Leyla homurdanarak arabanın arka kapısını açtı ve kendini koltuğa atıp kapıyı sertçe çarptı. Motorun homurtusuyla birlikte araç hareket ettiğinde, Leyla dikiz aynasından dik dik ön koltuğa oturan bana baktı, sonra başını öne uzatıp söylenmeye başladı:
“Hey, Bay Karanlık Adam! Kızı omzuna atıp dikişlerini zorlayan sensin, sonra da sanki suçlu benmişim gibi arkaya oturtuyorsun. Arkaya geçirseydin ya, bacaklarını uzatıp yayılırdı en azından kız.”
Alaz direksiyonu sıktığı parmak eklemleri beyazlaşana kadar kasılmıştı; Leyla’nın laflarını tamamen duymazlıktan gelerek yola odaklandı. Yan koltukta ise karnımda hala sızlayan o keskin acıyla iki büküm kıvranıyor, dişlerimi sıkarak hırıltılı nefesler alıyordum. Acıdan gözlerim kararıyor, parmaklarım oturduğum koltuğun kumaşına batıyordu.
Alaz dayanamadı. Sağ elini direksiyondan çekip hızla uzattı ve titreyen elimi kendi büyük, sıcak avucunun içine alarak sıktı. Parmaklarını parmaklarıma kenetlerken, sesindeki o alışıldık soğuk ve otoriter tonu korumaya çalışarak mırıldandı:
“Geçecek… Tamam, iyisin. Sık dişini biraz.”
O an kalbimdeki o büyük öfkeye rağmen, elinin sıcaklığı içimdeki o buzları istemsizce eritti. Gözlerimdeki yaşlar yeniden süzülürken başımı yavaşça ona çevirdim; o da gözlerini yoldan bir anlığına ayırıp bana baktı.
Alaz’ın elinin sıcaklığı bir anlığına acımı hafifletir gibi olsa da karnımdaki o keskin bıçak saplanması gibi sızı yeniden nüksettiğinde nefesim kesildi. Gözlerim karardı, acıdan bayılacak gibi oldum. “Bırak…” diye mırıldanarak elimi onun avucundan hızla çektim.
Nefes alamıyordum; boğazım düğümlenmişti. Titreyen elimle ön kapının cam tuşuna uzanıp düğmeye bastım. Siyah cipin camı yavaşça aşağı kayarken, dışarıdaki serin gece havası içeri doldu ve yüzüme çarptı. Derin, titrek nefesler alarak kendimi toplamaya çalıştım ama acı tüm bedenimi esir almıştı. Alaz direksiyona yapışmış parmaklarıyla yola bakıyor, çenesindeki kaslar gerilimden neredeyse patlayacak gibi atıyordu.
Araba nihayet şehrin sakin bir yerindeki lüks bir otelin önünde durdu. Motor durur durmaz Alaz saniyesinde arabadan indi, ön yolcu kapısını açtı. Konuşmama, itiraz etmeme izin vermeden beni dikkatle kollarının arasına alıp kucağına kaldırdı. Ameliyat yerimin acısıyla inlesem de başımı göğsüne gömmekten başka bir şey yapamadım.
Hızlı adımlarla otelin lobisinden geçip asansöre bindik, ardından odaya çıktık. Alaz beni yumuşak yatağa son derece nazik ve özenli bir hareketle yatırdı. O sırada arkamızdan odaya giren Leyla, hemen yanı başımıza koştu. Endişeyle eğilip alnımdaki terleri silerken, bir yandan da Alaz’a ters ters baktı.
“Gördün mü eserin olanları? İyice mahvettin kızı,” diye sertçe çıkıştı Leyla, sonra Alaz’a dönüp elinin tersiyle kapıyı işaret etti. “Hadi şimdi ikile! Bizim baş başa kalıp ilgilenmemiz gerekiyor, dikilip durma başımızda!”
Alaz’ın gözleri bir an Leyla’nın o buyurgan tavrıyla kısılsa da, bakışları yatakta kıvrılan bana kaydı. Dişlerini sıkarak derin bir soluk aldı ve tek kelime etmeden arkasını dönüp odadan çıktı, kapıyı ardımızdan sessizce kapattı.
Alaz’ın arkasından kapıyı kapatmasıyla birlikte odadaki o ağır ve boğucu hava bir anda dağıldı. Leyla, yüzündeki o sert, öfkeli kadından eser kalmamış gibi kaşlarını anında düzeltti ve dudaklarında geniş bir sırıtışla yatağın kenarına ilişti. Bu inanılmaz hızlı duygu değişimini şaşkınlıkla izlerken, Leyla heyecanla ellerini birbirine vurdu:
“Ay, ne yakışıyorsunuz siz öyle ya!” dedi, gözlerinde hayran pırıltılarla. “Adam resmen buzdan bir heykel gibi ama seni görünce eriyor resmen! Bakışlara bak, hani neredeyse beni buraya gömecekti senin yüzünden!”
