum. Bir an için zihnimdeki iki ayrı gerçek birbirine girdi; kardeşimi bulduğumuz haberiyle Naz’ın bir karakol nezarethanesine düşüşü aynı anda beynimi dövüyordu.
Sonra ani bir şüphe, buz gibi bir dalga gibi omurgamdan aşağı yayıldı. Gözlerimi Mert’e dikip, sesimdeki o şaşkınlığı ve dehşeti gizleyemeden kükredim:
“Lan… Naz benden önce mi buldu Leyla’yı? Yoksa bu yüzden mi o sokaklarda, o belanın ortasındaydı? Kardeşimin izini o mu takip ediyordu yoksa?!”
Mert hızla iki yana sallandı, “Yok Alaz Bey, ne alakası var! Naz Hanım’ın olaydan haberi bile yoktur, hastaneden kaçınca tamamen tesadüfen denk gelmişler o sokaktaki haydutlara!” dedi.
Ama beynim çoktan durmuştu. Mantığımın sesini sıfırlayan o kıskançlık ve korku dalgası yeniden damarlarımı sardı. Naz’ın o hastane odasından kaçıp sokaklara düşmesi, o kavgaya karışması… Hepsi bir an için bana o kadar manasız ama bir o kadar da tehlikeli geldi ki, bir saniye bile kaybetmeye tahammülüm kalmadı. Leyla’nın bulunduğu haberini almak bile şu an zihnimi zehirleyen o kadını oradan çekip alma dürtümün önüne geçemezdi.
“Arabayı hazırlayın!” diye kükredim, masanın üzerindeki deri ceketimi kaptığım gibi kapıya doğru fırladım. “Şimdi o karakolun altını üstüne getireceğim!”
Mert arkamdan yetişmeye çalışırken, ofisin kapısını çarpıp merdivenlerden ikişer üçer atlayarak dışarı koştum. Naz’ı o soğuk demir parmaklıkların arkasında bırakmak… Kendi ellerimle ateşe attığım o kadının başını belaya sokmasına bir an bile katlanamıyordum. Saniyeler içinde arabama atlayıp motoru çalıştırdım; lastiklerin çıkardığı o çığlık sesleriyle geceye doğru fırladım.
Karakolun o basık, sigara ve çamaşır suyu kokan nezarethanesinde, demir parmaklıklara sırtımı yaslamış bir şekilde oturuyordum. İçeride benden başka biri daha vardı; o sokakta beni kurtaran, polislere ve adamlara meydan okuyan o deri ceketli kız. Üstü başı hafif tozlanmış, saçındaki at kuyruğu dağılmıştı ama hâlâ dimdik duruyordu.
Bir süre sessizce birbirimizi süzdükten sonra, sonunda dayanamayıp derin bir iç çektim ve başımı duvara yasladım.
“Adım Naz,” dedim, sesimdeki yorgunluğu gizleyemeyerek. “Beni o adamların elinden kurtardın ama görüyor musun, sonumuz burası oldu.”
Kız hafifçe gülerek yanıma doğru kaydı, elini uzatıp “Ben Leyla” dedi. “Memnun olduk Naz. Boş ver burasını, o şerefsizlerin burnunu kırdığıma deydi. Hem sen niye o saatte tek başına o sokaklardaydın asıl? Üstelik bu hâlde…”
Gözlerimi kaçırıp karnımdaki o sızıya elimi bastırdım. “Yeni ameliyattan çıktım aslında…” dedim acı bir tebessümle. “Hastaneden kaçıp sokaklara attım kendimi.”
Leyla’nın yüzündeki o rahat ifade anında silindi; gözleri kocaman açıldı. Şaşkınlıkla bana doğru biraz daha yaklaşarak sesini yükseltti:
“Ne? Yeni ameliyattan mı çıktın? Dolaşıyor musun bu hâlde sokaklarda, kafayı mı yedin sen? Hem daha çok gençsin, ne ameliyatı bu Allah aşkına?”
Cevap vermeme fırsat kalmadan, karakolun kapısının dışından gelen o tanıdık, gürültülü ve sert ses bütün koridoru sarstı
“Nerde o Naz?! Açın o kapıyı çabuk!”
Alaz’ın sesiydi. Kalbim göğsümde deli gibi çarpmaya başlarken, parmaklıkların önüne doğru ilerledim.
Alaz’ın o deli gibi öfkeli sesini duyduğumda, kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi atmaya başlamıştı. Parmaklıklara doğru bir adım atarken, kendi kendime mırıldanarak, “Geldi manyak…” dedim yorgun bir iç çekişle. Yanımdaki Leyla, yüzüme hiçbir şey anlamamış gözlerle, boş boş bakıyordu.
