Leyla’nın sesi odanın içinde bir rüzgâr gibi esip geçiyor, kelimeler kulaklarıma ulaşıyor ama zihnime bir türlü yerleşmiyordu. Göz kapaklarım sanki zımparalanmış gibi yanıyor, başımın içindeki o şiddetli zonklama nefes almamı bile zorlaştırıyordu. Çorbanın son kaşığını da zorla içirdikten sonra, “Yat kuşum şöyle,” diyerek beni dikkatle yatağa uzattı, üzerimdeki örtüyü omuzlarıma kadar çekiştirdi.
Zaman kavramı tamamen silindi. Saatler geçti mi, gece mi oldu gündüz mü kaldığımdan bile haberim yoktu. Tek bildiğim, tenimi kavuran o yüksek ateşin bir an olsun düşmediği, kemiklerimin sızladığı ve nefesimin giderek ağırlaştığıydı. Yatakta sayıkladığımı, ter içinde kalıp titrediğimi hayal meyal hissediyordum ama gözlerimi açacak bile dermanım yoktu.
Oda yine derin bir sessizliğe gömülmüşken, yatağımın kenarından gelen hışırtıyla gözlerimi aralamaya çalıştım. Leyla’nın telve rengi telefonumu eline aldığını, ekrandaki ışığın yüzünü aydınlattığını gördüm. Parmakları hızla ekranda geziniyordu.
Ne yaptığını idrak etmem saniyelerimi aldı.
“Leyla…” diye fısıldamaya çalıştım ama sesim çıkmadı; boğazımdan sadece kuru bir hırıltı koptu. Telefonu kulağına götürdüğünü gördüğüm an, içimdeki o korku ve panik dalgası bütün halsizliğimi bir kenara itti. Kime arattığını çok iyi biliyordum. “Arama…” dedim, sesim çatlamış bir fısıltıdan öteye gitmezken.
Hızla yataktan doğrulamaya, ona engel olmaya çalıştım. Bedenimdeki o acizliği ve zayıflığı ilk kez bu kadar iliklerimde hissediyordum; kollarım beni taşımadı, doğrulamadığım gibi dirseklerimin üstüne bile tutunamadım. Hızla geriye, yastığa yığıldım.
Tam o sırada, Leyla’nın kulağına dayadığı telefondan karşı taraftaki o derin, tok ve sabırsız ses yükseldi:
“Efendim?”Leyla bana suçluluk dolu, özür diler gibi bir bakış attıktan sonra derin bir nefes alıp telefonu kulağına daha sıkı bastırdı.
“Alaz,” dedi, sesi hafifçe titreyerek. “Ben Leyla.”
Karşı taraftan gelen o derin, buz gibi sessizlik odanın içindeki havayı bile dondurmaya yetmişti. Saniyeler süren o gergin ve ağır sessizliği, göğsümde biriken o ani baskıyla birlikte tutamayarak patlattığım şiddetli bir hapşırık bozdu.
Hapşırığımla birlikte hattan yankılanan o tok ve kararlı ses, tek bir kelimeyle her şeyi bitirdi:
“Geliyorum.”
Ben daha ne olduğunu anlayamadan, telefonun yüzüme kapanma sesi odayı doldurdu.
Gözlerim kocaman açılmış bir halde Leyla’ya dikildi. Ona kızmak, bağırmak, “Ne yaptın sen?!” diye üstüne yürümek istiyordum ama bırakın bağırmayı, boğazımdaki o keskin yangın yüzünden düzgün nefes bile alamıyordum. Elimle onu işaret ederek suçlayıcı bir bakış atmaya çalıştım; fakat o kadar halsiz ve bitkindim ki, bu öfke hamlesi sadece titreyen parmaklarımın yorganın üzerinde güçsüzce kıvrılıp kalmasından ibaret oldu.
Leyla suçlulukla başını öne eğdi, telefonu komodine bırakırken sessizce fısıldadı: “Kızma ama… Sabaha kadar yanıyordun Naz, başka çarem kalmamıştı.”
Başımı yastığa geri bırakıp gözlerimi kapattım. İçimdeki o inatçı gurur, Alaz’ın o hâlimi görecek olmasına isyan ediyordu; ama yorgun bedenim, ondan başka kimsenin bu yangını söndüremeyeceğini çoktan kabul etmişti bile.
Leyla suçluluk duygusuyla iyice sinmişti. Üzerime daha da kalın ikinci bir battaniye getirip omuzlarımı ve boynumu sıkıca örttü, sanki beni o kalkanla dış dünyadan koruyabilecekmiş gibi.
“Hadi biraz uyu,” diye mırıldandı endişeli bir sesle, lambanın ışığını kıstı. “Gelecek o, biliyorum… Bekle biraz.”
Göz kapaklarım artık bana itaat etmeyecek kadar ağırlaşmıştı. Kısa, bölük pörçük uyuklamalar arasında zihnim gidip geliyor; rüya ile gerçek arasında Alaz’ın o buz gibi bakışlarını ve az önceki telefondaki o tok sesini sayıklıyordum. Bedenim ateşte kavrulurken, zamanın nasıl akıp gittiğini bile fark edemedim.
Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama dışarıdaki sokak kapısının zili ya da tokmağı değil, doğrudan kapının zorlanarak açıldığına dair o sert ve ağır gürültü odayı sarstı.
Kilitli olmasa bile içeri fırtına gibi giren o adam, soluk soluğa kapıda belirdi. Alaz gelmişti. Üzerindeki siyah montu hafifçe nemliydi, saçları dağılmıştı ve kan çanağına dönmüş o koyu gözleri doğrudan yatağa, bana çevrilmişti. Hızla içeri adımlayıp yatağın ucunda dikildiğinde, üzerimdeki battaniyeleri ve tir tir titreyen halimi gördü; çenesindeki o sert kaslar anında gerildi.
Titreyen bedenimle, üzerimdeki ağır battaniyeleri itip toparlanmaya, en azından karşısında biraz daha dik durmaya çalıştım. “Ben iyiyim…” diye fısıldamaya yeltendim ama sesim hırıltılı bir nefes gibi kaybolup gitti.
Alaz hızla yatağın kenarına adımladı ve tek eliyle omuzlarımdan tutup beni nazik ama karşı konulamaz bir sertlikle tekrar yastığa bastırdı. “Kıpırdama,” dedi, sesi her zamankinden daha koyu ve tehlikeli bir öfkeyle titriyordu.
İtiraz etmeme izin vermeden eğildi; sıcaklığı o soğuk havada bile hissedilen elini ya da duruşunu beklerken, doğrudan alnıma doğru yaklaştı. Parmaklarıyla değil, doğrudan dudaklarıyla alnımı yokladı.
Dudakları tenime değdiği o saniye, zaman adeta durdu. Ateşimin ne kadar yüksek olduğunu kendi de hissetmiş olacak ki, yüzündeki o sert ve öfkeli ifade bir anlığına sarsıldı; ama hemen ardından gözlerindeki o endişe, yerini derin bir çaresizliğe ve koyu bir gölgeye bıraktı. Nefesi tenimi yakarken, başını yavaşça geri çekti ama aramızdaki o tehlikeli mesafe kapanmış, odadaki bütün oksijen tükenmişti.“Akıllanmazsın sen…” diye mırıldandı, doğrudan yüzüme karşı, dişlerinin arasından öfkeyle söylenerek. Bu hâlime kızdığı her halinden belliydi ama sesindeki o titreme, öfkesinden çok daha derin bir şeyin habercisiydi. Ona cevap vermeye, kendimi savunmaya çalıştım ama boğazımdaki yangın ve üzerime çöken o bitkinlik buna izin vermedi; tek bir kelime bile dökülemedi dudaklarımdan.
Daha ne olduğunu anlayamadan, Alaz üzerimdeki ağır battaniyeleri sert bir hareketle kenara itti ve güçlü kollarıyla beni yataktan kucaklayıp tek hamlede göğsüne bastırdı.
“Ne… Ne yapıyorsun?” diye fısıldamaya çalıştım, sesim neredeyse çıkmıyordu. Zayıf kollarımı göğsüne dayayıp karşı gelmeye, direnmeye çalıştım ama bedenim o kadar güçsüzdü ki, yaptığım hamle onun demir gibi sert gövdesinde sadece hafif bir titreşim olarak kaldı.
Leyla, odanın köşesinde şaşkınlıkla açılmış gözleriyle bizi izlerken, Alaz’ın o kararlı ve tehlikeli bakışlarını görünce tek kelime etmeden yavaşça geri çekildi ve kapıya yöneldi. Bize tek bir bakış atıp odadan sessizce çıkarak kapıyı arkamızdan kapattı; bizi baş başa, o nefes kesen gerginlikle yalnız bıraktı.
Alaz beni indirmedi; kollarında sırılsıklam ve titreyen bir kuş gibi taşırken, doğrudan odanın içindeki banyoya yöneldi. Kapıyı omuzgayarak açtı ve içeri adım attı.
“Bırak…” diye mırıldandım güçsüzce, başımı boynuna yaslamak zorunda kalarak. “Alaz, üşüyorum… İstemiyorum…”
Hiçbir şey söylemedi. Küvetin yanına ulaştığında beni yere indirmek yerine, üzerimdeki kalın eşofmanlara ve hırkaya rağmen doğrudan duşun altına, küvetin içine adım attı. Musluğu hızla açtığında, birkaç saniye içinde boğuk bir su sesi banyoyu doldurdu.
Beni yere bırakmadı; sular aniden üzerimize dökülmeye başladı. Sırılsıklam kıyafetlerim tenime yapışırken, soğuktan ve ateşten titreyen bedenim onun o sıcak gövdesine daha da sığındı. Alaz, bütün o öfkesine ve inatçılığına rağmen, üzerimdeki ıslak ve ağır kıyafetlerle birlikte buz gibi suyun altına girmişti; gömleği ve ceketi sırılsıklam bir halde vücuduna yapışmış, gözleri ise yanı başımda akan suyun altında kararmıştı.