Karnımdaki acıyla inlesem de, Leyla’nın bu ani neşesi karşısında dudaklarımda istemsiz hafif bir tebessüm belirdi. “Delisin sen ya…” diye mırıldandım, sesim acıdan hâlâ kısık çıkıyordu. “Adam bizi ölümden kurtardı, sen adama meydan okuyorsun.”
Benim acıyla iki büklüm olduğumu fark eden an, Leyla’nın yüzündeki o neşeli ifade bir anda silindi. Gözlerindeki o eğlenceli pırıltı yerini aniden buz gibi bir ciddiyete bırakırken, hemen toparlandı.
“Tamam, şakası bir yana,” dedi, sesini alçaltıp endişeyle üzerimi kontrol ederek. “Sen şimdi dalgaya alma kendini, dikişlerin fena zorlandı. Dur, ben hemen şu çantadan ağrı kesiciyi ve suyu çıkarayım, kendine gelmen lazım.”
Hızla ayağa kalkıp otel odasının sehpasına doğru yöneldiğinde, içimdeki o fırtınanın ortasında bu garip kızın varlığı bana ilaç gibi gelmişti.
Leyla kısa sürede çantadan bulduğu ilaçlarla yaramı sarıp beni biraz olsun rahatlatmış, ardından yorgunluğa dayanamayarak yandaki tek kişilik yatağa sızıp kalmıştı. Odada çıt çıkmıyordu; dışarıdan gelen soluk şehir ışıkları perdenin arasından sızarken, ben yatakta sırtımı başlığa yaslamış, gözlerimi karanlığa dikmiştim. Kafamın içinde bin bir türlü düşünce dönüyor, zihnimde sürekli Alaz’ın o sahnelerdeki hâli yankılanıyordu.
Leyla’ya o kadar farklı, o kadar derin bakmıştı ki… Acaba onu mu seviyordu? Belki de aralarındaki o geçmiş ya da bilinmeyen bağ, benim tahmin ettiğimden çok daha derindi. Bu düşünce içimi öyle bir sızlatıyordu ki, ameliyat yerimin acısını bile unutturuyordu. Uykunun u’su bile girmiyordu gözüme.
Tam o sırada, komodinin üzerindeki telefonumun sessizde parlayan ekranı aydınlandı.
Yandaki yatakta derin bir uyku çekerek sızmış olan Leyla’yı uyandırmamaya dikkat ederek ağırca doğruldum. Karnımdaki o sızlayan yere elimi bastırıp dişlerimi sıktım; iniltimi içime gömerek yataktan sarktım ve uzanamadığım komodinin üzerinden telefonumu parmaklarımın ucuyla çekip aldım.
Ekranı açtığımda gördüğüm isimle kalbim tekletti. Alaz’dandı mesaj.
“Nasıl oldun? İyi misin?”
Mesajı okuduğum an içimdeki o kırgınlık ve hırs aynı anda depreşti. Gözlerim yanı başımda mışıl mışıl uyuyan Leyla’ya kaydı; sonra geri telefona baktım. Madem o kızın peşindeydi, madem ona öyle bakıyordu, o zaman iyi olduğumuzu görmesi gerekirdi.
Kamerayı açıp, arkada Leyla’nın yatakta sızmış halini de içine alacak şekilde, kendimin de hafif solgun ama dik durmaya çalıştığım bir karesini çektim. Hızlıca Alaz’a gönderdim ve altına tek cümle yazdım:
“Leyla'yla gayet iyiyiz. Merak etme.”
Gönderdiğim mesajın altındaki “görüldü” ibaresi anında beliriverdi. Ardından ekranın orta kısmında o sinir bozucu “Yazıyor…” yazısı belirdi, tam nefesimi tutmuş beklerken yazı birden kayboldu. Cevap yazmak yerine, telefonun ekranı aniden tepeden gelen gelen arama bildirimiyle sarsıldı.
Alaz arıyor…
Telefon el titremelerim arasında ekranın ışığıyla yüzümü aydınlatırken, öylece ekrana bakakaldım. Parmaklarım reddet tuşunun üzerinde gezindi ama ekrandan çekmedim. Neden açacaktım ki? Beni hastaneden kaçırtan, sokaklarda ortada bırakan, o kız için gözlerimin önünde titreyen oydu. Kendi kafasına göre, işi düşüldüğünde ya da aklına estiğinde beni arayamazdı. Reddet tuşuna basıp telefonu ters çevirerek komodine fırlattım.