Tam o sırada nezarethanenin ağır demir kapısı gıcırtıyla açıldı. Alaz içeri girdi. Ancak içeri girer girmez gözleri beklediğim gibi beni bulmadı; bakışları anında yanımdaki kıza, Leyla’ya kilitlendi.
Kaşlarım istemsizce çatıldı. Neden bakıyordu bu kıza öyle? Bir adamın bir kadına bakmaması gereken o tuhaf, donuk, içini delip geçen bakışla süzüyordu onu.
“Leyla… sen misin?” dediğinde, Alaz’ın sesi o hep bildiğim sertliğinden uzaktı; titrekti, şaşkındı, hatta belki biraz da korkuyordu.
Leyla ise gram istifini bozmadan oturduğu yerden kalktı, deri ceketini düzeltip tam Alaz’ın karşısına dikildi. Erkek gibi, hafif kabadayı bir tavırla başını kaldırıp meydan okudu: “Hayırdır? Sen kimsin?”
O an, içimdeki o kıskançlık ve birikmiş öfke beni ayağa kalkmaya zorladı. Karnımdaki ameliyat ağrısına rağmen zar zor doğrulup yanlarına gittim. Leyla’yı nazikçe ama kesin bir şekilde omzundan geriye iterek aralarına girdim. Gözlerimi Alaz’ın o hâlâ Leyla’nın üzerinde gezinen gözlerine dikip, bıkkın ve buz gibi bir sesle konuştum:
“Ne var? Ne işin var burada? Hani benden kaçıyordun?”
Alaz gözlerini benden çok zor bir şekilde ayırıp, yutkunarak etrafa bakındı. “Bunu burada konuşmayacağız,” dedi sert ama boğuk bir sesle. “Çıkıyoruz buradan. İkiniz de.”
Dışarıdaki polislere döndü ve o bilindik emir veren tavrıyla, “Açın kapıyı, kefaletleri neyse ödendi, ikisini de alıyorum” dedi.
O an, Alaz’ın bu kızı neden kurtardığını anlamamıştım. Karakoldan çıkıp onun siyah cipine bindiğimizde bile gözleri dikiz aynasından sürekli arka koltukta yanımda oturan Leyla’ya kayıyordu. İçimde filizlenen o şüphe giderek büyüdü. Alaz’ın bu kıza o kadar derin, o kadar şaşkın bakmasını anlayamıyordum. Aklıma gelen o çirkin ihtimalleri kovmaya çalışırken, gözlerimi camdan dışarı çevirdim ve hiçbir şey söylemeden karanlık sokağı izlemeye devam ettim.
Leyla’nın gittikçe yükselen ve sabrı taşan sesi arabanın içindeki o boğucu sessizliği yardı. Alaz ise direksiyonu sıktığı parmak eklemleri beyazlaşana kadar kasılmış, önündeki yola kilitlenmişti; sanki dünyayla bütün bağını koparmıştı.
Leyla arkadan öne doğru uzanıp ön koltuğun başlığına vurarak hırsla soludu:
“Lan dursana şurda, sağırsın sen herhalde! İndir beni diyorum!”
O an içimdeki bütün o öfke, hastaneden beri biriken o yorgunluk ve karmaşa bir kenara fırladı. Leyla’nın haklı isyanına sessiz kalamazdım. Gözlerimi dikiz aynasından Alaz’ın o gergin yüzüne dikip, buz gibi ve net bir sesle emrettim:
“Alaz, çek sağa.”
Alaz ilk başta durmayacak gibi davrandı ama sesimdeki o karşı çıkılmaz kesinliği duyunca direksiyonu sert bir manevrayla sağ şeride kırdı ve arabayı kaldırıma yanaştırıp durdurdu. Motorun uğultusu kesildiği an, arka kapı kilit sesleriyle birlikte açıldı. Leyla arkasına bile bakmadan hızla indi, kapıyı sertçe çarparak kaldırıma adım attı.
Tam kapıyı kapatacakken başını eğip camdan içeri, doğrudan Alaz’a baktı. Gözlerinde ne bir korku ne de bir yabancılık vardı; aksine tanıdık, keskin bir meydan okuma buldum o bakışlarda.
“Görüşeceğiz seninle,” dedi Leyla hafifçe sırıtarak, sonra bana dönüp yumuşak bir sesle ekledi: “Kendine iyi bak Naz, o manyaktan da uzak dur.”
Kapıyı kapatıp karanlık sokakta hızla gözden kayboldu. Arabain içindeki o yoğun, nefes aldırılmayan sessizlik yeniden üzerimize çöktü. Alaz derin bir nefes alıp başını direksiyona yasladı; omuzları çökmüş, o demirden adam görüntüsü bir an için çatlamıştı. Yavaşça bana doğru döndü. Gözlerindeki o ifadeyi çözmeye çalışırken, kalbim göğsümde isyankâr bir şekilde atmaya devam ediyordu.