Buz gibi suyun ani şokuyla dişlerim birbirine vurmaya, bütün kemiklerim şiddetle titremeye başladı. Dudaklarım morarmış bir halde göğsüne daha çok gömülürken, Alaz aniden hatasını anlamış gibi küvetin vanasına uzandı. Soğuk suyu hızla kapatıp musluğu çevirdi ve birkaç saniye içinde tenimizi ısıtan, yoğun bir buharla banyoyu dolduran ılık suyu açtı.
Ilık su sırtımızdan aşağıya süzülmeye başladığında, bedenimdeki o şiddetli titreme yavaş yavaş yerini derin bir gevşemeye bıraktı. Üzerimizdeki sırılsıklam ve ağırlaşan kıyafetler suyun etkisiyle tenimize tamamen yapışmıştı. Alaz beni bırakmadı; kollarının arasında sıkıca tutarak suyun altında sabit durdu. Akan su, saçlarından yüzüne damlarken, o sert çehresi tamamen ıslanmış, gözlerindeki o hırslı öfke yerini şimdi tamamen sessiz bir teslimiyete bırakmıştı.
“Böyle yapmasaydın…” diye fısıldadı sesi, suyun şırıltısının arasında zorlukla duyuldu. Eli yavaşça sırtımdan yukarı doğru tırmandı, ensesindeki ıslak saçlarımı geriye iterek yüzümü tamamen açığa çıkardı. “Böyle delirtmeseydin beni, Naz.”
Gözlerim kapalı, başım geniş göğsüne yaslı bir halde sadece nefes almaya çalıştım. Ilık suyun o yatıştırıcı etkisi ateşimle karışırken, Alaz bir elini belimden hiç çekmeden suyu ayarladı ve diğer eliyle tenime yapışan hırkanın fermuarını yavaşça çekti. Suların altında, o buhar dolu banyonun sessizliğinde, aramızdaki bütün o kalın duvarlar yavaş yavaş eriyip gidiyordu.
“yapma…” diye inledim resmen ne yaptığını anlayınca o ise yüzünü bana çevirdi “böyle olmaz…bakmayacağım sana.”
Ilık su tenimizden aşağı süzülmeye devam ederken, omuzlarımdaki yük ve boğazımdaki o yakıcı sancı suyun sesinde eriyip gidiyordu sanki. Alaz, bedenimi saran kollarını bir an olsun gevşetmeden, parmaklarını ıslak saçlarımın arasında hafifçe gezdirdi. Nefesi saç diplerime değiyor, göğsümün altındaki kalp atışı benimkinden bağımsız, düzensiz bir tempoyla çarpıyordu.
Suyu biraz daha kısarak banyonun içindeki buharlı sessizliği derinleştirdi. Çenesini hafifçe saçlarımın üzerine bastırıp, sesindeki o her zamanki demir otoriteden tamamen arınmış, neredeyse kırılgan bir tonla fısıldadı:
“Bana güveniyor musun, Naz?”
Soru, banyonun duvarlarında yankılanıp üzerime ağır bir yük gibi bindi. Ona cevap vermek istedim; kelimeler boğazımda düğümlendi, dilim kurudu. Güveniyor muydum? Canımı bu kadar yakan, beni uçurumun kenarına kadar getirip sonra korumak zorunda kalan bu adama nasıl güvenebilirdim ki? Ama diğer yandan, o ateşin içinde, o çaresizlikte gözlerini ilk açtığımda aradığım tek siluet de o değil miydi?
Zihnimdeki bu suskun savaş saniyelerce sürdü. Alaz cevapsız kalışımdan rahatsız olarak başını hafifçe geriye çekti; parmaklarıyla çenemden tutup yüzümü yukarı kaldırdı, gözlerimin içine doğrudan baktı. O koyu gözlerindeki cevabı bekleyen o hırslı ama bir o kadar da yaralı ifadeyi gördüğüm an, içimdeki bütün o inat saniyeler içinde çözüldü.
Titreyen çenemle birlikte gözlerim doldu; buğulanan bakışlarımı ondan kaçırmadan, başımı yavaşça ve onaylarcasına salladım.
Başımı onaylarcasına salladığım o an, Alaz’ın bakışlarındaki bütün o sert çizgiler, keskin köşeler bir anda yumuşadı; sanki o küçük hareket, o omuzlarında taşıdığı bütün ağırlığı bir saniyeliğine hafifletmişti. Gözlerindeki o koyu fırtına yerini tarifi imkânsız bir teslimiyete bırakırken, parmakları çenemden yavaşça kayıp ıslak kazağımın eteklerine gitti.
Hiçbir şey söylemedi. Kelimelerin aramızda fazlalık olduğunu bilen bir adamın o sessiz, amansız kararlılığıyla sırılsıklam olmuş kıyafetlerimi üzerimden tek tek çıkardı. Soğuk suyun ve ateşin ardından çıplak kalan tenime ılık suyun şefkatli teması değdiğinde hafifçe titredim. Alaz gözlerini bir saniye bile gözlerimden ayırmıyordu; o bakışlarda ne bir şehvet ne de sıradan bir sahiplenme vardı, sadece beni iyileştirmeye, o ateşten söküp almaya ant içmiş koruyucu bir inat vardı.