Ancak Alaz vazgeçecek gibi değildi. Telefon sustuğu an tekrar çalmaya başladı. Reddettim, bir kez daha aradı. Israrla, arka arkaya ekranı aydınlatıp durdu. Leyla derin uykusunda mırıldanarak yatakta sağa döndü; onun uyanmasından korktuğum ve bu bitmek bilmeyen ısrara daha fazla dayanamayacağım için sonunda bıkkınlıkla telefonu kapıp yeşil tuşa kaydırdım ve kulağıma götürdüm.
Hiç konuşmasına izin vermeden, sesimdeki bütün o öfke ve yorgunlukla zehir zemberek patladım:
“Ne var?! Ne istiyorsun yine gece yarısı?!”
Karşı taraftan gelen nefes sesleri ve arabanın motor uğultusu dışında bir süre çıt çıkmadı. Sonra o kalın, tok ve otoriter sesi kulağımı doldurdu:
“Pencereye çık, Naz.”
Kaşlarım çatıldı. “Ne?” dedim, sesimdeki şaşkınlığı gizleyemeyerek. “Ne penceresi, ne saçmalıyorsun yine?”
“Uzatma,” dedi Alaz, itiraz kabul etmez bir netlikle. “Pencereye çık ve aşağı bak.”
Telefonu kulağımda tutmaya devam ederek yavaşça otel odasının penceresine doğru adımladım. Perdeyi aralayıp aşağıya, otelin loş sokak lambasının aydınlattığı sokağa baktığımda nefesim kesildi.
Gece yarısı bastıran sağanak yağmur bütün şehri teslim almıştı. Alaz, arabasından inmiş, ceketini bile giyme gereği duymamış halde, sırılsıklam olmuş bir vaziyette kaldırımda dikiliyordu. Saçlarından sular damlıyor, gömleği sırtına yapışmış durumdaydı. Elindeki telefonu hâlâ kulağına yaslamış, başını kaldırıp doğrudan benim kaldığım pencereye bakıyordu. Göz göze geldik.
İçimdeki o bütün öfke, kırgınlık ve hırs bir an için boğazıma düğümlendi. Ne o bir kelime etti ne de ben ağzımı açabildim. Sadece o karanlık, yağmurla ve çaresizlikle bulanıklaşmış gözlerle birbirimizi izledik. Zaman durmuştu sanki; aramızdaki o devasa mesafe, yağmur damlalarının sesine karışan kalp atışlarımla eriyordu.
O soğukta, o sırılsıklam hâlde orada dikilişine daha fazla dayanamadım. Kalbimin alt üst olduğunu hissettiğim an, telefondan gelen o sessiz nefes sesini dinlemeyi bırakarak pencereyi kapattım ve aceleyle, karnımdaki sızıya aldırmadan odadan dışarı çıktım. Merdivenlerden nasıl indiğimi, otelin lobisinden gece görevlisinin şaşkın bakışları arasında nasıl geçtiğimi bile hatırlamıyorum.
Otel kapısını itip dışarı, sağanak yağmurun tam ortasına adım attığımda, Alaz çoktan arkasını dönmüş, hayal kırıklığıyla arabasının kapısına yönelmişti.
Tam o sırada asfaltın üzerinde çıkardığım ayak sesini duydu. Alaz hızla başını çevirip arkasına baktı; sırılsıklam saçlarının altından süzülen yağmur damlalarıyla birlikte, sokağın ortasında dikilen beni gördüğü an olduğu yerde öylece, şaşkınlıktan nefesi kesilmiş gibi kaldı.
Gözlerindeki o şaşkınlık yerini tarifsiz bir ağırlığa bırakırken, sağanak yağmurun altında ona doğru birkaç adım attım. Üstümüzdeki ince kıyafetler saniyeler içinde sırılsıklam yapışmış, soğuk iliklerimize kadar işlemişti.
“Niye geldin sen?..” diye fısıldadım sesim titreyerek, ona doğru yaklaşırken.
Alaz hiçbir şey söylemedi. Ne bir savunma yaptı ne de o sert duruşunu korumaya çalıştı; sadece üzerime yürüyüşümü, sokağın sarımtırak ışığı altında bana yaklaşışımı soluksuz izledi. Tam önünde durduğum an, burnuma dolan o yoğun kokuyla nefesim kesildi. Üzerinden leş gibi alkol kokusu akıyordu.
“Alaz, içtin mi se—”
Cümlem boğazımda düğümlendi. Daha lafımı bitirmeme bile izin vermeden, Alaz anında kendini bana bıraktı. Güçlü kolları belimi sardığı gibi beni kendine çekti, yüzünü boyun çukuruma gömdü ve alnını omzuma yasladı. Bütün o dev adam, o demir zırhlı Alaz gitmiş, yerine benim omuzlarımda nefes almaya çalışan kırılgan bir adam kalmıştı.