Arabadan inmek için kolu kavradığım an, Alaz’ın o buz gibi, adeta ruhumu donduran sesi arabanın içinde yankılandı.
“Naz… Git o eve.”
Sözleri kulaklarımda çınladığı an içimdeki bütün o kırgınlık bir kabuğa büründü. Başımı hafifçe ona doğru çevirdim, dudaklarımda alaycı, acı dolu bir tebessüm belirdi. İnme hamlemden vazgeçip elimi kapının kolundan yavaşça çektim.
“Sen gördüğüm en korkak insansın, biliyor musun?” dedim, sesimdeki o küçümseyici tını arabanın loş ışığında asılı kaldı. “Beni o hastaneden kaçırtan, sokaklarda ölüme terk eden, şimdi de sırf o kız için karşımda böyle titreyen korkağın tekisin.”
Alaz kendini savunmadı. Ne bir ses yükseltti ne de gözlerini benden kaçırdı; sadece o karanlık bakışlarıyla yüzüme bakmaya devam etti. Tek bir kelimeyle bile kendini aklamaya çalışmadı. Sanki bütün suçlamaları hak ediyormuş gibi, sessizliğiyle onayladı her şeyi.
Ve o an, içimdeki o son umut kırıntısı da gürültüsüzce öldü. Kalbimdeki bütün o inat, o sevgi, o "belki"ler yerini simsiyah bir boşluğa bıraktı. Alaz için benim ne kadar önemsiz olduğum, o kızın bir bakışıyla her şeyi unuruşundan daha net yüzüme çarpamazdı.
Daha fazla orada kalmaya, o adamın yüzüne bakmaya tahammülüm kalmamıştı. Kapının kolunu bu kez sertçe itip açtım ve kendini dışarı, gece ayazının ortasına attım. Arkama bile bakmadan, o lüks arabanın kapısını hızla çarpıp karanlık sokakta tek başıma yürümeye başladım. Bu defa kaçmıyordum; bu defa tamamen vazgeçiyordum.
Gözyaşlarımın yüzümü yakmasına izin vermeden, o karanlık ve ıssız sokakta körlemesine yürümeye devam ettim. Ameliyat yerimin sızısı içimi oyar gibiydi ama fiziksel acı, ruhumda açılan o devasa boşluğun yanında hiçbir şeydi. Ayaklarımın bağı çözülene, nefesim daralana kadar yürüdüm; sonunda köşe başındaki eski, tahta bir banka kendimi bırakıp çöktüm. Başımı ellerimin arasına alıp hıçkırıklarımı içine gömmeye çalıştım.
Tam o sırada, sokağın sessizliğini yırtan motor sesleriyle birlikte önümde siyah, camları filmlü lüks bir araba durdu. Kapı yavaşça açıldı ve arabadan inen o tehlikeli, karanlık sureti gördüğüm an kanım dondu: Haydar.
Alaz’ın adamı değil… Alaz’ın düşmanı, aradığımız o tehdidin ta kendisi
Haydar yüzünde alaycı ve tehlikeli bir sırıtışla önümde durdu, tok ve ürkütücü sesiyle konuştu:
“Ne o güzelim, o korkak sevgilin seni ortada mı bıraktı? Yalnızlık zor olsa gerek…” dedi, üzerine doğru bir adım atarken. Korku damarlarımda buz gibi akarken ayağa kalkmaya çalıştım ama bacaklarım titriyordu.
Korku damarlarımda buz gibi akarken ayağa kalkmaya çalıştım ama bacaklarım taşıyamayacak kadar titriyordu. İçimdeki bütün o tükenmişlik, yerini aniden zihnimi kör eden dipsiz bir öfkeye bıraktı. Kaybedecek hiçbir şeyim kalmamıştı; Alaz gitmişti, canım yanıyordu ve bu adam tam karşımdaydı.
“Ne istiyorsun benden?!” diye patladım en sonunda, bütün sesimle geceyi yırtarak.
Düşünmeme bile izin vermeyen bir refleksle, eğilip kaldırımdan kavradığım sivri taşı, Haydar’ın hemen arkasında duran o lüks arabanın ön camının tam ortasına tüm gücümle fırlattım. Çat! sesi sokakta yankılandı, cam kabak gibi örümcek ağı gibi dağıldı.