Banyodaki o buharlı hava, üzerimize dökülen suyun hışırtısı ve aramızdaki o dokunulmaz mesafe tamamen yok olmuştu. Küvetin içinde, suyun ve buharın orta yerinde beni kendine biraz daha çekti. Sabunladığı ellerini tenimde nazik ama otoriter bir yumuşaklıkla gezdirdi; her bir dokunuşu, zihnime ve bedenime kazınan bir mühür gibiydi. Ateşimin o kavurucu harareti yavaş yavaş kırılırken, başım göğsüne yaslandı ve ben ilk defa bu kadar savunmasız, bu kadar teslim olmaktan korkmuyormuş gibi gözlerimin içine bakan o adama sığındım.
Ilık suyun tenimdeki ateşi yavaşça yavaşlattığı, zihnimi o keskin sancıdan arındırdığı dakikaların sonunda duş yavaşça sona erdi. Alaz suyu kapattığında, banyonun içi yoğun bir buhar bulutuyla kaplandı. Kollarını bedenimden bir an olsun ayırmadan, sırılsıklam halimle beni küvetten çıkardı. Dolaptan aldığı kalın, yumuşak bir havluyu etrafıma sararak tenimi nazikçe kuruladı; o sert ve buyurgan adam gitmiş, yerine sanki kırılgan bir cam parçasını tutuyormuş gibi titizlikle yaklaşan biri gelmişti.
Ardından üzerime kuru, yumuşak ev kıyafetlerini geçirmeme yardım etti. Kendisi de sırılsıklam bir haldeydi ama bunu umursuyormuş gibi bile görünmüyordu. Beni tekrar kollarında taşıyarak odadaki yatağa getirdi, dikkatle yorganın altına yerleştirdi.
O sırada odanın köşesinde sessizce bekleyen Leyla, içeri adım attı. Gözleri üzerimizdeki o değişen dinamik dengesini, Alaz’ın o korumacı ve sakinleşmiş halini inceledi. İçindeki bütün o tedirginlik yerini derin bir rahatlamaya bırakırken yüzünde hafif, içten bir tebessüm belirdi. Her şeyin yoluna girdiğini, en azından bu fırtınanın şimdilik dindiğini görmüştü.
Leyla hemen otelin dolabına yöneldi; Alaz’ın da bu sırılsıklam ve üşütme riski taşıyan kıyafetlerden acilen kurtulması gerektiğini biliyordu. Dolaptan çıkardığı kuru bir tişörtü ve eşofmanı hızla Alaz’a uzatırken, gözlerindeki o muzip ama minnettar bakışla başını salladı. Alaz kıyafetleri sessizce teslim alırken, gözleri bir saniye bile yatakta uzanan benden ayrılmıyordu.
⛓️
Banyonun buharlı ve boğucu havasından çıkıp odanın serinliğine adım attığımda, üzerimdeki sırılsıklam gömleğin kemiklerime işleyen soğuğunu ancak o zaman tam anlamıyla hissettim. Leyla’nın dolaptan çıkardığı kuru eşofmanı ve tişörtü üzerime geçirirken aynadaki aksimden kaçtım. Az önce küvetin içinde o kızın gözlerindeki teslimiyeti ve bana olan o kırılgan güvenini hâlâ zihnimde taşıyordum. Ona dokunmak, o ateşin içinde eriyip giden bedenini kollarımda tutmak mantığımın bütün duvarlarını yerle bir etmişti.
Hızlı adımlarla odaya geri döndüm. Yatağın kenarına baktığımda, günlerdir omuzlarına binen o ağır ateşin ve yorgunluğun sonunda biraz olsun hafiflediğini gördüm. Naz, yorganın altında derin ve düzenli nefesler alarak uyuyordu; çatlamış dudakları aralanmış, yüzündeki o hırslı ifade yerini savunmasız bir huzura bırakmıştı.
Yatağın kenarındaki sandalyeyi çekip sessizce oturdum. Dirseklerimi dizlerime yaslayıp ellerimi çenemde birleştirerek uzun uzun onu izledim. Bu kızın benim hayatımda ne işi vardı bilmiyordum; her hamlemde beni benden alıyor, o demir maskemi tek bir bakışıyla paramparça ediyordu. Ve ben ilk defa buna engel olmak bile istemiyordum.
Odadaki sessizliği bozan, odanın diğer köşesinde sessizce duran Leyla’nın fısıltısı oldu. Gözlerini bana dikmiş, merakla ve biraz da çekinerek kısık sesle sordu:
“İyi olacak değil mi? Ateşi… düşüyor sanki.”
Başımı hafifçe kaldırıp Leyla’ya baktım. Cevabım kısa ve netti ama sesimdeki o yumuşama her şeyi ele veriyordu:
“Merak etme. Sabaha bir şeyi kalmaz.”
leyla…benim bilip onun bilmediği kardeşim onunla yabancı gibi konuşmak canımı yakıyordu
“sen…” dedim bir anda onun ise bakışları bana çevrilince duruşumu dikleştirdim “sen kimlerdensin? evin yokmu?” dedim o ise kaşlarını çattı hafifçe
aynı benim hareketlerim gibiydi kardeşimdi sonuçta
“sanane? naz için çağırdım seni benim hakkımda soru sorma.”