Ne yapacağımı, ellerimi nereye koyacağımı bilemeyerek öylece kaskatı kesildim. Kalbim göğüs kafesimi parçalayacak gibi atıyor, karnımdaki dikişlerin sızısı bu ani yakınlıkla yeniden alevleniyordu. Ama ondan uzaklaşamadım. Alaz tek bir kelime bile etmedi; ne özür diledi ne bir açıklama yaptı. Sadece kollarını belime daha sıkı dolayarak, sırılsıklam bedenimi kendine bastırdı ve yağmurun altında öylece sarıldı.
Sağanak yağmurun altında, sırılsıklam kıyafetlerimiz tenimize yapışmış bir halde öylece birbirimize sarılmış duruyorduk. Boynuma yaslanan nefesi düzensizleşmişti; üzerinden yayılan o ağır alkol kokusu ve omuzlarımdaki ağırlığı, ayakta durmakta bile ne kadar zorlandığını açıkça gösteriyordu. Ameliyat yerimin sızısını bir kenara bırakıp kollarından tuttum ve onu hafifçe geri iterek yüzüne baktım.
“İyi değilsin,” dedim sesim titreyerek. “Yürü, arabaya bindireceğim seni.”
İtiraz etmesine izin vermeden, o dev adamı zor da olsa sürücü koltuğuna kadar yönlendirdim ve direksiyonun arkasına geçmesini sağladım. O, zihni alkolle bulanmış bir halde sessizce koltuğa bırakırken, ben de kapıyı açıp yanına, yolcu koltuğuna bindim ve kapıyı kapattım.
Dışarıdaki buz gibi fırtına camları döverken, arabanın içindeki o yoğun ve sessiz hava üzerimize çöktü. Başını direksiyona yaslamış olan Alaz’a yan gözle bakarak mırıldandım:
“Bu kafayla araba falan kullanamazsın… Zaten yukarı da çıkamayız, bu saatten sonra otel odasına almazlar bizi. O yüzden şimdilik buradayız, arabadayız.”
Alaz başını yavaşça kaldırıp kan çanağına dönmüş gözleriyle bana baktı, tek kelime etmeden
önüne döndü ve büyük ellerini direksiyona koydu. Yağmur arabanın çatısına vururken, o karanlık ve sıkışık alanda baş başa kalmıştık.
Alaz başını ağır ağır geriye, koltuğun başlığına yasladı ve gözlerini yumdu. Göğsü düzensiz bir nefesle inip kalkarken, boğuk ve fısıltılı bir sesle konuştu:
“Çok içtim…”
Bıkkın bir soluk bırakıp başımı cama çevirdim. Yağmur damlalarının camda oluşturduğu bulanık şekilleri izlerken, sesimdeki o yorgun ama sitemkâr tınıyı gizlemedim:
“İçmişsin, evet… Ne güzel.”
Alaz oturduğu yerde huzursuzca kıpırdandı; gözlerini açıp aniden kapının koluna uzandı. “Gideceğim ben,” diye mırıldandı uykulu ve sarhoş bir sesle. “Burada kalamayız…”
Kalbim hızla çarparak hemen hamle yaptım ve elimi uzatıp kapıyı açmasına engel oldum. “Nereye gidiyorsun bu kafayla, otursana yerine!” diye çıkıştım.
Beni dinlemeyerek kapıyı itmeye çalıştı ama gücü yerinde değildi. İki elimle omzundan tutup onu geriye, koltuğa doğru sertçe ittim. “Bırak naz, durma burada benle…” diye mırıldanırken, başı koltuğa geri düştü. Soluğu daralmış gibi nefes alıp verirken, kollarımı göğsümde kavuşturup bir yandan ona kızıyor, bir yandan da bu hâline içten içe eriyordum.
Arka koltukta Leyla’nın kaldığı otel odasından çıkarken aldığımız ya da bagajda unutulan bir şeyler olup olmadığını düşünürken, arka koltuğun sırtına katlanmış şekilde atılmış kalın polar battaniyeyi fark ettim. Sessizce uzanıp battaniyeyi aldım ve ön koltuğa doğru çektim.
Alaz hâlâ kendi kendine bir şeyler mırıldanarak kapıyı yoklamaya çalışıyordu. “Dur artık, yoruyorsun kendini!” diye fısıldayarak hafifçe azarladım.
Battaniyeyi sırılsıklam ve titreyen omuzlarına örttüm, kenarlarını iyice sıkıştırarak onu sabitlemeye çalıştım. Elim omzuna değdiği an, Alaz derin bir nefes vererek başını yana, koltuğa bıraktı. Gözlerini kapatıp hafifçe mırıldandı:
“Tamam… Susuyorum. Gitme ama…”
Sesindeki o kırılgan ton içimi sızlatsa da, başımı iki yana sallayıp kollarımı göğsümde kavuşturdum ve önümdeki camdan dışarıyı izlemeye devam ettim. Araba kör karanlıkta, yağmurun sesiyle baş başa kaldı.