Haydar şaşkınlıkla bir an duraksadı, yüzündeki o pişkin sırıtış yerini karanlık bir öfkeye bırakırken üstüme doğru bir adım attı. “Sen kaşındın ulan!” diye kükreyerek bileğimi yakalamak için uzandığı an, sokağın girişinden gelen lastik çığlıkları ve kulakları sağır eden o motor gürültüsü ortalığı sarstı.
Ateş kusan farların aydınlattığı yolda, bildik o siyah cip hızla üzerimize sürdü ve frenleri kilitlenerek tam önümüzde, lastik dumanları içinde yanlamasına durdu. Kapı bir darbeyle açıldı; gözleri kan bürümüş, deliye dönmüş bir halde arabadan inen Alaz, üzerimize doğru fırtına gibi esti.
Alaz’ın gözlerindeki o ölümcül öfke, adeta etrafındaki oksijeni çekip alıyordu. Haydar tek kelime etmeye bile fırsat bulamadan, Alaz fırtına gibi üzerine atıldı. Öyle sert, öyle nefret dolu bir yumruk indirdi ki, Haydar’ın kafası yana savruldu ve adam olduğu yere yığılıp anında bayıldı.
Nefes nefese kalan Alaz, saniyesinde bana döndü. Beni itiraz etmeme bile izin vermeden, çuval gibi beline alıp omzuna attığı an, karnımdaki o yeni dikilmiş ameliyat yaraları sanki bıçakla yeniden deşildi.
“Ah!” diye acıyla haykırdım, boğazımdan kopan hıçkırıkla birlikte gözlerimden anında yaşlar boşandı. Acı bütün bedenimi kavururken, ellerimle sırtına vurmaya çalıştım. “Acıyor… Alaz bırak, dikişlerim patladı! Canım yanıyor!”
Benim o acıdan titrediğimi ve hıçkırdığımı duyar duymaz Alaz anında durdu. Yüzü bembeyaz kesildi; tek kelime etmeden beni aceleyle ama son derece dikkatli bir şekilde indirip yere, kollarına bıraktı. Diz çökerken elleri titriyordu, nefesi kesilmiş gibi yüzüme bakıyordu.
Tam o sırada, karanlık sokağın köşesinden telaşlı adımlarla Leyla çıkageldi. Gözlerini dikmiş, şaşkınlıkla yerde yatan Haydar’a, sonra da bize bakıyordu. Hızla yanımıza yaklaşarak, sesindeki o sertliği bırakıp endişeyle sordu:
“Ne oluyor burada? Ne yaptın kıza, iyi mi?!”
Leyla’nın endişeli sesini zihnimin arka odalarından zar zor duyuyor, ancak cevap verecek gücü kendimde bulamıyordum. Başımı acıyla sağa sola sallarken, ellerimi karnımdaki o sızlayan yere bastırdım.
“Kesin… Kesin patladı…” diye inledim, gözümden süzülen yaşlar çeneme doğru akarken.
Alaz, Leyla’yı tamamen duymazlıktan gelerek diz çöktüğü yerde hızla ellerini hırkamın ve tişörtümün eteklerine attı. Titreyen parmaklarıyla kumaşı hafifçe aralayıp yaraya baktı. Derin bir nefes alarak rahatladığını belli eden bir ses çıkardı:
“Patlamamış… Sadece zorlanmış, dikişler yerinde,” dedi ama sesindeki o panik hâlâ tir tir titriyordu. Vakit kaybetmeden beni kollarının arasından tutup dikkatle kaldırdı ve arabaya taşıyıp ön koltuğa, yavaşça yerleştirdi.
Tam kapıyı kapatacakken, yanı başımızda dikilen Leyla kollarını göğsünde kavuşturup dik dik Alaz’ın yüzüne baktı. Alaz direksiyona geçmeden önce başını kaldırıp Leyla’ya döndü, sesindeki o otoriter ama mecburiyet barındıran tonda konuştu:
“Naz bu hâlde tek başına kalamaz. Onun arkadaşıysan… Sizi güvenli bir otele yerleştireyim, kalacak bir yeriniz yoksa.”
Leyla anında kaşlarını çatıp sert bir atarla başını salladı. “İstemez senin otelin de iyiliğin de! Biz kendimizin çaresine bakarız, kendi başımızın çaresine…”
Daha lafını bitiremeden, Alaz’ın o sabrı tükenmiş, üzerindeki bütün karanlığı ve tehdidi yansıtan ölümcül bakışları doğrudan Leyla’nın gözlerine sabitlendi. Alaz tek bir kelime bile etmedi; sadece o buz gibi, karsız gözleriyle baktı.
Leyla o bakıştaki tavizi imkansız sertliği görünce yutkundu, omzunu silkip homurdandı:
“Tamam be, uzatma… Getir şu otelin adresini.”
Alaz “arabaya geç.” dedi sadece
—Bölüm sonu—