Leyla’nın o diklenmesi, sesindeki o meydan okuyan tını bana yabancı değildi. Tam aksine, ayna karşısındaymışım gibi tanıdıktı. Dudaklarımın kenarında fark edilmez bir kıvrılma olacaktı ki, anında sildim o izi. Canımı yakan, bu hırçınlığın bana değil, benden saklanan o koca gerçeğe ait olmasıydı. O, benim kanımdı; ama bunu bilmeden bana duvar örüyor, Naz’ı koruma bahçesinin arkasına saklanıyordu.
“Naz için buradayım, biliyorsun,” dedim, sesimi olabildiğince düz ve tavizsiz tutmaya çalışarak. “O yüzden bu tavırlarını görmezden geliyorum. Ama sınırlarını zorlama, Leyla.”
Adını söylerken boğazıma oturan o yumruyu yutmak zorundaydım. Leyla, o tehdidimi pek takmayarak kollarını göğsünde kavuşturdu, başını hafifçe dikleştirdi. Aynı benim gibi bakıyor, aynı benim gibi meydan okuyordu.
“Sınırları zorlayan ben değilim,” dedi fısıltıyla karışık bir öfkeyle. “Adamım diye ortalıkta dolaşıp o kızı bu hale getiren sensin. Şimdi gelmiş burada bana akıl veriyorsun.”
Haklıydı. Onu susturacak tek bir cümle bile kuramazdım çünkü her kelimesi göğsüme saplanan bir kurşun gibiydi. Ona zarar veren, onu bu ateşin kucağına iten zaten bendim.
Yatakta derin bir soluk alıp veren Naz’a doğru kaydı bakışlarım. Kızın alın terini silmek için elimi uzatacakken duraksadım, yumruğumu sıkıp dizime indirdim. Leyla’nın varlığı bile şu an fazlaydı; ama onu odadan kovmak, o hırçın kardeşimi daha çok şüphelendirirdi.
“Uyu,” dedim sertçe, gözlerimi tekrar Leyla’ya çevirerek. “Sabaha kadar buradayım. Başka bir şeye ihtiyacı olmayacak.”
Leyla homurdanarak arkasını döndü ve odanın diğer köşesindeki yatağına geçti, üzerini örterken bile söylenmeye devam ediyordu.
Gece, odadaki sessizliğin üzerine ağır bir örtü gibi serilmişti. Dışarıdaki rüzgâr camlara vurmaya devam ederken, zamanın nasıl akıp gittiğini gösteren tek şey komodinin üzerindeki saatin ibreleriydi.
Zihnimdeki o karanlık ve bulanık tünelden yavaşça yukarı tırmanırken, tenimden süzülen yoğun bir ter tabakasıyla nefes nefese gözlerimi araladım. Boğazımdaki o keskin yangın hafiflemişti ama vücudum hâlâ sırılsıklam bir haldeydi. Göz kapaklarımı kırpıştırarak etrafa bakındığım an, görüş açımın ortasında tanıdık, sert bir siluet belirdi.
Alaz, sandalyeyi yatağın kenarına kadar çekmişti. Elindeki nemli bir havluyla alnımdaki terleri o kadar dikkatli, o kadar özenli siliyordu ki, bu hareketindeki o yumuşaklık içimdeki bütün savunma mekanizmalarını yerle bir etti. Gözlerimiz karanlıkta kesiştiğinde, ne bir şey söyledi ne de elini çekti. Sadece o koyu, yorgun gözleriyle bana baktı ve parmakları saçlarımın arasına doğru kayarak alnıma yapışan tutamları geriye itti.
“Uyanmışsın…” dedi, sesi gecenin sessizliğinde fısıltıdan biraz daha yüksek, ama tarif edilemeyecek kadar derin çıkmıştı.
“yoo…” dedim saçmalayarak paniklemiştim bu yakınlıktan dolayı alaz kaşlarını kaldırdı “uyuyorsun hala yani?” dediğinde yutkundum
Gözlerimi ondan kaçırmak ister gibi başımı yastığa gömmeye çalıştım ama parmakları çenemde durup hareketimi nazikçe engelledi. O karanlık odada, sadece dışarıdan sızan sokak lambasının solgun ışığıyla aydınlanan yüzü o kadar yakındı ki, nefesi doğrudan dudaklarıma çarpıyordu.
“Uykulu halin bile böyle laf ebeligi yapmana yetiyor demek ki,” dedi, dudaklarının kenarında belli belirsiz ama tehlikeli bir kıvrılmayla.
Kalbim göğüs kafesimi dövüyormuş gibi atıyordu; ama bu kez ateşin verdiği bir çarpıntı değil, tamamen onun bu zapt edilemez yakınlığının yarattığı bir panikti. Boğazımdaki kurulukla yutkunmaya çalıştım ama sesim hâlâ fısıltıdan ibaretti.
“Uyumuyorum… sadece… gözlerimi dinlendiriyorum,” diye mırıldandım saf bir inatla, gözlerimi kaçırarak.