“İstesem de gidemem zaten,” diye fısıldadım otelin kapalı kapısına bakarak, kendi kendime konuşur gibi. Sonra gözlerimi yavaşça Alaz’a çevirdim. Gözleri sıkıca kapalıydı ama uyumadığını, o gergin çene kaslarından ve soluk alıp verişindeki düzensizlikten biliyordum. Onun o huzursuz uyanıklık hâlini, kendini uykuya kapatma çabasını çok iyi tanıyordum.
Ona uzun uzun, karanlığın ve camdaki yağmur damlalarının gölgelediği yüzüne baktım. İçimdeki onca öfkeye, kırgınlığa ve yorgunluğa rağmen, onun o sırılsıklam ve bitkin hâli bütün savunmalarımı yerle bir ediyordu. Ameliyat yerimin sızısı, zihnimdeki o karmaşık düşünceler ve üzerimdeki ince kıyafetin getirdiği o soğuk titreme yavaş yavaş ağırlaşmaya başladı.
Göz kapaklarım artık bana itaat etmeyecek kadar ağırlaşıyordu. Direnmeye çalıştım, başımı dik tutup o karanlık sokağı izlemeye devam etmek istedim ama olmadı. Sonunda başım yavaşça yana, oturduğum koltuğun başlığına düştü. Gözlerim kapandı ve arabanın içindeki o güvenli ama bir o kadar da tehlikeli sessizliğin içinde, yorgun bedenim teslim olarak derin bir uykuya sızdı.
⛓️
Zihnimin içindeki o kesif alkol sisi ve karanlık, kulağımın dibinde ısrarla çınlayan telefon sesiyle ikiye yarıldı. Göz kapaklarım kurşun gibi ağırlaşmıştı; başımı yasladığım direksiyondan güçlükle kaldırdım. Kulaklarımı tırmalayan o melodi devam ederken, soluk borumu yakan o ekşi tat ve şakaklarımdaki ağrı beynimi zonklatıyordu.
Neredeydim ben?
Gözlerimi kırpıştırarak etrafa bakındım. Kendi arabamdaydım, evet… Ama burası neresiydi? Otelin önü… Yağmurun camda bıraktığı ıslak izler, arabanın içindeki o kasvetli hava…
Tam o an, yan koltuktaki hareketlilikle başımı çevirdim.
Naz, hemen yanımda, üzerindeki sırılsıklam ince kıyafetle koltuğa büzüşmüş, başı yana düşmüş bir halde derin bir uykuya dalmıştı. Üzerinde benim battaniyem vardı. O an beynimdeki dişliler aniden durdu. Gözlerimi ovuşturup tekrar baktım. Yanımda, sokağın ortasında terk edip gittiğimi sandığım kız vardı.
Zihnimdeki sis perdesi arasında kalakalmış bir halde, sesim kısılmış ve boğuk bir çıkışla fısıldadım:
“Ben… Ben ne ara geldim buraya…?”
⛓️
Uyku sersemliğiyle sızlanarak hafifçe kıpırdandım. Gözlerimi açmaya çalışırken kulağımı tırmalayan o ısrarlı telefon sesini susturmak ister gibi, ellerimi etrafta gelişi güzel gezdirdim.
“Telefon…” diye mırıldandım boğuk, uykulu bir sesle.
Parmaklarım karanlıkta bir yere takıldı ama aradığım cihaz değildi. Dokunduğum şey sertti, sıcaktı ve hafifçe nefes alıp veren pürüzlü bir yüzeydi. Elim yukarı doğru kaydı; parmaklarım tıraşsız yanağını, dudaklarının kenarını ve çenesini yokladı.
O an kaşlarım istemsizce çatıldı. Göz kapaklarımı aralayıp o renkli gözlerimi nihayet tamamen açtığımda, saniyeler önce rüya sandığım şeyin gerçeğin ta kendisi olduğunu fark ettim. Alaz, bütün o keskin hatlarıyla, sırılsıklam saçları ve kan çanağı gözleriyle sabitlemiş, doğrudan beni izliyordu.
Bedenimden aşağıya kaynar sular döküldü sanki.
İçime dolan o ani şokla titreyerek hızla irkildim, elimi sanki ateşten kaçırır gibi çektim ve geriye doğru büzüşerek kapıya yaslandım. Kalbim göğüs kafesimi parçalayacak gibi atıyordu.
Gözlerimdeki o ani korku ve şaşkınlık dalgası, arabanın içindeki kasvetli havada asılı kalırken, Alaz’ın yüzündeki o şaşkın ifade saniyeler içinde silindi. Zihni hâlâ alkolün ve uykusuzluğun yarattığı sisin altındaydı belki ama o eski, aşina olduğu demir maskeyi yüzüne geçirmesi uzun sürmedi. Çenesindeki o sert kaslar yeniden kasıldı; bakışlarındaki kırılganlıktan eser kalmadı.
Elimi çektiğim yeri sanki hiçbir şey olmamış gibi yavaşça indirdi. Teşekkür etmek mi? O kelime Alaz’ın lügatında yoktu, hele ki böyle anlarda, zayıflık gösterdiği bir saniyenin ardından asla.
Gözlerini benden kaçırıp yola, camdaki yağmur damlalarına çevirdi. Sesindeki o buz gibi, mesafeli ve otoriter tonu takınarak konuştu:
“Üzerindeki sırılsıklam kıyafetlerle sabaha kadar burada donmak istiyorsan, o senin tercihin. Ama bu kafayla seni buraya getirdiğim için fazladan bir minnet bekleme benden.”
Sözleri birer kurşun gibi arabanın içine döküldüğünde, içimdeki o anlık yumuşama yerini yeniden buz gibi bir öfkeye bıraktı. Resmen bana sarılan, omzuma ağrısını ve sızısını bırakan o adam gitmiş, yerine yine karşımda duvar ören o yabancı gelmişti.
“Sen…” dedim, sesimdeki öfkeyi gizleyemeyerek titreyen parmaklarımı kazağımın ucuna dolarken. “Sen gerçekten kafayı yemişsin Alaz. Dün gece o halde kapıma dayanan, buraya sürükleyen, sonra da hiçbir şey olmamış gibi davranan sensin! Sana yardım edenin de, acıyanın da…”
Cümlem boğazımda düğümlendi. Alaz başını bile çevirmeden, sadece o soğuk ve buyurgan sesiyle sözümü kesti:
“Uzatma, Naz. Başım zaten zihin bulantısından çatlıyor. İndiğin yere geri dönmek istiyorsan kapı orada, tutan yok.”
Arabanın içindeki o keskin gerilim, dışarıdaki yağmurun şiddetine karışırken, ikimiz de soluk soluğa ama birbirimize bir adım daha yaklaşmaya korkarak sessizliğe gömüldük.
“Uzatma, Naz. Başım zaten zihin bulantısından çatlıyor. İndiğin yere geri dönmek istiyorsan kapı orada, tutan yok.”
Söylediği o küçümseyici ve buz gibi sözler bardaktaki son damlayı taşırdı. İçimdeki bütün o bastırılmış öfke, ona duyduğum kırgınlık ve anlam vermeye çalıştığım o karmaşık hisler bir anda patlama noktasına geldi.
“Ben o ameliyata girerken senin kalbini çalmışlar,” dedim bir anda, gözlerinin ta içine doğrudan bakarak.
Cümle ağzımdan çıktığı an ne söylediğimin farkına vardım. Gözlerim irkildi; yüzümdeki o cesur ifade yerini ani bir paniğe bırakırken, hemen gözlerimi ondan kaçırdım. Elim aceleyle yan taraftaki kapı koluna gitti. Tam kapıyı açıp o boğucu havadan kaçacakken, belimde o tanıdık, demir gibi ağır koca kolun sardığını hissettim. Beni bıraktığı gibi kendine çekti.
Hızla başımı kaldırıp ona döndüğümde, aramızda sadece milimler kalmıştı; resmen burun burunaydık.
Yutkundum. Bu yakınlığın yarattığı o tehlikeli ve nefes kesen çekimle göğsüm hızla inip kalkarken, gözleri doğrudan dudaklarıma kaydı.
“Benim hayatımda kalp diye bir anlam yok,” dedi, sesi fısıltı gibi ama içinde zift karası bir inatla çıkarken. Gözleri yalan söylüyordu; o bakışlardaki fırtına her şeyi ele veriyordu ama o bunu kabul etmemekte diretiyordu. Aradaki mesafeyi biraz daha kapatarak dudaklarıma daha çok yaklaştı. “Ben aklımla hareket ederim.”
Daha lafı biter bitmez, dudaklarıma sertçe yapıştı.
Beklemediğim bu ani hamleyle yerimde resmen ilkildim. Bütün o öfkem, gururum ve içimdeki o bastırılmış yangın tek bir saniyede alevlendi. Ona bu kadar kolay boyun eğmeyecektim; bana böyle davranmasına, canımı yakıp sonra canımın istediği gibi sahiplenmesine izin vermeyecektim. Bütün gücümü toplayarak onu göğsünden sertçe ittim, başımı geriye çektim ve ellerim havada kavis çizerek var gücümle patlattığım o sert tokatı yüzüne çarptım. Şakaktan gelen o ses arabanın içinde yankılandı.
Nefes nefese, gözlerimden yaşlar boşalmak üzereyken kapının koluna yapıştım ve kapıyı açıp dışarı, yağmurun ve soğuğun içine fırladım.
“Uzak dur benden!” diye hayğırdım sesimin son gücüyle, arkama bile bakmadan otelin girişine doğru koşmaya başladım.