Alaz derin bir nefes aldı; o nefesle birlikte göğsünün kabardığını hissettim. Elindeki havluyu komodine bırakırken, diğer eli yorganın üzerinden belime doğru kaydı ve beni biraz daha doğrulmaya zorladı.
“Dinlenmen bittiyse,” dedi, sesi her zamanki o otoriter ama bu kez içinde karşı konulamaz bir yumuşaklık barındıran tonuna bürünerek, “şimdi şu boğazını yakmayacak bir şeyler içeceksin. Kaçışın yok, Naz.”Gözlerimi odanın diğer köşesine, mışıl mışıl uyuyan Leyla’ya çevirip fısıltıyla homurdandım. “Bu saatte mi?”
Daha cümlem tamamlanmadan Alaz lafımı ağzıma tıkıştırdı; dudaklarının arasından dökülen o alaycı ve meydan okuyan fısıltı kulağımın hemen yanında yankılandı:
“Hayırdır, beğenemedin mi?”
İtiraz etmeme, "Uykum var, yorgunum" dememe bile izin vermedi. Güçlü elleriyle yorganı üzerimden sıyırıp bellerimden kavradığı gibi beni yataktan bir çırpıda kaldırdı. “Bırak… Yürütemezsin şimdi beni,” diye söylenmeye çalıştım ama sesim hâlâ o kadar zayıftı ki, protestom ancak cılız bir fısıltı olarak dökülebildi dudaklarımdan. Bedenimdeki o inatçı halsizliğe rağmen, omuzlarına tutunmak zorunda kalmaktan nefret ediyordum ama başka şansım da yoktu.
Beni yere bastırmadan, kollarının arasında taşıyarak odadan çıkardı ve otelin loş, sessiz koridorundan geçirerek mutfak bölümüne ulaştırdı. Mutfak tezgâhının önüne geldiğimizde beni ayağımın üstüne nazik ama otoriter bir tutuşla bıraktı; belimdeki eli bir saniye bile ayrılmadı, sanki bıraksam oracıkta yığılıp kalacakmışım gibi destekliyordu.
Tezgâha yaslanıp soluk soluğa kalırken, o çoktan cezveyi suya doldurmuş, ocağın altını yakıyordu. Odanın o karanlık ve boğucu havasından sonra mutfaktaki loş lamba gözlerimi kamaştırsa da, içimdeki o tuhaf ve engellenemez çekim hissi bütün benliğimi sarıp sarmalamıştı.
Mutfak tezgahının önünde ayakta durmaya çalışmak bile bacaklarımı titretiyordu; halsizlik dalga dalga bütün vücuduma yayılırken, göz kapaklarımın ağırlaşmasına engel olamadım. Tezgâhın hemen yanındaki küçük sandalyeye kendimi bırakır bırakmaz başım masaya düştü, gözlerim kapanmak üzereyken uykuya teslim olmaya hazırdım.
Alaz ocağın başından hızla doğrulup yanımda bitti. Eğilip başımı masadan tutarak kaldırdı, çenemi parmakları arasında nazik ama kesin bir hareketle kavradı.
“Gözlerimi kapatmama izin ver…” diye mırıldandım boğuk, uykulu bir sesle.
“Olmaz,” dedi Alaz, sesi kulağımın dibinde tehlikeli bir fısıltı gibi yankılanarak. Parmakları çenemde hafifçe sıkılaşırken, koyu gözleriyle doğrudan yüzümü taradı. “Uyku yok dedim, Naz. Önce şunu içeceksin, sonra nerede istiyorsan uyu.”
Ocağın üzerindeki cezveden yükselen ılık buhar odayı sararken, o elleriyle beni ayakta tutmaya, uykunun o çekim gücünden koparmaya çalışıyordu. Göğsü göğsüme neredeyse değecek kadar yakın duruyor, nefesi saçlarıma karışıyordu; uykusuzluk ve ateşin yarattığı o bulanık zihinle, onun bu yakınlığına direnmek her geçen saniye imkânsızlaşıyordu.
Üzerime bu kadar yakın eğilmesi, nefesinin tenimi yakması ve zihnimi tamamen bulandırması bardağı taşıran son damla oldu. İçimde kalan o son güçle kollarımı kaldırıp sert bir hareketle göğsünden ittirdim.
“Tamam be, uyumuyorum!” diye seslendim, sesimdeki o hırçın panikle. Geriye doğru çekilmeye çalışarak, “Üzerime basıp durma, yaklaşma bana!” diye çıkıştım.
Alaz, ani bir hamleyle onu ittirmemi beklemediği için geriye doğru yarım adım attı; ama yüzündeki o şaşkınlık anlık oldu. Hemen ardından dudaklarında tehlikeli, alaycı bir kıvrılma belirdi.
“Uyuyamadığına göre,” dedi, sesindeki o sinsi tonla, “demek ki gayet da dindarsın.”
İtiraz etmeme fırsat bile tanımadan, cezveden hazırladığı o bitki çayını bardağa boşalttığı gibi önüme bıraktı. Hiç vakit kaybetmeden sandalyeyi çekip tam karşımda, masaya yerleşti; koyu gözlerini bir saniye bile üzerimden ayırmadan, kollarını göğsünde kavuşturup beni izlemeye koyuldu.Boğazımdan aşağı süzülen ılık sıvı içerideki o yakıcı sancıyı biraz olsun dindirse de, kemiklerime işleyen o soğuk ve başımdaki o keskin zonklama geçmek bilmiyordu. Bacaklarımı sandalyenin üzerine doğru çekip kollarımı dizlerimin etrafına doladım, gövdemi olabildiğince küçülterek fincandan küçük bir yudum daha aldım.
Alaz, karşımda kollarını göğsünde kavuşturmuş duruşumu incelerken, sesindeki o sertliği biraz olsun törpüleyerek sessizliği bozdu:
“Daha iyi misin?”
Fincandan başımı bile kaldırmadan, gözlerimi masanın ahşap desenlerine dikerek mırıldandım:
“Hıhım.”
“Hıhım derken?” dedi, sesinde hafiften o eski alaycı tını yeniden belirerek. “Sabaha karşı ölüm döşeğindeydin, şimdi tek kelimelik cevaplara mı düştük?”
“İyiyim işte,” dedim kısık ve huysuz bir sesle, bardağın kenarındaki parmaklarımı gezdirerek. “Memnun oldun mu?”
Alaz derin bir nefes alıp masaya doğru biraz daha eğildi; gözlerindeki o koyu ifade, bu inatçı hallerimin onu hem sinirlendirdiğini hem de bir şekilde tutsak ettiğini ele veriyordu. “Beni delirtmekten başka bir şey yaptığın yok, Naz. İç o çayını tamamen, sonra geri döneceğiz o yatağa.”
gözlerimi devirdim ona karşı ve arkama yaslandım aşırı pilim bitik hisediyordum “hırkanı versene bana.” dedim bir anda aklımdaki planı uygularken
hiç ikiletmedi sorgulamadıda direkt üstünden çıkarıp üstüme giydirdi alaz ben ise elimi hırkanın cebine sokup sigara paketinden bir sigara alıp dudaklarıma koydum diğer cepteki çakmakla sigarayı yaktım
alaz ne olduğunu anlamadan hırkayı çıkarıp ona verdim
aklımdaki şey hırka falan değil sigaranın ta kendisiydi
Sigaranın ucundaki ateş loş mutfakta parıldadığı an, Alaz’ın yüzündeki o koruyucu ve yumuşak ifade bir saniyeden kısa sürede buz kesti. Çenesindeki kaslar öfkeyle seğirdi; oturduğu sandalyeden öyle bir hızla kalktı ki, ahşap ayaklar mutfak zemininde kulak tırmalayan sert bir sesle geriye kaydı.
“Ne yapıyorsun sen?” diye kükredi, sesi küçük mutfağın duvarlarında yankılanırken.
Tek bir hamleyle masanın etrafından dolandığı gibi önümde bitti. Parmakları dudaklarımdaki sigaraya uzandı ve onu anında çekip aldığı gibi lavabonun içine fırlatıp musluğu açtı. Su, sigaranın ateşini cızırtıyla söndürürken, Alaz bu kez sırtımdaki o hâlâ tenimin sıcaklığını taşıyan hırkayı omuzlarımdan sertçe çekti ve öfkeyle geri aldı.
“Ateşler içindesin, sabaha karşı ölümden döndün, hâlâ sigara mı yakıyorsun?” Gözlerindeki o koyu fırtına kontrolden çıkmıştı. Üzerime doğru biraz daha eğilip beni tezgâhla arasına sıkıştırdı, nefesi yüzümü yakıyordu. “Sen gerçekten akıllanmayacaksın, değil mi? Bilerek mi kaşınıyorsun benimle, Naz?”
Başım o kadar çok zonkluyordu ki, öfkesine karşılık verecek halim kalmamıştı. Sadece bıkkınlıkla gözlerimi devirdim ve kafamı göğsüne doğru düşürdüm.
“Bırak beni…” diye mırıldandım uykulu ve tükenmiş bir sesle. “Sadece… bir anlığına kafamın içindeki o gürültü sussun istedim.”
Alaz öfkesinin altında ezilen o çaresizliği hissetmiş olacak ki, kollarını havada asılı bıraktı. Derin, titrek bir soluk alıp parmaklarını saçlarımın arasına daldırdı; bu kez ne bağırdı ne de kızdı. Sadece sessizce iç çekerek beni kollarının arasına aldı, omuzlarımdaki yükü alır gibi tekrar göğsüne bastırdı.
“napıyosun hastalığım sana geçicek…” dedim geri çekilmeye çalışarak ama beni daha sıkı sardı “geçsin…” dedi daha çok sarmayalarak
bir anda geri çekildim “hani kalpsizdin sen?” dedim bir anda çok sinirliydim hem kendime hem ona “kimyamı bozup siktirip gidiyosun!”
ağzımdan çıkan o küfürle alazın gözleri dudaklarıma indi “ne dedin sen…” diye fısıldadı yüzüme yüzüme
O küfür, küçük mutfağın sessizliğinde keskin bir bıçak gibi kesip attı havayı. Alaz’ın o an göz bebekleri karardı, nefesi boğazında düğümlendi. Dudaklarımdan dökülen o kelimenin bizzat kendisini çıldırtacağını biliyordum ama içimdeki o öfke çığ gibi büyüktü; hem ona duyduğum bu karşı konulmaz çekime, hem de kendi irademin bu kadar çabuk çözülmesine hırslanıyordum.