Kapının sertçe kapanma sesi ve ardından arkasından haykırdığı o isyankâr cümle, arabanın içindeki o yoğun alkol ve nefes kokusuna karışarak kulaklarımda çınladı. Yüzümde patlayan tokatın sızısı değil, göğsümün ortasına saplanan o acı yakıyordu canımı. Direksiyona geçirdiğim büyük elimle alnımı sıvazlayıp kafamı geriye, koltuğun başlığına yasladım.
Aynadan arkasından bakmak istedim ama gözlerimi kapattım.
“Lanet olsun sana…” diye tısladım dişlerimin arasından, kendi sesim bile kulaklarıma yabancı geliyordu. “Ne yaptın yine? Kendi ellerinle itiyorsun, sonra da canını yakıyorsun kızın… Beynini sikeyim senin, Alaz.”
Direksiyona sert bir yumruk geçirdim. Avucumun içi sızlasa da bu öfkemi dindirmedi. Korkuyordum; ona yaklaşmaktan, onun o korumasız hâline kapılmaktan ölümüne korkuyordum. Hayatımda sevgiye, kalbe yer yok derken, o kız tek bir bakışıyla, tek bir sözüyle bütün duvarlarımı yerle bir ediyordu. Ve ben bu korkunun acısını yine ondan çıkarıyordum.
Gözlerimi açtığımda, otelin kapısından içeri süzülen o incecik siluetini son bir kez gördüm. Hızlıca arabayı çalıştırdım, lastiklerin ıslak asfaltta çıkardığı o tiz çığlıkla karanlığın ve yağmurun içine sürdüm.
Sağanak yağmurun altında sırılsıklam bir halde otelin döner kapısından içeri attım kendimi. Güvenlik görevlisinin şaşkın bakışlarını görmezden gelerek merdivenlere yöneldim; ameliyat yerimin sızısını, göğsümdeki o nefes kesen ağrıyı ve yüzümdeki saniyeler önceki o sıcaklığı unuttum. Odaların bulunduğu kata çıktığımda nefes nefeseydim.
Elimle kapıyı birkaç kez sertçe vurdum. İçeriden gelen ayak seslerinin ardından kilit açıldı ve kapı aralandı. Leyla, saçları dağılmış, gözlerini uykulu uykulu ovuşturarak dikiliyordu karşı davetkâr bir şaşkınlıkla.
“Naz?” dedi, henüz uykunun sisinden tam olarak sıyrılamamış bir ses tonuyla. Esneyerek geri çekilip kapıyı açtı. “Kızım, sen neredeydin Allah aşkına? Sabahın bu köründe, sırılsıklam bir halde dışarılarda ne arıyorsun? Ödümü kopardın, yatakta seni göremeyince.”
Kalbim hâlâ göğüs kafesimi dövüyor, nefesim boğazımda düğümleniyordu. Leyla’nın gözlerindeki o kuşkulu ve meraklı bakışlardan kaçmak için hemen içeri süzüldüm.
“Şey… Dışarı çıkmıştım,” diye mırıldandım, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak gözlerimi ondan kaçırdım. Hızla dolaba yönelip kuru kıyafetler aramaya başladım. “Havayı almak istedim biraz, daraldım içeride. Yağmura yakalandım, hepsi bu.”
Leyla kaşlarını çatıp bana doğru bir adım attı ama uyku sersemliği yüzünden daha fazla üstelemedi. Yalnızca başını sallayıp banyoya doğru yürürken arkasından homurdandı: “İyi, tamam… Değiştir o ıslak kıyafetlerini de hasta ol, başımıza bir de o çıksın.”
Sağanak yağmurun altında sırılsıklam bir halde otelin döner kapısından içeri attım kendimi. Güvenlik görevlisinin şaşkın bakışlarını görmezden gelerek merdivenlere yöneldim; ameliyat yerimin sızısını, göğsümdeki o nefes kesen ağrıyı ve yüzümdeki saniyeler önceki o sıcaklığı unuttum. Odaların bulunduğu kata çıktığımda nefes nefeseydim.
Elimle kapıyı birkaç kez sertçe vurdum. İçeriden gelen ayak seslerinin ardından kilit açıldı ve kapı aralandı. Leyla, saçları dağılmış, gözlerini uykulu uykulu ovuşturarak dikiliyordu karşı davetkâr bir şaşkınlıkla.
“Naz?” dedi, henüz uykunun sisinden tam olarak sıyrılamamış bir ses tonuyla. Esneyerek geri çekilip kapıyı açtı. “Kızım, sen neredeydin Allah aşkına? Sabahın bu köründe, sırılsıklam bir halde dışarılarda ne arıyorsun? Ödümü kopardın, yatakta seni göremeyince.”
Kalbim hâlâ göğüs kafesimi dövüyor, nefesim boğazımda düğümleniyordu. Leyla’nın gözlerindeki o kuşkulu ve meraklı bakışlardan kaçmak için hemen içeri süzüldüm.
“Şey… Dışarı çıkmıştım,” diye mırıldandım, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak gözlerimi ondan kaçırdım. Hızla dolaba yönelip kuru kıyafetler aramaya başladım. “Havayı almak istedim biraz, daraldım içeride. Yağmura yakalandım, hepsi bu.”
Leyla kaşlarını çatıp bana doğru bir adım attı ama uyku sersemliği yüzünden daha fazla üstelemedi. Yalnızca başını sallayıp banyoya doğru yürürken arkasından homurdandı: “İyi, tamam… Değiştir o ıslak kıyafetlerini de hasta ol, başımıza bir de o çıksın.”
Zihnimin içindeki o kalın sis perdesi, üzerime çöken ağırlıkla birlikte yavaşça aralanırken, göz kapaklarımı kaldırmak demir bir kapıyı itmek kadar güç gelmişti. Oda, pencerelerden sızan akşamın o solgun, gri-mor tonlarıyla dolmuştu. Gözlerimi açtığım an başıma saplanan keskin bir ağrıyla yüzümü buruşturdum. Boğazım, sanki dikenli tellerle ovulmuş gibi yanıyor, yutkunuşlarım işkenceye dönüyordu. Dün gece o sağanak yağmurun altında, sırılsıklam bir halde geçirdiğim o dakikaların bedeni şimdi acı bir fatura gibi önüme konuyordu.
Yataktan doğrulamadım bile; başım yastığa çivilenmiş gibi ağırlaşmıştı. Yan yatakta derin ve düzenli nefesler alarak uyuyan Leyla’nın yatağı boştu. Odanın içinde yankılanan tek ses, dışarıdan rüzgârın camlara vuruş uğultusu ve kendi hırıltılı soluklarımdı. Ameliyat yerimin üstüne binen o hafif sızı, yerini kaslarımın sızısına ve tepeden tırnağa yayılan o titremeye bırakmıştı.
Komodinin üzerine bıraktığım telefonumun ekranı karartılmıştı; ama içimdeki o huzursuz dürtü, sanki sabahlara kadar orada bir mesaj, bir arama ya da adımı fısıldayan hayali bir ses varmış gibi ekranı yoklamaya zorluyordu zihnimi. Tabii ki hiçbir şey yoktu. Alaz’ın o buz gibi duvarları, o sert tokattan sonra muhtemelen etrafına ördüğü demir parmaklıkları daha da kalınlaştırmıştı. Ona çarpan tokadımın acısı hâlâ parmak uçlarımda zonkluyordu ama o acı, boğazımdaki bu yangının yanında hiçbir şeydi.
Yorganı üzerime biraz daha çektim, dişlerimi birbirine geçirerek gelen titreme nöbetini bastırmaya çalıştım. Odada yükselen kapı kıkırtısı ve Leyla’nın elinde poşetlerle odaya girme sesiyle gözlerimi araladım. Elinde tuttuğu sıcak çorba kokusu odaya yayılırken, içimdeki o ıssız ve kimsesiz his, yerini inatçı bir direnişe bırakıyordu.
Leyla elindeki karton bardaklarla ve poşetlerle kapıdan içeri süzüldü ama beni yatakta o halde, battaniyeye bürünmüş vaziyette görünすぐに adımları yavaşladı. Poşetleri komodine bırakıp endişeyle yatağın kenarına adımladı ve elini alnıma koydu.
“Oha, Naz! Sen yanıyorsun kızım, ateşin tavan yapmış!” dedi, panikle sesini yükselterek.
Ona cevap vermeye çalıştım ama boğazımdan sadece kuru, hırıltılı bir ses çıktı. Dudaklarım çatlamış, kelimeler boğazıma dizilmişti; sesim resmen tamamen kısılmıştı. Yutkunmak bile canımı yakarken, elimle zayıfça onu geçiştirmeye çalıştım.
“Konuşma, sus sakın,” dedi Leyla apar topar ayağa kalkarak. Yanımızda getirdiği karton kâseyi açıp içinden plastik kaşığı çıkardı. “Dün gece sırılsıklam o halde dönmen hataydı zaten. Al şimdi şunu, boğazını yumuşatır hiç olmazsa.”
Sıcak çorbayı içirmek için beni biraz yukarı doğru destekledi ama bedenim o kadar halsiz ve yorgundu ki, bir deri bir kemik kalmış gibi hissettim. Başımı omzuna yaslayıp onun uzattığı kaşıktan birkaç yudum zorla aldım; boğazımdan aşağı inen sıcaklık biraz olsun iyi gelse de, içimdeki o derin üşüme hissi ve Alaz’ın zihnimden silinmeyen hayali hâlâ buradaydı.
—Bölüm sonu—