Gözleri dudaklarımdan ayrılıp, meydan okuyan gözlerime dikildiğinde üzerimdeki baskısı daha da yoğunlaştı. Göğsüne yaslandığım yerden beni biraz daha kendine çekip, tehlikeli bir sakinlikle fısıldadı:
“Bir daha söyle ne dediğini…”
Sesindeki o ton, sıradan bir öfkeden çok daha fazlasıydı; beni hem yakmak hem de yok etmek isteyen tehlikeli bir arzunun habercisiydi. Ama ben ondan kaçmak yerine, bütün gücümü toplayıp başımı dikleştirdim.
“Bir şey demedim,” diye mırıldandım dik bir sesle, gözlerimi kaçırmadan. “Duymadın varsay.”
Alaz’ın çenesindeki kaslar öfkeyle ve kelimenin yarattığı o zihinsel çelişkiyle bir kez daha kasıldı. Ellerini belimden çekmeden, yüzünü yüzüme biraz daha yaklaştırdı; aramızdaki o son kalan milimetrik mesafeyi de yok edercesine soluk soluğa kaldı.
“Duymadım öyle mi?” dedi, sesi fısıltıdan öte, doğrudan tenime çarpan bir tehdit gibiydi. “O dilini koparmamı istemiyorsan, Naz, sınırları zorlamayı kes artık.”O sözlerin bıraktığı o zehirli sessizlik mutfağın içinde yankılanırken, ona karşı zerre kadar geri adım atmadım. Aksine, aramızdaki o tehlikeli mesafeyi tamamen sıfırlayarak göğsüne doğru biraz daha sokuldum. Gözlerindeki o koyu fırtınanın içine, bile bile ve keyifle yürüyordum.
“Ne o…” diye fısıldadım, sesimdeki o meydan okuyan tınıyla dudaklarımı aralayarak. “Beni de mi öldürürsün, katil bey?”
Alaz’ın soluğu kesildi sanki. Bakışları anında dudaklarıma kilitlendi; diliyle kuru dudaklarını yavaşça ıslatışını, çenesindeki o sert kemiğin hınçla nasıl kasıldığını milim milim izledim. Gözlerindeki o kontrolü yitirmiş, tehlikeli ışıltı bütün yüzüne yayıldı.
“Öldürürüm…” dedi, sesi zihnimin duvarlarında yankılanan boğuk, saplantılı bir fısıltı gibiydi. “Derini soyar, kendime eklerim…”
Geri çekilmek bir an bile geçmedi aklımdan. Onun bu deli, karanlık meydan okuması beni korkutmak yerine damarlarımda akan ateşi daha da körüklüyordu. Tam o an, Alaz’ın sabrının son teli de koptu.
Büyük eli ani ve kararlı bir hamleyle ileri uzandı; parmakları ensemdeki dağınık, ıslak saçlarımın arasına dolandı. Canımı yakmayacak ama hareket alanımı tamamen sıfırlayacak bir güçle, parmaklarını saçlarımda yavaşça yukarı doğru kaydırarak başımı hafifçe geriye doğru yatırdı. Yüzümü kendi yüzüyle birebir hizaya getirirken, nefesi tenimi kavuruyordu.
“Çok kaşınıyorsun, Naz…” diye hırladı, göz bebekleri tamamen büyümüş bir halde doğrudan gözlerimin içine bakarak. “Ve ben artık kaşıntını nasıl alacağımı çok iyi biliyorum.”Saçlarımı tutan parmaklarındaki o mutlak otoriteyi bir saniye içinde kırmak için beklediğim an buydu. Gücümün son damlasını toplayarak, karnına doğru ani ve sert bir hamleyle dizimi geçirdim.
Alaz hiç beklemediği bu darbeyle sarsıldı; nefesi boğazında tıkandı, elindeki o amansız kavrayış istem dışı gevşedi. Saçlarımdaki parmakları hızla kayıp düşerken, öfkeyle soluyarak geriye doğru yarım adım attı.
Bana tepki vermesine, o koyu gözlerindeki şoku atlatmasına izin vermeden, yanından sıyrıldığım gibi mutfaktan çıktım. Koridorun karanlığında ayaklarımın altındaki zemin döner gibi olsa da, arkama bakmadan odaya doğru koştum.
Odaya girip kapıyı arkamdan çarparak kapattım; nefes nefese, sırtımı kapıya yasladım. Yatağın diğer köşesinde mışıl mışıl uyuyan Leyla’nın bu gürültüyle uyanmamasını dileyerek elimi kalbime bastırdım. Göğsüm deli gibi çarpıyordu, içeriden gelecek o sert adımları beklerken dudaklarımda istemsiz bir zafer tebessümü belirdi. Ama bu zaferin ne kadar süreceğini, kapının hemen ardında belirecek o öfkeli gölgenin ne kadar yakın olduğunu çok iyi biliyordum.
—Bölüm sonu—